79. bölüm · Kül Ve Saltanat
78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü
Anadolu sarayının o geniş ve taş döşeli ana meydanı, şafak sökmeden evvel başlayan o dehşet verici hareketlilikle adeta bir karınca yuvasına dönmüştü. Meşalelerin sarı ve titrek ışıkları altında, binlerce demir zırhlı süvari, kalkanlarını göğüslerine sabitlemiş piyadeler ve Malatya’dan gelen o taze, gözü pek birlikler meydanı baştan başa doldurmuştu. Atların nefeslerinden çıkan buhar, soğuk sabah ayazında beyaz bulutlar gibi havaya karışıyor, demirlerin birbirine çarptığı metalik şakırtılar dağlarda yankılanıyordu.
Malatya’dan gelen destek birliğinin komutanı, en önde duran Arslan’ın yanına yaklaşarak hafifçe başını eğdi. Yüzündeki o sarsılmaz disiplinle, askerlerin tam kadro hazır olduğunu bildirdi.
Meydanın tam ortasında, devasa bir savaş atının üzerine binen Arslan, sırtındaki kalın kürklü kaftanı ve elinde sıkıca kavradığı uzun mızrağıyla kaskatı duruyordu. Karısının acısı yüreğinde hâlâ kor gibi yanıyor, küçük oğlu Araz’ın o masum yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu; lakin bu hüzün, yerini şimdi acımasız ve durdurulamaz bir intikam hırsına bırakmıştı.
Arslan, gözlerini ordunun üzerinden yavaşça geçirdi. Binlerce adam, nefesini tutmuş ondan çıkacak o tek emri bekliyordu.
Sarayın yüksek mermer merdivenlerinde ise Sultan Cemal, yanında sadık veziri Hamit ile birlikte dimdik duruyordu. Cemal’in omuzlarına attığı ağır kaftan rüzgârda sertçe dalgalanıyor, yüzündeki o otoriter ve kibirli ifade, sabahın kızıl şafağında parlıyordu.
Sultan Cemal, ellerini kaftanının altında birleştirerek aşağıda den gibi dalgalanan o devasa orduya baktı. İçindeki o yılların hırsı, Hürkan’ın kestiği o elçi başlarının intikamıyla adeta kabarıyordu.
Vezir Hamit, ellerini önünde kavuşturmuş bir halde, Sultan’ın hemen yanında durarak gözlerini Arslan’ın liderlik ettiği öncü birliklere dikti. Derin bir nefes alarak, sesindeki o gizli endişeyi bastırmaya çalışarak fısıltıyla konuştu:
"Ordu tam kadro hazır, Sultanım..." dedi Hamit, gözlerini bir an olsun ordudan ayırmadan. "Malatya’dan gelen o seçkin süvariler de katıldıktan sonra, bu coğrafyada görülmemiş bir kudret meydana geldi. Lakin... Lakin Hürkan’ın o Ankara surları kolay kolay teslim olacak gibi değil. Orası taş üstüne taş yığılarak örülmüş bir kartal yuvasıdır."
Sultan Cemal, Hamit’in bu temkinli sözleri üzerine hafifçe alaycı bir tebessümle başını salladı, ardından gözlerini kısıp en öndeki Arslan’a odaklanarak tok ve buyurgan sesiyle karşılık verdi:
"Surlar taştansa, bizim kılıcımız demirdendir, Hamit!" dedi Sultan Cemal, sesindeki o sarsılmaz inançla. "Sen aşağıdaki o kalabalığa iyi bak. Sadece asker değil onlar; bir halkın öfkesi, bir devletin onurudur. Arslan’ın yüreğindeki o yangın, bütün Ankara’yı kül etmeye yeter. Hürkan, o dağ başındaki çakalın tekini saraya bekçi yaptık sandı ama o çakalın dişlerinin kendi boğazına geçeceğini hesaba katmadı."
Vezir Hamit, Sultan’ın bu hırs dolu sözleri karşısında başını onaylarcasına eğdi, çünkü bu saatten sonra geri dönüşün olmadığını o da çok iyi biliyordu.
Meydandaki sessizliği bozan o an gelmişti. Arslan, atının başını yavaşça Ankara yoluna doğru çevirdi. Kılıcını kınından yarıya kadar çekerek havaya kaldırdı ve bütün ovayı inleten o gür, dağları sarsan sesiyle kükredi:
"Yola çıkıyoruz! Arka yok, durmak yok! Hedef Ankara surları!"
Arslan’ın bu emriyle birlikte, binlerce at aynı anda kişnedi; demir zırhlı süvariler, mızraklı birlikler ve arkalarından gelen o devasa ordu, devasa bir sel gibi kuzeye, Ankara’ya doğru hareket etmeye başladı. Atların nalları toprağı döverken, kaldırdıkları o kalın toz bulutu gökyüzünü kaplamaya başladı.
Sarayın merdivenlerinden bu muazzam yürüyüşü izleyen Sultan Cemal, arkalarından bakan veziri Hamit’e dönerek gururla gülümsedi ve o son cümleleri fısıldadı:
"Bak, Hamit... Bak da gör..." dedi Sultan Cemal, gözlerindeki o acımasız parıltıyla. "Ankara o surlarla ne kadar övünürse övünsün, bu ordu o duvarları elma gibi dişiyle ezer geçer. Böyle bir kudreti, böyle bir öfkeyi hangi sur, hangi kılıç durdurabilir ki? Hürkan’ın saltanatı bugün burada bitiyor."
Anadolu’nun o sert toprakları üzerinde, iki dev ordunun ve iki hırslı liderin birbirine çarpacağı o büyük kıyamet günü artık resmen başlamıştı. Arslan’ın öncülüğündeki o durdurulamaz güç, toz bulutları ve kılıç şakırtıları arasında ufukta kaybolurken, geride sadece savaşın o kaçınılmaz ve kanlı kokusu kalmıştı.
Anadolu’nun bozkırına yayılan o devasa ordunun çıkardığı toz bulutu, güneşin kızıl ışıklarını yutarak ufku sarı ve boğucu bir renge bürümüştü. Atının ritmik adımlarla ilerleyişi, Arslan’ın zihnindeki o derin ve karanlık düşünce dalgalarını daha da tetikliyordu. Yanındaki binlerce askerin çıkardığı demir şakırtıları, ayak sesleri ve at kişnemeleri sanki dış dünyada kalmış; Arslan, kendi ruhunun o kuytu ve kimsesiz koridorlarında yalnız başına yürümeye başlamıştı.
Gözlerini kısarak ilerideki tozlu yola dikti. Atının yelesini okşayan sert bozkır rüzgârı, yüzündeki derin çizgilerden içeri sızıyor, hatıraların kapısını tek tek aralıyordu.
Yıllar... Ne çok şey değiştirmişti yıllar. Zihninde canlanan o eski günlerin hatırası, bugünün bu acımasız gerçeğiyle çarpışıp duruyordu. Ne garip bir çarktı bu döngü; insan, kaderin ellerinde nasıl da oyuncak oluyordu.
Bir zamanlar... Ah, o eski, kandan ve şereften örülü günler... O vakitler bu bozkırın toprakları Perslerin o kibirli ordularının ayakları altında çiğnenirken, yine bu Ankara kalesinin surları üzerindeydi. O günlerde surların tepesinde omuz omuza çarpıştığı insanlar düşmanı değil, can dostuydu. Ankara’nın yiğit insanlarıyla birlikte, o devasa Pers surlarına ve kalkanlarına karşı aynı kılıcı sallamış, aynı siperde nefes alıp vermişti. O zamanlar bu topraklar için can vermek bir onur, bu surları korumak bir kardeşlik yminiydi. Ankara’nın halkı, onun kendi kanından, kendi canından farksızdı; soğukta aynı ateşte ısınmış, zafer türküsünü aynı meydanda söylemişlerdi.
O gün surlardan aşağıya baktığında gördüğü şey, özgürlüğün ta kendisiydi.
Şimdi ise... Şimdi aynı kaleye, aynı surlara doğru at sürüyordu lakin ne o dostluk kalmıştı ortada ne de o eski omuzdaşlık. Zaman, insanların yüreğini paslandırmış, kılıçları kardeş kavgasıyla biletmişti. Şimdi o surların üzerinde kendi elleriyle ördüğü o hatıralar değil, ona meydan okuyan hırslar yükseliyordu. O gün o kaleyi korumak için canını vermeye yemin eden Arslan, bugün o kaleyi yerle bir etmek, o taşları birbirine katmak için geliyoru. Ankara’nın evlatları bu kez onun dostu değil, göğsüne saplanacak okların sahipleriydi.
İnsanın kendi geçmişiyle savaşması ne acıydı. Dün omuz omuza durduğu adamların torunları, bugün karşısına çıkacak surların arkasındaydı.
Arslan, içindeki bu boğucu girdabın içinde derin bir nefes aldı. Atı başını yukarı kaldırıp kişnerken, Arslan gözlerini ufuktaki o silüete, henüz uzakta ama varlığıyla bile dağları titreten Ankara kalesine dikti. Geçmişin o güzel hatıraları zihninde birer birer solarken, geriye sadece kararmış bir intikam ateşi kalıyordu. Yol uzuyor, bozkırın sessizliği bu kanlı yürüyüşün ağırlığı altında eziliyordu.
