73. bölüm · Kül Ve Saltanat
72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı
Anadolu sarayının kalın ve açılması güç devasa demir kapıları, sabahın erken saatlerinde üzerine çöken o ağır sisin içinde yankılanan vahşi bir at kişnemesiyle sarsıldı. Surların burçlarında nöbet tutan askerler, aşağıda beliren o tek atlı silüeti gördüklerinde ilk başta bir saldırı zannettiler lakin yaklaşan atın ve üzerindeki süvarinin hâli, durumun sıradan bir baskından çok daha dehşet verici olduğunu hemen ele verdi.
At da, üzerindeki süvari de baştan aşağı kan ve revan içindeydi. Zırhları parçalanmış, atın böğründen sızan koyu kırmızı kanlar tozlu yola damlıyor, hayvan son nefesini vermek üzere gibi soluyordu.
Süvari, Anadolu’nun devasa kapısına ulaştığında bütün gücünü toplayarak atını durdurdu ve can havliyle, bütün sarayı inleten o çatallı ve yırtık sesle bağırdı:
"Açın kapıları! Çabuk açın, Ankara’dan ferman getirdim! Kapıları açın!"
Surlardaki komutanın emriyle o devasa ahşap kapılar gıcırtıyla iki yana açıldı. İçeri giren süvari, atının üzerinden daha yere basamadan, dizlerinin üstüne yığıldı. Toprağa damlayan kanlar, sabahın o soğuk ayazında buharlaşıyordu.
O sırada sarayın iç avlusundan gelen gürültüyü duyan Sultan Cemal, sırtında kürklü kaftanı, yanında sadık veziri Hamit ile birlikte telaşla dışarı koştu. Yüzündeki o otoriter ve sakin ifade, kapının önünde kanlar içinde yatan adamı ve ortalığa yayılan o ağır demir ve kan kokusunu duyduğu an yerini büyük bir endişeye bıraktı.
Sultan Cemal hızlı adımlarla yaralı adamın yanına ulaştı, eğilip titreyen omuzlarından tutarak onu yukarı doğru kaldırdı:
"Kendine gel asker! Kim attı seni bu hâle? Sen Ankara sarayından, benim elçim değil misin? Konuş!" diye seslendi Sultan Cemal, sesindeki o hiddet ve şaşkınlık birbirine karışarak.
Yaralı asker, ağzından sızan kanı silmeye çalışarak başını kaldırdı. Gözlerinde ölümün o soğuk gölgesi vardı. Nefes nefese, kesik kesik kelimelerle konuşmaya başladı:
"Efendim... Sultan Cemal hazretleri..." dedi asker, inleyerek. "Biz Ankara’ya varıp sizin o fermanınızı, vergi teklifimizi ilettiğimizde... Hürkan’ın o saraydaki yüzü bir anda değişti. O... O düşündüğümüz gibi sakin karşılamadı."
Sultan Cemal’in kaşları öfkeyle çatıldı, elini askerin zırhına biraz daha sert geçirdi:
"Ne dedi o alçak?! Sözlerimi ilettiğinde nasıl cüret eder de seni bu hâle getirir?!"
Asker, korku ve acı içinde başını sallayarak atın eyerine bağlı duran, kanlı bezlere sarılmış ağır torbayı işaret etti:
"Sadece lafla kalmadı, Sultanım..." dedi asker, hıçkırık benzeri bir nefesle. "Ankara sultanı Hürkan... Teklif ettiğiniz vergiyi ödemeyeceğini söyledi. 'Cemal’e söyle, o tahtında rahat otursun lakin bize haraç kesmeye kalkmasın; o altınlar bizim kılıcımızın keskinliğindedir' dedi. Zaten... Sizin elçi olarak gönderdiğiniz diğer iki yoldaşımın başını gövdesinden ayırıp bana ibret olsun diye bu torbaya tıkıştırarak beni geri gönderdi!"
Sultan Cemal, duydukları karşısında adeta beyninden vurulmuşa döndü. Yanında duran Vezir Hamit dehşet içinde ellerini ağzına götürürken, Cemal’in gözlerindeki o öfke ateşi bütün yüzüne yayıldı.
Cemal, askerin işaret ettiği o kanlı, bez torbaya doğru yavaşça adımladı. Kendi elleriyle o düğümü çözdüğünde, içinden yuvarlanıp taşların üzerine düşen üç askerin, kendi sadık elçilerinin kesilmiş başlarıyla yüz yüze geldi. Gözleri açık kalmış, dudakları kurumuş o kesik başlar, Anadolu’nun o taş avlusuna sanki bir meydan okuma gibi serilmişti.
Sultan Cemal’in sabrı o saniyede tamamen taştı. Olduğu yerde doğruldu, ellerini yumruk yaparak göğsünden gelen o vahşi nidayla kükredi:
"Vay şerefsiz! Vay kâfir köpek!" diye bağırdı Cemal, sesi dağlarda yankılandı. "Düne kadar o sarayın kapısında benim önümde köpeklik yapan, benim atımın üzengisini tutan o sefil Hürkan, şimdi adam mı oldu?! Benim elçilerimi kesip atmaya, bana meydan okumaya cüret ediyor!"
Vezir Hamit, telve gibi sararmış yüzüyle Sultan’ın koluna dokunarak fısıldadı:
"Sultanım... Durum ciddidir. Hürkan sadece vergiyi reddetmiyor, doğrudan tahtımıza ve kudretimize savaş açıyor. O zamanlar sizin komutanınız olan o nankör, şimdi arkasına aldığı güçle başkaldırıyor."
Sultan Cemal, yerde yatan o kanlı başlara ve can çekişen elçiye son bir kez baktı. İçindeki o hırs, artık durdurulamaz bir fırtınaya dönüşmüştü. Yüzündeki kaslar gerilmiş, gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu.
"Komutanımdı, evet..." dedi Sultan Cemal, dişlerinin arasından tıslayarak. "Kendi ellerimle onu bu makama layık gördüm, dağdaki çakalı saraya bekçi yaptım. Lakin o it, elindeki tasviri unuttu. Şimdi o kestiği başların hesabını, bütün Ankara sarayını yakıp yıkarak ödeyecek!"
Sultan Cemal arkasını dönüp avluyu dolduran muhafızlara ve beylere doğru gürledi:
"Bütün birliklere buyruk salın! Surlar hazırlansın, kılıçlar bileniversin! Ankara’ya elçi değil, ölüm gidiyor! Bu coğrafyada kimin sultan, kimin köpek olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz!"
Anadolu’nun o asırlık toprakları üzerinde, iki büyük güç arasında artık geri dönülemez bir eşik aşılmıştı. Ankara sultanı Hürkan’ın başlattığı bu kanlı isyan, iki dev ordunun birbirini yok edeceği o devasa savaşın fitilini ta kalbinin ortasından ateşlemişti. Anadolu sarayı şimdi büyük bir intikam ve kıyamet sabahına uyanıyordu.
Anadolu sarayının o geniş ve loş divanhanesi, dışarıdan esen sert dağ rüzgârının pencereleri döven uğultusuyla adeta inliyordu. Yerde serili olan kalın, işlemeli halıların üzerine vuran meşale ışıkları, odanın içinde gergin gölgeler dans ettiriyordu. Sultan Cemal, ortadaki büyük meşe masanın başında durmuş, ellerini tahta yüzeye öyle bir sertlikle bastırmıştı ki boğumları kireç gibi beyazlamıştı. Gözlerinin önünde hâlâ elçisinin getirdiği o kanlı torba ve o kesik başlar duruyordu.
Kapının ağır menteşeleri gıcırdarak açıldı. Vezir Hamit, sırtındaki kalın kaftanı çekiştirerek içeri adadı; yüzündeki o solgun ve tedirgin ifade, sarayda esen o ölüm fırtınasının ne kadar derine işlediğini açıkça ele veriyordu. Hamit, Sultan’ın bu hiddetli halinde yanına yaklaşmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilseکم de, susmanın artık bir seçenek olmadığını fark ederek derin bir nefes aldı ve söze girdi.
"Sultanım..." dedi Hamit, sesini olabildiğince sakin ve kontrollü tutmaya çalışarak. "Dışarıdaki birlikler emir bekliyor. Kılıçlar bileniyor, demirciler ocakları harladı; lakin... Lakin durum düşündüğümüzden çok daha çetin. Hürkan’ın arkasında sadece o asi kılıçlar yok; dağları tutmuş o başıbozuk Türkmen boyları ve Ankara’nın kalelerinde yığılı duran o çelik ordusu var. Bu savaş, sadece iki beyin kavgası değil, kökleri derin bir felaket olabilir."
Sultan Cemal başını yavaşça kaldırdı, gözlerindeki o kan bürümüş öfkeyi Vezir Hamit’e dikti. Dişlerinin arasından hırıltılı bir sesle konuştu:
"Korkuyor musun, Hamit? Hürkan’ın o kestiği başları gördükten sonra yüreğine bu kadar mı korku düştü? O it, benim önümde et yalamaya alışmış bir köpektir. Şimdi dağ başındaki birkaç çapulcuyu arkasına aldı diye benden korkacağını mı sandı? O Ankara surlarını başlarına yıkmazsam, bu taht bana haram olsun!"
Vezir Hamit, Sultan’ın bu hiddeti karşısında geri adım atmadı; aksine masaya biraz daha yaklaşarak sesini alçalttı, tehlikeli bir gerçeğin üzerine parmak bastı:
"Korku değil bu, Sultanım; akıl diyorum," diye karşılık verdi Hamit. "Hürkan’ın ordusu kalabalık, arkasındaki kışlalar dolu. Bizim buradaki mevcut kuvvetimiz bu fırtınayı göğüslemeye yetmez. Ocağımızı söndürmeye yemin etmiş bir köpek sürüsüyle başa çıkmak için sadece kendi kılıcımız yetmez."
Sultan Cemal kaşlarını çatıp ellerini göğsünde birleştirdi: "Ne diyorsun açık konuş, Hamit! Kime el açacağız? Hangi beyin kapısına gidip boyun eğeceğiz?"
Vezir Hamit, bir an için duraksadı, gözlerini Sultan’ın gözlerinden kaçırmadan o beklenen teklifi ortaya attı:
"Boyun eğmek değil, hak olanı almak, Sultanım..." dedi Hamit. "Artık Malatya’dan yardım isteyebiliriz. Unutmayın ki Sencer... Sizin kız kardeşinizle evli, bu sarayın damadı sayılır. Aralarındaki o eski kırgınlıklar, dağlardaki o kanlı sınır kavgaları bu ihanet karşısında teferruattır. Malatya’nın o demir surları ve Sencer’in o korkusuz leventleri arkamıza dikilirse, Hürkan’ın o kibri duvara çarpmış gibi dağılır."
Sultan Cemal’in yüzündeki o sert kaslar, "Malatya" ve "Sencer" isimlerini duyduğu an daha da gerildi. Başını yana çevirip odanın karanlık köşesine baktı. Sencer ile aralarındaki o gurur meselesi, o geçmişteki güç dalaşı boğazında bir kılçık gibi batıyordu. Sencer’in o dik başlılığı, o saraya damat girmesine rağmen asla baş eğmeyen o mağrur duruşu hâlâ hafızasındaydı.
"Sencer’den yardım istemek..." dedi Cemal, sesindeki o küçümseme ve gurur harmanlanarak. "O dağ başı beyinin önüne gidip 'Bana yardım et' diye el açmak... Hürkan’ın kılıcıyla ölmek, Sencer’in minnetine kalmaktan daha iyidir, Hamit!"
Vezir Hamit, Sultan’ın bu gururlu çıkışına karşı başını iki yana salladı, sesindeki o keskin gerçekçilikle ileri atıldı:
"Gurur, Sultanım, mezar taşında yazmaz!" dedi Hamit, sesini biraz daha yükselterek. "Eğer o Ankara ordusu bu kapıya dayanır, o surları delip içeri girerse; ne gururunuz kalır ne de bu taht. Sencer, kız kardeşinizin kocasસ્dır, evet... Lakin o da biliyor ki Ankara’nın bu kalkışması sadece bize değil, bütün Anadolu’nun düzenine kurulmuş bir tuzdur. Hürkan bugün bizi ezerse, yarın sıra Malatya’ya, Arslan’a ve o sarp dağlara gelecek. Sencer akıllı adamdır; bu tehlikeyi gördüğünde çağrıya sırt çevirmez."
Sultan Cemal, masanın üzerinde duran ağır demir haritaya doğru yavaşça yürüdü. Parmaklarıyla Ankara ve Malatya arasındaki o uzun, dağlık mesafeyi takip etti. Dışarıda uluyan rüzgârın sesi, odanın içindeki bu sessizliği daha da boğucu kılıyordu. Sencer’in adını anmak bile içindeki o eski ateşi harlıyordu lakin ortada devasa bir gerçek vardı: Bu savaş tek başına kazanılamayacak kadar büyüktü.
Cemal, derin ve ağır bir nefes vererek başını kaldırdı, gözlerindeki o inatçı parıltıyı sabitleştirerek vezirine baktı:
"Haber salın..." dedi Sultan Cemal, emir veren o tok sesiyle. "Malatya’ya... Sencer’e ve o surların arkasındaki Arslan’a en hızlı ulaklar gitsin. Değilsin ki bu kavga sadece Anadolu’nun değil, bütün Türk’ün onur kavgasıdır. Gelsinler, o Hürkan itine bu coğrafyanın sahibinin kim olduğunu beraber gösterelim!"
Vezir Hamit, derin bir rahatlama nefesi vererek başıyla onayladı ve hızla kapıya doğru yöneldi. Savaşın fitili artık sadece iki şehir arasında değil, bütün dağları ve ovaları saracak büyük bir yangının içinde, Malatya’dan gelecek o cevaba bağlanmıştı. Anadolu sarayı, fırtınanın kopacağı o kanlı güne doğru sessiz ve zehirli bir sabırla beklemeye başladı.
