73. bölüm · Kül Ve Saltanat

72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı

Anadolu sarayının kalın ve açılması güç devasa demir kapıları, sabahın erken saatlerinde üzerine çöken o ağır sisin içinde yankılanan vahşi bir at kişnemesiyle sarsıldı. Surların burçlarında nöbet tutan askerler, aşağıda beliren o tek atlı silüeti gördüklerinde ilk başta bir saldırı zannettiler lakin yaklaşan atın ve üzerindeki süvarinin hâli, durumun sıradan bir baskından çok daha dehşet verici olduğunu hemen ele verdi.

At da, üzerindeki süvari de baştan aşağı kan ve revan içindeydi. Zırhları parçalanmış, atın böğründen sızan koyu kırmızı kanlar tozlu yola damlıyor, hayvan son nefesini vermek üzere gibi soluyordu.

Süvari, Anadolu’nun devasa kapısına ulaştığında bütün gücünü toplayarak atını durdurdu ve can havliyle, bütün sarayı inleten o çatallı ve yırtık sesle bağırdı:

"Açın kapıları! Çabuk açın, Ankara’dan ferman getirdim! Kapıları açın!"

Surlardaki komutanın emriyle o devasa ahşap kapılar gıcırtıyla iki yana açıldı. İçeri giren süvari, atının üzerinden daha yere basamadan, dizlerinin üstüne yığıldı. Toprağa damlayan kanlar, sabahın o soğuk ayazında buharlaşıyordu.

O sırada sarayın iç avlusundan gelen gürültüyü duyan Sultan Cemal, sırtında kürklü kaftanı, yanında sadık veziri Hamit ile birlikte telaşla dışarı koştu. Yüzündeki o otoriter ve sakin ifade, kapının önünde kanlar içinde yatan adamı ve ortalığa yayılan o ağır demir ve kan kokusunu duyduğu an yerini büyük bir endişeye bıraktı.

Sultan Cemal hızlı adımlarla yaralı adamın yanına ulaştı, eğilip titreyen omuzlarından tutarak onu yukarı doğru kaldırdı:

"Kendine gel asker! Kim attı seni bu hâle? Sen Ankara sarayından, benim elçim değil misin? Konuş!" diye seslendi Sultan Cemal, sesindeki o hiddet ve şaşkınlık birbirine karışarak.

Yaralı asker, ağzından sızan kanı silmeye çalışarak başını kaldırdı. Gözlerinde ölümün o soğuk gölgesi vardı. Nefes nefese, kesik kesik kelimelerle konuşmaya başladı:

"Efendim... Sultan Cemal hazretleri..." dedi asker, inleyerek. "Biz Ankara’ya varıp sizin o fermanınızı, vergi teklifimizi ilettiğimizde... Hürkan’ın o saraydaki yüzü bir anda değişti. O... O düşündüğümüz gibi sakin karşılamadı."

Sultan Cemal’in kaşları öfkeyle çatıldı, elini askerin zırhına biraz daha sert geçirdi:

"Ne dedi o alçak?! Sözlerimi ilettiğinde nasıl cüret eder de seni bu hâle getirir?!"

Asker, korku ve acı içinde başını sallayarak atın eyerine bağlı duran, kanlı bezlere sarılmış ağır torbayı işaret etti:

"Sadece lafla kalmadı, Sultanım..." dedi asker, hıçkırık benzeri bir nefesle. "Ankara sultanı Hürkan... Teklif ettiğiniz vergiyi ödemeyeceğini söyledi. 'Cemal’e söyle, o tahtında rahat otursun lakin bize haraç kesmeye kalkmasın; o altınlar bizim kılıcımızın keskinliğindedir' dedi. Zaten... Sizin elçi olarak gönderdiğiniz diğer iki yoldaşımın başını gövdesinden ayırıp bana ibret olsun diye bu torbaya tıkıştırarak beni geri gönderdi!"

Sultan Cemal, duydukları karşısında adeta beyninden vurulmuşa döndü. Yanında duran Vezir Hamit dehşet içinde ellerini ağzına götürürken, Cemal’in gözlerindeki o öfke ateşi bütün yüzüne yayıldı.

Cemal, askerin işaret ettiği o kanlı, bez torbaya doğru yavaşça adımladı. Kendi elleriyle o düğümü çözdüğünde, içinden yuvarlanıp taşların üzerine düşen üç askerin, kendi sadık elçilerinin kesilmiş başlarıyla yüz yüze geldi. Gözleri açık kalmış, dudakları kurumuş o kesik başlar, Anadolu’nun o taş avlusuna sanki bir meydan okuma gibi serilmişti.

Sultan Cemal’in sabrı o saniyede tamamen taştı. Olduğu yerde doğruldu, ellerini yumruk yaparak göğsünden gelen o vahşi nidayla kükredi:

"Vay şerefsiz! Vay kâfir köpek!" diye bağırdı Cemal, sesi dağlarda yankılandı. "Düne kadar o sarayın kapısında benim önümde köpeklik yapan, benim atımın üzengisini tutan o sefil Hürkan, şimdi adam mı oldu?! Benim elçilerimi kesip atmaya, bana meydan okumaya cüret ediyor!"

Vezir Hamit, telve gibi sararmış yüzüyle Sultan’ın koluna dokunarak fısıldadı:

"Sultanım... Durum ciddidir. Hürkan sadece vergiyi reddetmiyor, doğrudan tahtımıza ve kudretimize savaş açıyor. O zamanlar sizin komutanınız olan o nankör, şimdi arkasına aldığı güçle başkaldırıyor."

Sultan Cemal, yerde yatan o kanlı başlara ve can çekişen elçiye son bir kez baktı. İçindeki o hırs, artık durdurulamaz bir fırtınaya dönüşmüştü. Yüzündeki kaslar gerilmiş, gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu.

"Komutanımdı, evet..." dedi Sultan Cemal, dişlerinin arasından tıslayarak. "Kendi ellerimle onu bu makama layık gördüm, dağdaki çakalı saraya bekçi yaptım. Lakin o it, elindeki tasviri unuttu. Şimdi o kestiği başların hesabını, bütün Ankara sarayını yakıp yıkarak ödeyecek!"

Sultan Cemal arkasını dönüp avluyu dolduran muhafızlara ve beylere doğru gürledi:

"Bütün birliklere buyruk salın! Surlar hazırlansın, kılıçlar bileniversin! Ankara’ya elçi değil, ölüm gidiyor! Bu coğrafyada kimin sultan, kimin köpek olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz!"

Anadolu’nun o asırlık toprakları üzerinde, iki büyük güç arasında artık geri dönülemez bir eşik aşılmıştı. Ankara sultanı Hürkan’ın başlattığı bu kanlı isyan, iki dev ordunun birbirini yok edeceği o devasa savaşın fitilini ta kalbinin ortasından ateşlemişti. Anadolu sarayı şimdi büyük bir intikam ve kıyamet sabahına uyanıyordu.

Anadolu sarayının o geniş ve loş divanhanesi, dışarıdan esen sert dağ rüzgârının pencereleri döven uğultusuyla adeta inliyordu. Yerde serili olan kalın, işlemeli halıların üzerine vuran meşale ışıkları, odanın içinde gergin gölgeler dans ettiriyordu. Sultan Cemal, ortadaki büyük meşe masanın başında durmuş, ellerini tahta yüzeye öyle bir sertlikle bastırmıştı ki boğumları kireç gibi beyazlamıştı. Gözlerinin önünde hâlâ elçisinin getirdiği o kanlı torba ve o kesik başlar duruyordu.

Kapının ağır menteşeleri gıcırdarak açıldı. Vezir Hamit, sırtındaki kalın kaftanı çekiştirerek içeri adadı; yüzündeki o solgun ve tedirgin ifade, sarayda esen o ölüm fırtınasının ne kadar derine işlediğini açıkça ele veriyordu. Hamit, Sultan’ın bu hiddetli halinde yanına yaklaşmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilseکم de, susmanın artık bir seçenek olmadığını fark ederek derin bir nefes aldı ve söze girdi.

"Sultanım..." dedi Hamit, sesini olabildiğince sakin ve kontrollü tutmaya çalışarak. "Dışarıdaki birlikler emir bekliyor. Kılıçlar bileniyor, demirciler ocakları harladı; lakin... Lakin durum düşündüğümüzden çok daha çetin. Hürkan’ın arkasında sadece o asi kılıçlar yok; dağları tutmuş o başıbozuk Türkmen boyları ve Ankara’nın kalelerinde yığılı duran o çelik ordusu var. Bu savaş, sadece iki beyin kavgası değil, kökleri derin bir felaket olabilir."

Sultan Cemal başını yavaşça kaldırdı, gözlerindeki o kan bürümüş öfkeyi Vezir Hamit’e dikti. Dişlerinin arasından hırıltılı bir sesle konuştu:

"Korkuyor musun, Hamit? Hürkan’ın o kestiği başları gördükten sonra yüreğine bu kadar mı korku düştü? O it, benim önümde et yalamaya alışmış bir köpektir. Şimdi dağ başındaki birkaç çapulcuyu arkasına aldı diye benden korkacağını mı sandı? O Ankara surlarını başlarına yıkmazsam, bu taht bana haram olsun!"

Vezir Hamit, Sultan’ın bu hiddeti karşısında geri adım atmadı; aksine masaya biraz daha yaklaşarak sesini alçalttı, tehlikeli bir gerçeğin üzerine parmak bastı:

"Korku değil bu, Sultanım; akıl diyorum," diye karşılık verdi Hamit. "Hürkan’ın ordusu kalabalık, arkasındaki kışlalar dolu. Bizim buradaki mevcut kuvvetimiz bu fırtınayı göğüslemeye yetmez. Ocağımızı söndürmeye yemin etmiş bir köpek sürüsüyle başa çıkmak için sadece kendi kılıcımız yetmez."

Sultan Cemal kaşlarını çatıp ellerini göğsünde birleştirdi: "Ne diyorsun açık konuş, Hamit! Kime el açacağız? Hangi beyin kapısına gidip boyun eğeceğiz?"

Vezir Hamit, bir an için duraksadı, gözlerini Sultan’ın gözlerinden kaçırmadan o beklenen teklifi ortaya attı:

"Boyun eğmek değil, hak olanı almak, Sultanım..." dedi Hamit. "Artık Malatya’dan yardım isteyebiliriz. Unutmayın ki Sencer... Sizin kız kardeşinizle evli, bu sarayın damadı sayılır. Aralarındaki o eski kırgınlıklar, dağlardaki o kanlı sınır kavgaları bu ihanet karşısında teferruattır. Malatya’nın o demir surları ve Sencer’in o korkusuz leventleri arkamıza dikilirse, Hürkan’ın o kibri duvara çarpmış gibi dağılır."

Sultan Cemal’in yüzündeki o sert kaslar, "Malatya" ve "Sencer" isimlerini duyduğu an daha da gerildi. Başını yana çevirip odanın karanlık köşesine baktı. Sencer ile aralarındaki o gurur meselesi, o geçmişteki güç dalaşı boğazında bir kılçık gibi batıyordu. Sencer’in o dik başlılığı, o saraya damat girmesine rağmen asla baş eğmeyen o mağrur duruşu hâlâ hafızasındaydı.

"Sencer’den yardım istemek..." dedi Cemal, sesindeki o küçümseme ve gurur harmanlanarak. "O dağ başı beyinin önüne gidip 'Bana yardım et' diye el açmak... Hürkan’ın kılıcıyla ölmek, Sencer’in minnetine kalmaktan daha iyidir, Hamit!"

Vezir Hamit, Sultan’ın bu gururlu çıkışına karşı başını iki yana salladı, sesindeki o keskin gerçekçilikle ileri atıldı:

"Gurur, Sultanım, mezar taşında yazmaz!" dedi Hamit, sesini biraz daha yükselterek. "Eğer o Ankara ordusu bu kapıya dayanır, o surları delip içeri girerse; ne gururunuz kalır ne de bu taht. Sencer, kız kardeşinizin kocasસ્dır, evet... Lakin o da biliyor ki Ankara’nın bu kalkışması sadece bize değil, bütün Anadolu’nun düzenine kurulmuş bir tuzdur. Hürkan bugün bizi ezerse, yarın sıra Malatya’ya, Arslan’a ve o sarp dağlara gelecek. Sencer akıllı adamdır; bu tehlikeyi gördüğünde çağrıya sırt çevirmez."

Sultan Cemal, masanın üzerinde duran ağır demir haritaya doğru yavaşça yürüdü. Parmaklarıyla Ankara ve Malatya arasındaki o uzun, dağlık mesafeyi takip etti. Dışarıda uluyan rüzgârın sesi, odanın içindeki bu sessizliği daha da boğucu kılıyordu. Sencer’in adını anmak bile içindeki o eski ateşi harlıyordu lakin ortada devasa bir gerçek vardı: Bu savaş tek başına kazanılamayacak kadar büyüktü.

Cemal, derin ve ağır bir nefes vererek başını kaldırdı, gözlerindeki o inatçı parıltıyı sabitleştirerek vezirine baktı:

"Haber salın..." dedi Sultan Cemal, emir veren o tok sesiyle. "Malatya’ya... Sencer’e ve o surların arkasındaki Arslan’a en hızlı ulaklar gitsin. Değilsin ki bu kavga sadece Anadolu’nun değil, bütün Türk’ün onur kavgasıdır. Gelsinler, o Hürkan itine bu coğrafyanın sahibinin kim olduğunu beraber gösterelim!"

Vezir Hamit, derin bir rahatlama nefesi vererek başıyla onayladı ve hızla kapıya doğru yöneldi. Savaşın fitili artık sadece iki şehir arasında değil, bütün dağları ve ovaları saracak büyük bir yangının içinde, Malatya’dan gelecek o cevaba bağlanmıştı. Anadolu sarayı, fırtınanın kopacağı o kanlı güne doğru sessiz ve zehirli bir sabırla beklemeye başladı.