83. bölüm · Kül Ve Saltanat
82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü
Kudüs sarayının devasa ve yüksek tavanlı kabul salonu, dışarıdaki kavurucu çöl güneşinin aksine, içerideki buz gibi ve boğucu bir karanlıkla kaplanmıştı. Yüksek pencerelerden içeri sızan cılız ışık hüzmeleri, mermer zemin üzerindeki toz taneciklerini aydınlatırken, salonun taın ortasında yankılanan tek ses, ağır çizmelerin taşa vuruşundaki o gergin ve sabırsız ritimdi.
Taht odasının kapıları geriye doğru açıldığında, içeriye giren manzara zaferin değil, tam anlamıyla bir kıyametin izlerini taşıyordu.
Çölün o kızıl kumlarından hezimetle dönen, zırhları kan ve toz içinde kalmış, kalkanları parça pinçik olmuş bir avuç sefil asker, başları önde, korku dolu adımlarla salona girdi. General Davut’un o görkemli ordusundan geriye kalan o zavallı kalabalık, tahtın önüne kadar gelip diz çöktü. Arkalarında bıraktıkları binlerce ölünein, kırılan mızrakların ve en önemlisi başkomutanlarının başsız cesedinin ağırlığı, omuzlarındaki demir zırhlarından çok daha ağır bir şekilde üzerlerine çökmüştü.
Yüksek mermer kürsünün üzerine kurulmuş olan tahtta, Kraliçe Mara oturuyordu. Üzerindeki o ağır, mücevher işlemeli kaftanı ve başındaki tacı, bu kasvetli odada bile göz alıcı bir parıltıyla parlıyordu; lakin Mara’nın yüzü, donmuş bir mermer bloktan farksızdı. Gözlerindeki o keskin ve acımasız öfke, tahtın önünde diz çökmüş olan zavallı askerlerin üzerine bir ölüm fermanı gibi iniyordu.
Kraliçe Mara, uzun bir süre boyunca ağzını açmadı. Sadece önündeki o perişan kalabalığı süzdü. General Davut’un o mağrur, kendine aşırı güvenen halinden eser kalmamıştı; şimdi ortada kalan tek şey, çölün ortasında darmadağın edilmiş bir ordu ve o ordunun hayatta kalan aciz kalıntılarıydı.
Mara, yavaşça tahtından ayağa kalktı. Adımları mermer zeminde yankılanırken, salondaki o derin sessizlik daha da boğucu bir hal aldı. Askerlerin tam önüne kadar geldi, kollarını göğsünde kavuşturarak tepeden onlara baktı. Sesi, odanın soğuk duvarlarında yankılanan zehir gibi keskin bir fısıltıdan öteye geçti:
"Yüzünüze bakmaya cesaret ediyorsunuz hâlâ..." dedi Kraliçe Mara, dişlerinin arasından sızan buz gibi bir tonla. "Bana o çöllerden zafer müjdesi getirecektiniz. Kudüs’ün adını o sınırlara altın harflerle yazdıracaktınız. Hani nerede o vadileri inleten ordular? Hani nerede o kalkanlar, o demir zırhlar?"
Askerlerden biri, titreyen ellerini dizlerinin üzerine koyarak başını biraz daha öne eğdi; lakin ne bir kelime edebildi ne de Kraliçe’nin yüzüne bakmaya cesaret alabildi.
Mara, bu sessizlik karşısında daha da öfkelendi. Eliyle ani ve sert bir hareket yaparak salonu inleten o gür, nefret dolu sesini serbest bıraktı:
"Konuşsanıza! Dilsiz mi kesildiniz o çöl kumlarının arasında?!" diye kükredi Kraliçe Mara. "Bir avuç çöl çapulcucusuna, o maskeli soytarıya ve birkaç serseriye karşı o devasa orduyu nasıl berbat ettiniz? General Davut’u o kumların ortasında başsız bırakıp buraya hangi yüzle, hangi cüretle geri döndünüz?!"
Askerlerin başları korkudan neredeyse göğüslerine değecekti. İçlerinden biri, titreyen ve kurumuş dudaklarıyla fısıltı halinde kendini savunmaya çalıştı:
"K-Kraliçem... Biz... Hazırlıksız yakalandık... Geçit dar idi, üzerimize kayalar yuvarladılar... Ve o maskeli adam... O şeytan gibi saldırdı, General’i..."
Mara, bu mazeret kelimesini duyduğu an gözleri öfkeden adeta ateş saçtı. Bir anda o askerin üzerine doğru bir adım attı ve sesini daha da sertleştirerek kesti:
"Kes sesini!" diye bağırdı Mara. "Bana mazeret anlatma! Kayaymış, pusuymuş, şeytanmış... Siz o zırhları üzerinize süs olsun diye mi giydiniz? Siz o ordunun ön safında yürürken devletin kudretini temsil ediyordunuz! Şimdi bana çıkmış, bir avuç çöl bedevisinin önünde nasıl diz çöktüğünüzün masalını anlatıyorsunuz!"
Kraliçe Mara, arkasını dönüp tahtına doğru birkaç adım yürüdü; lakin öfkesi dinmek bilmedi. Tekrar geriye dönerek o keskin bakışlarını salondakilerin üzerinde gezdirdi.
"Kudüs’ün gücü bu kadar ucuz değil!" dedi Mara, her kelimesini basa basa. "Siz o çölde sadece bir savaş kaybetmediniz; bu krallığın onurunu, o kumların üzerine sermenize izin verdiniz. General Davut’un intikamı alınmadan, o maskeli katilin kellesi bu tahtın önüne getirilmeden bize rahat uyku yok."
Salondakiler nefes bile almadan, Kraliçe’nin vereceği o nihai hükmü bekliyordu. Mara, derin ve öfkeli bir nefes aldıktan sonra, kararını kesin bir dille ortaya koydu:
"Gözümden kaybolun!" diye emretti Kraliçe Mara, elinin tersiyle kapıyı işaret ederek. "Gidin ve yaralarınızı sarın; çünkü bu savaş henüz bitmedi. Daha yeni başlıyor. O çölü başlarına yıkmazsam, bu tacı bu başımdan kendi ellerimle söker atarım!"
Askerler, Kraliçe’nin o dehşet veren öfkesi karşısında yerden hızla kalkarak, başları önde, sessizlik içinde taht salonunu terk etmeye başladı. Kapılar arkalarından kapanırken, Kudüs sarayının mermer duvarlarında hâlâ Kraliçe Mara’nın sönmeyen intikam hırsı ve yankılanan öfkesi çınlıyordu. Çölün öbür ucunda kazanılan o zaferin karşılığı, şimdi Kudüs’te çok daha kanlı ve büyük bir fırtınanın habercisiydi.
