52. bölüm · Kül Ve Saltanat

51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı

Anadolu Kalesi’nin kalın taş duvarları dışarıdan bakıldığında hâlâ o mağrur zaferin huzuruyla ayakta duruyordu; lakin taşların arasından sızan gece ayazı, yaklaşmakta olan fırtınanın en soğuk nefesini getiriyordu. Gündüzün o gürültülü neşesi, yerini yavaş yavaş derin, boğucu ve tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Surlardaki meşalelerin sarımtırak ışığı, taş yığınlarının üzerine uzun ve ürkütücü gölgeler düşürürken, asıl tehlike dışarıdan değil, bizzat kalbinin en derinlemesine doğru yol alıyordu.

Kapıların önünde, zaferin getirdiği o rehavetle nöbet yerlerini biraz olsun gevşeten askerler, yaklaşan siluetlerin üzerindeki üniformalara baktıklarında hiçbir şeyden şüphelenmediler. Çünkü o üzerlerindeki giysiler, o kanlı savaş meydanından geriye kalan, renkleri tozla ve kurumuş kışla kirletilmiş gerçek Anadolu askeri üniformalarıydı.

Bu sinsi planın kusursuz bir şekilde işlemesi için gereken tüm kapılar, sarayın gizli dehlizlerinden el uzatan el tarafından aralanmıştı. Ceren, ağabeyi Sultan Cemal’in ordusunun içindeki o karmaşadan ve zafer sarhoşluğundan yararlanarak, gölgelerin bu içeri sızması için gereken bütün imkânları, geçiş noktalarını ve parolaları sessizce sağlamıştı. Kimseye fark ettirmeden, gece yarısının o en karanlık saatinde demir kapıların sürgüleri içeriden gevşetilmiş, dışarıdaki ölüm seyyahlarına en güvenli yol açılmıştı.

Önde Gülsüm vardı. Üzerindeki o kanlı ve hırpalanmış Anadolu neferi üniformasıyla, başını hafifçe öne eğmiş, yüzünün büyük kısmını kaba bir kumaşla gizlemişti. Arkasından gelen Mirkan ve diğer suikastçılar, ellerindeki ağır demir kılıçların kınlarına sürtünmesinden çıkan o hafif hışırtıyı rüzgârın uğultusuna gizleyerek tek tek içeri süzülüyorlardı. Adımları o kadar sessiz, o kadar hiçe sayılır bir dengedeydi ki, sur diplerinde uyuklayan nöbetçilerin nefes alış sesleri bile onların geçişinden daha gürültülü çıkıyordu.

Demir kapının gıcırtısı, gecenin sessizliğinde neredeyse duyulmayacak kadar hafif bir fısıltı gibi kesildi. İçeriye ilk adımını atan Gülsüm, başını kaldırıp kalenin iç avlusuna, karanlığa gömülmüş devasa konaklara ve sönmeye yüz tutmuş kamp ateşlerine baktı. Yüzünde ne bir heyecan ne de bir tereddüt vardı; sadece buz gibi bir kararlılık okunuyordu.

Arkasından gelen suikastçılar, birer karabasan gibi kalenin ana arteri olan dar sokaklara ve çadırların aralarındaki karanlık geçitlere dağıldılar. Kimi erzak depolarının yönüne doğru erirken, kimi de sultanın divan salonuna çıkan merdivenlerin gölgesine saklandı. Her biri kendi rolünü o kadar kusursuz ezberlemişti ki, kalenin asıl sahipleri bile sabah uykularından uyandıklarında kendilerini hangi cehennemin ortasında bulacaklarını henüz bilmiyorlardı.

Surlar tamamen geçilmiş, demir kapılar arkalarından kapanmış ve gölgeler kalenin ta damarlarına kadar yerleşmişti. Artık dışarıdaki fırtına kapıda değil, kalenin tam orta yerindeydi; ve fitili çoktan ateşlenmiş olan o karanlık gece, sabaha karşı dökülecek kanın kokuşmuş rüzgârıyla nefes alıp vermeye başlıyordu.

Anadolu Kalesi’nin görkemli divan salonunda, dışarıdaki gecenin o sinsi ve karanlık akışından habersiz bir şekilde yayılan meşale ışığı, masanın üzerine serilmiş devasa parşömen kâğıtlarının üzerinde titriyordu. Salonun yüksek tavanlarında rüzgârın uğultusu yankılanırken, Sultan Cemal masaya doğru eğilmiş, ellerini ahşap kenarlara dayayarak mimarın uzun uğraşlar sonucu çizdiği o yeni projeyi inceliyordu.

Olayların ve suikastçıların kalenin dehlizlerinden içeri sızdığı o dakikalarda, içerideki bu sessiz odada ise geleceğin taştan ve demirden örülecek kaderi çiziliyordu. Sultan Cemal’in hemen yanında, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde duran Arslan, gözlerini haritadaki o stratejik hatlardan bir an olsun ayırmıyordu. Ormanın o insan yiyen mahluklarla dolu vahşi sınırına kurulacak olan yeni kalenin ve devasa surların planı, tam da istedikleri gibi kusursuz bir mühendislik harikası olarak masada duruyordu.

Mimar, hafifçe öne eğilip titrek ama gururlu bir sesle çizimdeki detayları açıklamaya başladı:

"Sultanım, belirttiğiniz o orman sınırındaki dar boğazı tamamen kapatacak olan hat burasıdır. Duvarların kalınlığı üç insan boyunu bulacak; temel yer altındaki ana kayalara sabitleneceği için hiçbir mahluk burayı kazarak veya devirerek geçemez. Sadece taştan ibaret değil; buraya yerleştireceğimiz demir mahmuzlar ve okçuların rahatça devriye gezeceği yürüme yolları ile burası geçilmez bir set olacaktır."

Sultan Cemal, parmağını parşömen üzerindeki o uzun ve kıvrımlı çizgi üzerinde yavaşça gezdirdi. Yüzündeki o yorgun ama kararlı ifade, yerini derin bir memnuniyete bırakmıştı. Başını hafifçe kaldırıp mimara baktı, sesindeki o otoriter ama takdir dolu tonla konuştu:

"Ellerine sağlık... Günlerdir üzerinde düşündüğümüz, o ormanın karanlığını bu topraklardan def edecek olan yapı tam olarak budur," dedi Cemal, çizimi hazırlayan adama minnetle başını sallayarak. "İşte bu... İstediğim kale, tam da bu parşömendeki gibi sarsılmaz olmalı."

Mimar derin bir soluk alıp saygıyla eğildi, "Ferman sizindir sultanım, yarın sabah ilk kazmayı vuracağız" diyerek divan odasının köşesindeki yerini aldı.

Arslan, mimarın gösterdiği o yüksek ve uçsuz bucaksız uzanan sur hatlarına dikkatle baktıktan sonra hafifçe gülümser gibi oldu. Gözlerini çizimden alıp Cemal’e çevirdi, sesindeki o tok ve güven veren tonla söze girdi:

"Hakkı var sultanım... Bu uzunlukta ve bu yükseklikte örülecek bir surun üzerinden, bırakın o mahlukları, gökyüzünde süzülen kuşlar bile zor geçer. Hiçbir kanatlı mahluk veya ormandan gelen o yaratık o duvarın esir alamadığı bir boşluk bulamayacaktır."

Cemal, Arslan’ın bu sözlerini başıyla onayladı. Derin bir nefes alarak dikleşti ve ellerini arkasında birleştirdi.

"Öyle Arslan... Biz bugüne kadar hep gelen darbeleri göğüslemek zorunda kaldık. Lakin bu defa darbeyi vuran biz olacağız. O orman o duvarın arkasında boğulacak, bu halk da nihayet başını yastığa huzurla koyacak," dedi Cemal, geleceğe dair o umut dolu fermanını adeta kendi kendine fısıldayarak.

Divan salonunda şimdilik her şey sakin, her şey planlandığı gibi kusursuz ilerliyordu. Ne bir kılıç sesi ne de dışarıdan gelen bir çığlık bu huzurlu çalışma ortamını bozuyordu. Savaşın yorgunluğu unutulmuş, geleceğin taşları kağıt üzerinde diziliyordu.

Lakin odanın o yüksek, gölgeli ve meşale ışığının zor aydınlettiği en karanlık köşesinde; kapının hafifçe aralanan aralığından içeriye süzülen bir çift göz, bu tabloyu başka bir niyetle izliyordu.

İçeriye sızan o suikastçılardan biri, tanınmamak için sırtına geçirdiği Anadolu neferi üniformasının içinde, kamburunu çıkararak divan salonunun kapı eşiğinde duruyordu. Yüzünün büyük kısmı gölgede kalmıştı; ama gözleri, masanın başında haritaya bakan Sultan Cemal’in ve Arslan’ın üzerindeydi. Elini yavaşça cüppesinin altındaki keskin hançerin kabzasına götürdü; parmakları demirin soğukluğuyla buluştuğunda dudaklarında sinsi ve tehlikeli bir tebessüm belirdi.

Henüz vakit tam deistiğil, henüz emir gelmemişti. Suikastçı, içerideki bu planların ve gelecekte kurulacak o büyük kalelerin hayallerini izlerken, aslında o hayallerin birkaç dakika sonra bu salonda dökülecek kanla nasıl lekeleneceğinden habersiz bir şekilde, gölgelerin arasında sessizce nefes alıp vermeye devam etti.

Divan salonunun o ağır ahşap kapısının aralığından sızan meşale ışığı, harita üzerindeki parşömenlerin üzerinde gezinen Sultan Cemal ve Arslan’ın yüzünü aydınlatırken, içerideki o sükûnet tablosu bir anda bıçak gibi kesildi.

Kapı eşiğinde gölgelerin arasına gizlenmiş olan o suikastçı, beklenen işaretin geldiğini zannederek cüppesinin altındaki keskin hançeri şimşek hızıyla çekti. Gözlerinde alevlenen o deli kan hırsıyla, haritaya eğilmiş olan Sultan Cemal’in üzerine doğru bir karabasan gibi atıldı. Havada savrulan çeliğin çıkardığı o ince, tiz hışırtı salonun derin sessizliğini ortadan ikiye böldü.

"Sultanım, dikkat!"

Arslan’ın gür sesi divan salonunun taş duvarlarında yankılandığı an, refleksleri bir an bile tereddüt etmeyen genç komutan kendini Cemal’in önüne siper etti. Suikastçının savurduğu ölümcül darbe, tam Sultan’a ulaşacakken Arslan’ın koluna çarptı; kalın zırhın deriyi sıyırıp geçmesiyle birlikte havaya koyu bir kan damlası saçıldı.

Cemal, yaşadığı o şokun ve ani sarsıntının etkisiyle geriye doğru savruldu. Masanın kenarına çarpıp dengesini bulmaya çalışırken, kılıcını kınından çektiği gibi neferlere bağırdı:

"Hainler! Saray basıldı, korumalareri çağırın!"

Salon bir anda mahşer yerine döndü. Kapı aralıklarından ve karanlık koridorlardan sızan diğer suikastçılar da maskelerini düşürüp çılgınlar gibi saldırmaya başladı. Kılıç sesleri, demirlerin çarpışmasından çıkan kıvılcımlar ve askerlerin nâraları bütün kaleyi ayağa kaldırdı. Surlardan ve avludan koşan muhafızlar içeri doluşurken, ortalık adeta kanlı bir labirente döndü.

Ancak bu büyük karmaşanın ve patlak veren o ani kaosun içinde, planın en sinsi yönü işlemeye başladı. Gülsüm, köşede yaşanan bu erken ve başarısız saldırının divan odasını ana baba gününe çevirdiğini gördüğü an, tek bir saniye bile kaybetmedi. Yanındaki birkaç güvenli adamına keskin bir el hareketi yaptı. Hiç kimsenin dikkatini çekmeden, patlayan kargaşanın arkasındaki gölgelere sığınarak avlunun en karanlık dehlizlerine ve erzak kapılarına doğru sessizce eridiler. Gülsüm ve ekibi, içerideki dikkatlerin tamamen bu saldırıya odaklanmasından yararlanarak tek bir damla kan dökmeden, hiç kimse fark etmeden oradan uzaklaştılar.

Fakat içeride, bu ani baskının başarısız olduğunu ve tuzağa düştüklerini anlayan o talihsiz suikastçılar için kaçış yolu kalmamıştı. Muhafızların demir kalkanları etraflarını çember gibi sarmıştı.

Dört suikastçı, kapıya sıkıştırıldıklarını, ele geçirildiklerinde ise bütün tarikatın sırlarını ötmeye zorlanacaklarını çok iyi biliyorlardı. Gölge Tarikatı’nın en temel kanunu buydu: Asla esir düşme, sırlar ölünceye kadar saklanır.

Aralarından biri, muhafızların kılıçları üzerine doğru inerken, bir an bile tereddüt etmedi. Elindeki zehirli hançeri kendi boynuna büyük bir maharetle sapladı; ağzından koyu bir kan sızarak taş zemine yığıldı.

Hemen ardından odanın sol köşesindeki ikinci suikastçı, etrafı sarıldığı an cebinden çıkardığı keskin bıçağı kalbine gömdü, dizlerinin üzerine çökerek sessizce yere devrildi.

Avluya kaçmaya çalışan diğer iki suikastçı da muhafızların kılıç darbeleriyle köşeye sıkıştırıldıklarını gördüklerinde, yakalanmaktansa ölmeyi yeğlediler. Biri şakaklarına sapladığı hançerle, diğeri ise boğazını keserek ayrı ayrı noktalarda can verdiler. Dört suikastçı da kendi elleriyle, kimliklerini ve arkalarındaki gücü ifşa etmemek için canlarını teslim ettiler.

Divan salonunun ortasında dökülen kanların kokusu yavaş yavaş havayı kaplarken, Arslan kolundaki yarayı umursamayarak nefes nefese ayağa kalktı. Yerde cansız yatan o dört suikastçının cesedine baktı; yüzündeki o sert ve endişeli ifade daha da derinleşti.

Sultan Cemal, üzerindeki tozları silkeleyip Arslan’a doğru yaklaştı. Gözlerinde hem büyük bir badire atlatmanın şaşkınlığı hem de bu suikastçıların bu kadar kolay intihar etmesinin yarattığı o karanlık şüphe vardı.

"Arslan..." dedi Cemal, nefesi kesik kesik çıkarak. "İçeriye sızmayı başardılar. Ve yakalanacaklarını anladıkları an tek kelime etmeden kendilerini öldürdüler... Bunlar sıradan birer hırsız veya düşman neferi değil. Bunlar ölümüne yemin etmiş gölgeler."

Arslan kanayan kolunu tutarak başını yavaşça salladı. Dışarıdaki gece rüzgârı pencerelerden içeri uğultuyla eserken, ikisi de biliyordu ki bu sadece bir başlangıçtı; ve asıl fırtına, Gülsüm’ün o karanlık planıyla çoktan yola çıkmıştı.