52. bölüm · Kül Ve Saltanat
51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak
Anadolu Kalesi’nin kalın taş duvarları dışarıdan bakıldığında hâlâ o mağrur zaferin huzuruyla ayakta duruyordu; lakin taşların arasından sızan gece ayazı, yaklaşmakta olan fırtınanın en soğuk nefesini getiriyordu. Gündüzün o gürültülü neşesi, yerini yavaş yavaş derin, boğucu ve tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Surlardaki meşalelerin sarımtırak ışığı, taş yığınlarının üzerine uzun ve ürkütücü gölgeler düşürürken, asıl tehlike dışarıdan değil, bizzat kalbinin en derinlemesine doğru yol alıyordu.
Kapıların önünde, zaferin getirdiği o rehavetle nöbet yerlerini biraz olsun gevşeten askerler, yaklaşan siluetlerin üzerindeki üniformalara baktıklarında hiçbir şeyden şüphelenmediler. Çünkü o üzerlerindeki giysiler, o kanlı savaş meydanından geriye kalan, renkleri tozla ve kurumuş kışla kirletilmiş gerçek Anadolu askeri üniformalarıydı.
Bu sinsi planın kusursuz bir şekilde işlemesi için gereken tüm kapılar, sarayın gizli dehlizlerinden el uzatan el tarafından aralanmıştı. Ceren, ağabeyi Sultan Cemal’in ordusunun içindeki o karmaşadan ve zafer sarhoşluğundan yararlanarak, gölgelerin bu içeri sızması için gereken bütün imkânları, geçiş noktalarını ve parolaları sessizce sağlamıştı. Kimseye fark ettirmeden, gece yarısının o en karanlık saatinde demir kapıların sürgüleri içeriden gevşetilmiş, dışarıdaki ölüm seyyahlarına en güvenli yol açılmıştı.
Önde Gülsüm vardı. Üzerindeki o kanlı ve hırpalanmış Anadolu neferi üniformasıyla, başını hafifçe öne eğmiş, yüzünün büyük kısmını kaba bir kumaşla gizlemişti. Arkasından gelen Mirkan ve diğer suikastçılar, ellerindeki ağır demir kılıçların kınlarına sürtünmesinden çıkan o hafif hışırtıyı rüzgârın uğultusuna gizleyerek tek tek içeri süzülüyorlardı. Adımları o kadar sessiz, o kadar hiçe sayılır bir dengedeydi ki, sur diplerinde uyuklayan nöbetçilerin nefes alış sesleri bile onların geçişinden daha gürültülü çıkıyordu.
Demir kapının gıcırtısı, gecenin sessizliğinde neredeyse duyulmayacak kadar hafif bir fısıltı gibi kesildi. İçeriye ilk adımını atan Gülsüm, başını kaldırıp kalenin iç avlusuna, karanlığa gömülmüş devasa konaklara ve sönmeye yüz tutmuş kamp ateşlerine baktı. Yüzünde ne bir heyecan ne de bir tereddüt vardı; sadece buz gibi bir kararlılık okunuyordu.
Arkasından gelen suikastçılar, birer karabasan gibi kalenin ana arteri olan dar sokaklara ve çadırların aralarındaki karanlık geçitlere dağıldılar. Kimi erzak depolarının yönüne doğru erirken, kimi de sultanın divan salonuna çıkan merdivenlerin gölgesine saklandı. Her biri kendi rolünü o kadar kusursuz ezberlemişti ki, kalenin asıl sahipleri bile sabah uykularından uyandıklarında kendilerini hangi cehennemin ortasında bulacaklarını henüz bilmiyorlardı.
Surlar tamamen geçilmiş, demir kapılar arkalarından kapanmış ve gölgeler kalenin ta damarlarına kadar yerleşmişti. Artık dışarıdaki fırtına kapıda değil, kalenin tam orta yerindeydi; ve fitili çoktan ateşlenmiş olan o karanlık gece, sabaha karşı dökülecek kanın kokuşmuş rüzgârıyla nefes alıp vermeye başlıyordu.
Anadolu Kalesi’nin görkemli divan salonunda, dışarıdaki gecenin o sinsi ve karanlık akışından habersiz bir şekilde yayılan meşale ışığı, masanın üzerine serilmiş devasa parşömen kâğıtlarının üzerinde titriyordu. Salonun yüksek tavanlarında rüzgârın uğultusu yankılanırken, Sultan Cemal masaya doğru eğilmiş, ellerini ahşap kenarlara dayayarak mimarın uzun uğraşlar sonucu çizdiği o yeni projeyi inceliyordu.
Olayların ve suikastçıların kalenin dehlizlerinden içeri sızdığı o dakikalarda, içerideki bu sessiz odada ise geleceğin taştan ve demirden örülecek kaderi çiziliyordu. Sultan Cemal’in hemen yanında, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde duran Arslan, gözlerini haritadaki o stratejik hatlardan bir an olsun ayırmıyordu. Ormanın o insan yiyen mahluklarla dolu vahşi sınırına kurulacak olan yeni kalenin ve devasa surların planı, tam da istedikleri gibi kusursuz bir mühendislik harikası olarak masada duruyordu.
Mimar, hafifçe öne eğilip titrek ama gururlu bir sesle çizimdeki detayları açıklamaya başladı:
"Sultanım, belirttiğiniz o orman sınırındaki dar boğazı tamamen kapatacak olan hat burasıdır. Duvarların kalınlığı üç insan boyunu bulacak; temel yer altındaki ana kayalara sabitleneceği için hiçbir mahluk burayı kazarak veya devirerek geçemez. Sadece taştan ibaret değil; buraya yerleştireceğimiz demir mahmuzlar ve okçuların rahatça devriye gezeceği yürüme yolları ile burası geçilmez bir set olacaktır."
Sultan Cemal, parmağını parşömen üzerindeki o uzun ve kıvrımlı çizgi üzerinde yavaşça gezdirdi. Yüzündeki o yorgun ama kararlı ifade, yerini derin bir memnuniyete bırakmıştı. Başını hafifçe kaldırıp mimara baktı, sesindeki o otoriter ama takdir dolu tonla konuştu:
"Ellerine sağlık... Günlerdir üzerinde düşündüğümüz, o ormanın karanlığını bu topraklardan def edecek olan yapı tam olarak budur," dedi Cemal, çizimi hazırlayan adama minnetle başını sallayarak. "İşte bu... İstediğim kale, tam da bu parşömendeki gibi sarsılmaz olmalı."
Mimar derin bir soluk alıp saygıyla eğildi, "Ferman sizindir sultanım, yarın sabah ilk kazmayı vuracağız" diyerek divan odasının köşesindeki yerini aldı.
Arslan, mimarın gösterdiği o yüksek ve uçsuz bucaksız uzanan sur hatlarına dikkatle baktıktan sonra hafifçe gülümser gibi oldu. Gözlerini çizimden alıp Cemal’e çevirdi, sesindeki o tok ve güven veren tonla söze girdi:
"Hakkı var sultanım... Bu uzunlukta ve bu yükseklikte örülecek bir surun üzerinden, bırakın o mahlukları, gökyüzünde süzülen kuşlar bile zor geçer. Hiçbir kanatlı mahluk veya ormandan gelen o yaratık o duvarın esir alamadığı bir boşluk bulamayacaktır."
Cemal, Arslan’ın bu sözlerini başıyla onayladı. Derin bir nefes alarak dikleşti ve ellerini arkasında birleştirdi.
"Öyle Arslan... Biz bugüne kadar hep gelen darbeleri göğüslemek zorunda kaldık. Lakin bu defa darbeyi vuran biz olacağız. O orman o duvarın arkasında boğulacak, bu halk da nihayet başını yastığa huzurla koyacak," dedi Cemal, geleceğe dair o umut dolu fermanını adeta kendi kendine fısıldayarak.
Divan salonunda şimdilik her şey sakin, her şey planlandığı gibi kusursuz ilerliyordu. Ne bir kılıç sesi ne de dışarıdan gelen bir çığlık bu huzurlu çalışma ortamını bozuyordu. Savaşın yorgunluğu unutulmuş, geleceğin taşları kağıt üzerinde diziliyordu.
Lakin odanın o yüksek, gölgeli ve meşale ışığının zor aydınlettiği en karanlık köşesinde; kapının hafifçe aralanan aralığından içeriye süzülen bir çift göz, bu tabloyu başka bir niyetle izliyordu.
İçeriye sızan o suikastçılardan biri, tanınmamak için sırtına geçirdiği Anadolu neferi üniformasının içinde, kamburunu çıkararak divan salonunun kapı eşiğinde duruyordu. Yüzünün büyük kısmı gölgede kalmıştı; ama gözleri, masanın başında haritaya bakan Sultan Cemal’in ve Arslan’ın üzerindeydi. Elini yavaşça cüppesinin altındaki keskin hançerin kabzasına götürdü; parmakları demirin soğukluğuyla buluştuğunda dudaklarında sinsi ve tehlikeli bir tebessüm belirdi.
Henüz vakit tam deistiğil, henüz emir gelmemişti. Suikastçı, içerideki bu planların ve gelecekte kurulacak o büyük kalelerin hayallerini izlerken, aslında o hayallerin birkaç dakika sonra bu salonda dökülecek kanla nasıl lekeleneceğinden habersiz bir şekilde, gölgelerin arasında sessizce nefes alıp vermeye devam etti.
Divan salonunun o ağır ahşap kapısının aralığından sızan meşale ışığı, harita üzerindeki parşömenlerin üzerinde gezinen Sultan Cemal ve Arslan’ın yüzünü aydınlatırken, içerideki o sükûnet tablosu bir anda bıçak gibi kesildi.
Kapı eşiğinde gölgelerin arasına gizlenmiş olan o suikastçı, beklenen işaretin geldiğini zannederek cüppesinin altındaki keskin hançeri şimşek hızıyla çekti. Gözlerinde alevlenen o deli kan hırsıyla, haritaya eğilmiş olan Sultan Cemal’in üzerine doğru bir karabasan gibi atıldı. Havada savrulan çeliğin çıkardığı o ince, tiz hışırtı salonun derin sessizliğini ortadan ikiye böldü.
"Sultanım, dikkat!"
Arslan’ın gür sesi divan salonunun taş duvarlarında yankılandığı an, refleksleri bir an bile tereddüt etmeyen genç komutan kendini Cemal’in önüne siper etti. Suikastçının savurduğu ölümcül darbe, tam Sultan’a ulaşacakken Arslan’ın koluna çarptı; kalın zırhın deriyi sıyırıp geçmesiyle birlikte havaya koyu bir kan damlası saçıldı.
Cemal, yaşadığı o şokun ve ani sarsıntının etkisiyle geriye doğru savruldu. Masanın kenarına çarpıp dengesini bulmaya çalışırken, kılıcını kınından çektiği gibi neferlere bağırdı:
"Hainler! Saray basıldı, korumalareri çağırın!"
Salon bir anda mahşer yerine döndü. Kapı aralıklarından ve karanlık koridorlardan sızan diğer suikastçılar da maskelerini düşürüp çılgınlar gibi saldırmaya başladı. Kılıç sesleri, demirlerin çarpışmasından çıkan kıvılcımlar ve askerlerin nâraları bütün kaleyi ayağa kaldırdı. Surlardan ve avludan koşan muhafızlar içeri doluşurken, ortalık adeta kanlı bir labirente döndü.
Ancak bu büyük karmaşanın ve patlak veren o ani kaosun içinde, planın en sinsi yönü işlemeye başladı. Gülsüm, köşede yaşanan bu erken ve başarısız saldırının divan odasını ana baba gününe çevirdiğini gördüğü an, tek bir saniye bile kaybetmedi. Yanındaki birkaç güvenli adamına keskin bir el hareketi yaptı. Hiç kimsenin dikkatini çekmeden, patlayan kargaşanın arkasındaki gölgelere sığınarak avlunun en karanlık dehlizlerine ve erzak kapılarına doğru sessizce eridiler. Gülsüm ve ekibi, içerideki dikkatlerin tamamen bu saldırıya odaklanmasından yararlanarak tek bir damla kan dökmeden, hiç kimse fark etmeden oradan uzaklaştılar.
Fakat içeride, bu ani baskının başarısız olduğunu ve tuzağa düştüklerini anlayan o talihsiz suikastçılar için kaçış yolu kalmamıştı. Muhafızların demir kalkanları etraflarını çember gibi sarmıştı.
Dört suikastçı, kapıya sıkıştırıldıklarını, ele geçirildiklerinde ise bütün tarikatın sırlarını ötmeye zorlanacaklarını çok iyi biliyorlardı. Gölge Tarikatı’nın en temel kanunu buydu: Asla esir düşme, sırlar ölünceye kadar saklanır.
Aralarından biri, muhafızların kılıçları üzerine doğru inerken, bir an bile tereddüt etmedi. Elindeki zehirli hançeri kendi boynuna büyük bir maharetle sapladı; ağzından koyu bir kan sızarak taş zemine yığıldı.
Hemen ardından odanın sol köşesindeki ikinci suikastçı, etrafı sarıldığı an cebinden çıkardığı keskin bıçağı kalbine gömdü, dizlerinin üzerine çökerek sessizce yere devrildi.
Avluya kaçmaya çalışan diğer iki suikastçı da muhafızların kılıç darbeleriyle köşeye sıkıştırıldıklarını gördüklerinde, yakalanmaktansa ölmeyi yeğlediler. Biri şakaklarına sapladığı hançerle, diğeri ise boğazını keserek ayrı ayrı noktalarda can verdiler. Dört suikastçı da kendi elleriyle, kimliklerini ve arkalarındaki gücü ifşa etmemek için canlarını teslim ettiler.
Divan salonunun ortasında dökülen kanların kokusu yavaş yavaş havayı kaplarken, Arslan kolundaki yarayı umursamayarak nefes nefese ayağa kalktı. Yerde cansız yatan o dört suikastçının cesedine baktı; yüzündeki o sert ve endişeli ifade daha da derinleşti.
Sultan Cemal, üzerindeki tozları silkeleyip Arslan’a doğru yaklaştı. Gözlerinde hem büyük bir badire atlatmanın şaşkınlığı hem de bu suikastçıların bu kadar kolay intihar etmesinin yarattığı o karanlık şüphe vardı.
"Arslan..." dedi Cemal, nefesi kesik kesik çıkarak. "İçeriye sızmayı başardılar. Ve yakalanacaklarını anladıkları an tek kelime etmeden kendilerini öldürdüler... Bunlar sıradan birer hırsız veya düşman neferi değil. Bunlar ölümüne yemin etmiş gölgeler."
Arslan kanayan kolunu tutarak başını yavaşça salladı. Dışarıdaki gece rüzgârı pencerelerden içeri uğultuyla eserken, ikisi de biliyordu ki bu sadece bir başlangıçtı; ve asıl fırtına, Gülsüm’ün o karanlık planıyla çoktan yola çıkmıştı.
