9. bölüm · Kül Ve Saltanat
8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK
Ankara Kalesi’nin yüksek taş surları, yaklaşmakta olan kıyametin tahtası gibi gerilmişti. Güneş, gökyüzünün ortasında asılı durmasına rağmen, bozkırın ufkundan kopup gelen o devasa toz bulutu günün ışığını boğuyor, her tarafı kurşuni bir karanlığa büründürüyordu. Surların üzerinde rüzgarın uğultusu arasında çeliklerin birbirine sürtünme sesleri, nefeslerin tutulduğu o ağır bekleyişin ritmini tutuyordu. Başkomutan Arslan, ellerini surların soğuk siperine dayamış, gözlerini ufuktaki o karanlık noktaya dikmişti. Onun hemen yanında; sınır boylarının ezici tozunu yutmuş, kılıçlarından kan damlayan o sadık komutanları Demir, Keskin, Çelik, Sır, Kaya ve henüz savaşın o acımasız yüzüyle ilk defa bu denli büyük bir cephede karşılaşacak olan genç Umut yer alıyordu.
Ufuktaki o uğursuz karaltı büyüdükçe, askerler arasındaki fısıldaşmalar da artmaya başlamıştı. Keskin, devasa baltasını demir zırhlı omuzuna yaslamış, bir yandan bileğindeki deri kayışı sıkarken bir yandan da dilden dile dolaşan o efsanevi sayıları alaycı ama gergin bir gülümsemeyle masaya yatırdı.
Keskin: "Kulaktan kulağa yayılan şu söylentilere kulak kabartırsanız, karşımızdakilerin insan değil, mahşerin atlıları olduğunu sanırsınız. Söylentiye göre Pers ordusunun sayısı belirsiz... Kimi cihanı daraltan üç yüz bin diyor, kimi soluk almadan sayısın diye bir milyon askerin yürüdüğünü iddia ediyor. Toprağın üstünde yürüyecek yer bırakmamışlar."
Kaya, elindeki kalın meşe yayının kirişini kontrol ederken, Keskin’in sözlerine bozkırın o sert ve inançlı adamlarına mahsus o ağır tonla karşılık verdi. Yüzündeki derin yara izi, yaklaşan savaşın heyecanıyla hafifçe seğirdi.
Kaya: "Sayılar sadece korkakların dilini büyütür Keskin. Asıl mesele kaç kişi oldukları değil; dilden dile dolaşan o hikayeler. Söylentiye göre bunlar, önlerinden geçtikleri nehirlerin suyunu o kadar çokmuş ki içe içe kurutur, kurak çöle çevirirlermiş. Atlarının nalları değdiği topraklarda ot bile bitmez diyorlar."
Çelik, kalkanının üzerindeki derin kılıç çiziklerini parmağıyla takip ederken, zırhının ağırlığından mızmızlanan o homurdanan ses tonuyla lafa girdi. Gözleri hâlâ ufkulu toz bulutundaydı.
Çelik: "Nehir kurutmak, çöl yapmak kolay... Ben asıl sınırda duyduğum o hikayenin aslını merak ederim. Söyleyin bakalım, buralarda da dilden dile gezen o 'Ölümsüzler' birliği kimdir? Hani şu kılıç geçmez, ölüm bilmez denilen o lanet savaşçılar..."
Kaya, omuzlarını silkti; gözlerindeki o tedirgin pırıltı, sınırda bile pek sık görmedikleri bir gizemin habercisiydi.
Kaya: "Onlar hakkında net bir şey bilen yok Çelik. Kimisi dağların derinliklerindeki mağaralarda kadim sihirlerle yoğrulduklarını söyler, kimisi ise acı nedir bilmeyen birer ölüm makinesi olduklarını iddia eder. Ölümsüz oldukları dillerde destandır ama henüz er meydanında onlarla göz göze gelen sağ kalmış mıdır, bilinmez."
Grup arasındaki bu ağır ve efsanelerle dolu fısıldaşmaları baştan sona dinleyen genç Umut, yutkunmakta zorlandığını hissetti. Kalbi göğfes kafesini parçalayacak gibi atıyor, elleri titremesin diye mızrağının sapını sımsıkı kavrıyordu. İçinden geçenleri bastıramayarak kollarını surun taşlarına dayadı ve kendi kendine, fısıltıyla mırıldandı.
Umut: "Allah’ım... Sen sonumuzu hayır eyle... Biz daha dün dağdaki üç beş çapulcuyla boğuşuyorduk, şimdi karşıda binlerce kişilik devasa bir sel var. Bu yükün altından nasıl kalkacağız?"
Umut’un bu çaresiz ve genç fısıltısını, siperin hemen ucundan manzarayı inceleyen Arslan’ın keskin kulakları kaçırmadı. Arslan, başını yavaşça arkaya çevirdi; yüzündeki o sarsılmaz ve buz gibi otorite, etrafındaki herkesin korkusunu tek bir bakışla dondurmaya yeterdi. Arkadaşlarının ve genç askerin üzerine doğru bir adım attı.
Arslan: "Ammada korktunuz, ammada büyüttünüz ha! Yok ölümsüzler, yok nehirleri kurutan ordular... Bunların hepsi, korkak orduların kendi elleriyle yarattığı hayaletlerdir. Unutmayın ki; üç yüz bin koyun sürüsünün karşısında dikilen beş tane kurt, o sürüyü darmadağın etmeye yeter. Biz o beş kurttan biriyiz."
Keskin, Arslan’ın bu kendinden emin ve cesur sözleri karşısında kahkahasını bastıramadı; baltasını yere hafifçe vurduktan sonra başını salladı.
Keskin: "Ne korkması hünkarım, canım sende... Sen de iyice abarttın komutan! Biz sadece Pers'in sopasını tanırız, o sopanın kimin elinde olduğunun ne önemi var? Karşımıza kim çıkarsa çıksın, kılıcımız keskin olduktan sonra hepsi birer avdır."
Keskin’in lafı daha ağzındayken, ufkulu toz bulutunun içinden parıldayan binlerce mızrak ucu ve demir zırh parıltısı gün yüzüne çıktı. Pers ordusunun öncü birlikleri, yerleri sarsan o devasa ve tüyler ürpertici bir uğultuyla Ankara Kalesi’nin eteklerindeki ovaya doğru sel gibi akmaya başlamıştı. Atların kişnemeleri, davulların o boğuk ve ritmik vuruşları surların tepesine kadar ulaşıyordu.
Arslan, zamanın daraldığını görünce bir saniye bile tereddüt etmedi; yüzündeki tüm yumuşak hatlar silindi, yerine kanunsuz bir savaşçının demirden ifadesi geldi. Kılıcını kınından yarıya kadar çekip metalik sesin surlarda yankılanmasını sağladı. Sesini tüm siperlere ulaştıracak kadar gür ve buyurgan bir tonda bağırdı.
Arslan: "Herkes hazırlansın! Pers ordusu hücuma geçti,! Okçular, oku yayına gerin... Emrimi bekleyin!"
Ankara Kalesi’nin yüksek burçlarını döven rüzgar, artık yerini Pers ordusunun çıkardığı o devasa, tüyler ürpertici uğultuya ve binlerce demir nalların altında inleyen toprağın sarsıntısına bırakmıştı. Ufuk çizgisi, Perslerin o rengarenk tunikleri, parlak kırmızı, lacivert, mor ve sarı kaftanları içindeki devasa kalabalığıyla kaplanmıştı. Hasırdan örülmüş büyük dikdörtgen kalkanları ve sivri keçe başlıklarıyla dalga dalga gelen o ordu, tünemiş birer akbaba gibi surların önüne yığılmaya başladı.
Başkomutan Arslan, surların taş siperine basmış, elindeki kalın yayını kavrayarak gözlerini diktiği düşman hattını süzüyordu. Yanında omuz omuza duran Ankara’nın yerli askerleri ve sınırın çelik bilekli yiğitleri nefeslerini tutmuştu. Genç Umut, savaşın o boğucu barut ve ter kokulu atmosferinde ilk defa bu kadar büyük bir kalabalıkla yüzleşiyordu; kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atarken, elleri titremesin diye tahta kalkanının kolçaklarını sımsıkı kavramıştı.
Arslan, başını hafifçe arkaya çevirip surlara dizilmiş olan okçulara ve Ankara askerlerine doğru gür, irade dolu sesiyle emrini saldı:
Arslan: "Okçular, gerin yayları! Hedef şaşmak yok!.
Binlerce okun aynı anda kirişten kurtulurken çıkardığı o keskin çatırtı gökyüzünü yardı. Ankara surlarından fırlayan ölüm yağmuru, Pers ordusunun o rengarenk dokunmuş sıkı nizamının ortasına demirden bir dolu gibi düştü. Pullu zırhları delip geçen oklar, ön safı tutan Pers askerlerinin çığlıkları arasında kıpkızıl bir kana bulandı. Onlarca asker olduğu yere yığılırken, arkadakiler saf düzenini korumaya çalıştı.
Arslan, vakit kaybetmeden kılıcını kınından sıyırıp havaya kaldırdı ve ikinci dalgayı bizzat yönetti.
Arslan: "Durmak yok! İkinci ok yağmuru... Hazır ol! Atın!"
Hemen yanlarında duran gizli ve ölümcül suikastçı Sır, tek kelime etmeden, seri bir maharetle peş peşe çektiği yayından çıkardığı okları doğrudan Pers ordusunun komuta kademesine doğru gönderdi; her attığı ok, düşman saflarında bir zırh boşluğunu bulup can alıyordu.
Ancak Pers ordusu da geri durmadı. Ön saflardaki hasır ve ahşap kaplı kalkanlar yere saplandığında, arkadaki Pers okçuları yaylarını gerip surlara doğru yoğun bir ok yağmuru başlattı. Surlara çarpan oklar taşlara kıvılcım saçarken, Arslan gür bir sesle kalkan duvarı emrini verdi.
Arslan: "Kalkanlar! Kapanın, siper alın!"
Umut, başının üzerinden vınlayarak geçen okların rüzgarını hissettiğinde gözlerini sımsıkı yumdu, kalkanını başına siper edip taşa yapıştı. Korkudan dizlerinin bağı çözülecek gibi oluyordu ama yanındaki tecrübeli askerlerin sarsılmaz duruşu ona cesaret veriyordu.
Pers ordusunun mızraklı birlikleri ve koçbaşlarıyla donatılmış öncü hücum kolları, hendekleri aşıp surların dibine kadar dayandığında, gerçek yakın mesafe kıyımı başladı. Kaynar sular, kızgın kumlar surlardan aşağıya dökülürken, merdivenleri tırmanmaya çalışan Pers askerleri birer birer aşağıya yuvarlanıyordu. Merdivenlerin ucuna gelenlere karşı Ankara askerleri mızrak ve kılıçlarla acımasızca karşılık veriyordu.
Kapının zorlandığı o dar geçitlerde ve sur duvarlarının tepesinde çelik çeliğe, can pazarı bir boğuşma patlak verdi. Sınırın ve Ankara’nın usta savaşçıları, disiplinli birer ölüm makinesi gibi yerlerini almıştı:
İki elinde tuttuğu devasa çifte baltasıyla Kaya, merdivenlerden tırmanan bir Pers muhafızının kafasına sağdaki baltayla öyle bir dikey kesme indirdi ki, sivri keçe başlığı ve kafatası ortadan ikiye bölündü. Savurduğu an soldaki baltayla sağdan sola yatay bir savurma yaparak diğer düşmanın karnını deşti, bağırsaklar ve kan mermer zemine döküldü.
Keskin, elindeki kılıç ve hafif vurucu baltasının kombinasyonuyla düşmanın kalkan duvarını yardı. Rakibinin kılıcını kendi kılıcının çapraz korkuluğuyla kilitleyip kımıldamaz hale getirdi, ardından açıkta kalan koltuk altı ve kasık boşluklarına kılıç ucuyla ölümcül saplamalar indirdi.
Demir, iri yarı yapısıyla öne atıldı; elindeki kalın kılıçla tepeden aşağıya doğru indirdiği dikey kesmelerle Pers zırhlılarının omuz başlarını paramparça etti. Rakibinin darbesinden ustaca yana çekilip dengesini bozan Demir, kalkanıyla adamı iterek surlardan aşağı fırlattı.
Çelik, elindeki uzun kılıcını bir ustanın kalemi gibi kullanarak mesafeyi kusursuz kontrol etti. Çapraz sol omuzdan sağ kalçaya doğru yaptığı keskin yayılı kesmeyle karşısındaki Persliyi yere serdi; zırhın eklem yerlerine nişan alarak boyun boşluklarından içeriye kılıcını sapladı.
Başkomutan Arslan, en ön safta, kalkan duvarının hemen arkasında disiplini bozmadan savaşıyordu. Rakibinin kılıcını kendi kılıcıyla blokladıktan sonra, bileğini ustaca kaydırıp yönünü değiştirdi, rakibin kılıcını yana itip açık yakalayarak kılıç ucuyla zırhsız bir vizör boşluğundan içeriye sapladı. Geri adım atıp sahte bir saldırıyla rakibi yoran Arslan, soluk soluğa kalan düşmanın sol omuzundan sağ kalçasına doğru açtığı yarayla adamı yere yığdı.
Ankara askerleri omuz omuza vererek kusursuz bir kalkan duvarı oluşturmuş, Perslerin o rengarenk ve gürültülü kalabalığını bu demir hattında durdurmuştu. Savaş alanı, kesilen uzuvlar, fışkıran Arter kanları ve tozla karışmış çamur içinde kalmıştı. Havanın rengi dökülen kanların kokusuyla ağırlaşmıştı.
Pers ordusu, surlardan dökülen kaynar kumlar, yukarıdan bırakılan tonlarca taş ve bu demir disiplinli savunma karşısında şaşkına dönmüştü. Beklemedikleri bu şiddetli mukavemet ve kaybettikleri binlerce ölü, hücum hattının direncini kırdı. Arslan, düşmanın tereddüt ettiğini, saflarının bozulduğunu gördüğü an kılıcını tekrar yukarı kaldırdı ve o gür buyruğunu saldı:
Arslan: "Bozulan hatlarına yüklenin! Açık verdiler, ileri atılın! Ankara’nın kılıcı merhamet bilmez, sürün onları geri!"
Ankara askerleri ve Arslan’ın komutasındaki tecrübeli yiğitler, kalkan duvarını ileriye doğru iterek toplu bir süngü ve kılıç hücumu başlattı. Bozulup ardına bakmadan kaçmaya çalışan Pers birlikleri, surların dibinde bırakmak zorunda kaldıkları hasır kalkanlar ve ölü yığınları arasında ezilerek geri çekilmek zorunda kaldı.
Pers ordusu, ağır kayıplar vererek, o renkli kaftanları kan ve çamur içinde kalmış bir halde ovanın gerisine doğru bozguna uğrayıp geri çekilmeye başladı. Ankara Kalesi’nin surlarından yükselen zafer nifakları ve askerlerin kılıçlarını kalkanlarına vuruş sesleri, bozkırın göğsünde yankılanırken; Arslan kılıcını kanlı toprağa doğru indirip derin bir soluk aldı. Savaşın ilk büyük raundunu Ankara kazanmıştı, ancak fırtınanın henüz yeni başladığını hepsi biliyordu.
