22. bölüm · Kül Ve Saltanat
21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI
Gündüzün ilk ışıkları Ankara Kulesi’nin devasa taş surlarına vurduğunda, içerideki hava geceki o sarhoş eğlencelerin ve loş odaların sükunetinden çok uzaktı. Surların üzerinde koşturan muhafızların demir zırhlarının çıkardığı tıkırtılar, atların kişnemeleri ve kılıçların kınlarından çekilirken çıkardığı metalik sesler kalenin üzerindeki o ağır gerilimi ele veriyordu. Bugün, Pers İmparatorluğu’nun devasa ordusunun kaleye dayanacağı, kanın ve demirin yeniden konuşacağı büyük savaş günüydü.
Başkomutan Arslan, alt avludaki hazırlıkları bizzat denetlemek üzere aşağı inmiş, askerlerin dizilişini kontrol ediyordu. Üzerine geçirdiği kalın demir zırhı gövdesine tam oturmuş, elindeki ağır çelik kılıcını son bir kez kontrol ediyordu. Tam surlara doğru yürümek üzere adlık atacağı sırada, arkasından gelen o tanıdık ve yumuşak kumaş hışırtısıyla durdu.
Başını hafifçe çevirdiğinde, kalenin o loş taş koridorundan çıkarak avlunun serin havasına adım atan Hatice’yi gördü. Hatice’nin yüzünde her zamankinden çok daha farklı, hem kurnaz hem de geri dönüşü olmayan bir kararlılığın parıltısı vardı.
Arslan, yaklaşan savaşın zihnini meşgul etmesinin de etkisiyle ona pek de umursamaz bir bakış fırlattı, sesindeki o mesafeli ve sert tonu gizlemeden konuştu.
Arslan: "Buyur prenses... Surların altı şu an kadınların ya da saraydakilerin dolaşacağı yer değil. Persler kapıya dayanmak üzere."
Hatice durdu, ellerini hafifçe karnının üzerinde birleştirdi. Yüzündeki o hafif tebessümle Arslan’ın gözlerinin içine doğrudan baktı.
Hatice: "Biliyorum Arslan... Ama birazdan söyleyeceğim şeyler, dışarıdaki o Pers ordusundan çok daha fazla sarsacak seni."
Arslan kaşlarını çattı, kılıcın kabzasındaki elini hafifçe gevşetip sabırsız bir sesle sordu.
Arslan: "Ne diyorsun Hatice? Vakit daralıyor, açık konuş."
Hatice derin bir soluk aldı, sesindeki o sarsılmaz sakinliği koruyarak kelimeleri tek tek bıraktı.
Hatice: "Ben hamileyim Arslan..."
Arslan’ın o demir gibi sert, her türlü tehlikeye karşı bağışıklık kazanmış yüz ifadesi, bu kelimeleri duyduğu anda adeta taştan oyulmuş gibi donup kaldı. O her zamanki umursamazlığı ve soğukkanlılığı bir anda darmadağın oldu; gözleri irileşti, nefesi boğazına tıkandı.
Arslan: (Gözleri şaşkınlıkla açılmış bir halde, fısıltıkarışık bir sesle) "Bu... Bu olamaz..."
Hatice: (Sakin ama meydan okuyan bir tonla) "Oldu Arslan. O gece o odada, duvarların ardında aramızda çok yakınlık oldu. Bunu ikimiz de istedik."
Arslan: (Alnından süzülen soğuk teri fark etmeden, inkar eder gibi başını sallayarak) "Ben o gece sarhoştum! Ne yaptığımı, ne konuştuğumuzu zor hatırlıyorum..."
Hatice: "Bende sarhoştum Arslan... Ama gerçeği değiştiremeyiz. Bedenimde büyüyen can, senin kanından."
Arslan’ın zihnine o geceki anılar bir şimşek gibi çaktı. Geriye doğru bir adım atıp ellerini saçlarından geçirdi; içindeki o büyük suçluluk ve öfke dalgasıyla dişlerini sıktı.
Arslan: "Benim bir karım var! Evliyim ben Hatice, bunu çok iyi biliyorsun!"
Hatice, Arslan’ın bu panik dolu çıkışına karşı hiç istifini bozmadı; aksine bir adım daha yaklaşarak sesini alçalttı.
Hatice: "Ama çocuğun yok Arslan... Karının o sarayda sana veremediği, veremeyeceği şeyi ben taşıyorum şimdi."
Arslan, şaşkınlıkla durdu, gözlerini kısarak kadına baktı. Zihnindeki o karanlık parça birleşmişti.
Arslan: "Sen... Sen bunu nereden biliyorsun? Evliliğimi, eşimle olanı... Kim söyledi sana?"
Hatice hafifçe gülmsedi, o gece odada yaşananları hatırlatırcasına başını eğdi.
Hatice: "O gece sarhoşken ağzından çok şey kaçırdın Arslan... Yalnızlığını, içindeki o boşluğu, kimseye söylemediğin yaralarını o odada kendi ellerinle dökütğün şarapla birlikte anlattın bana. Ama merak etme... Bu sır sarayın duvarları arasında kalacak. Ve doğacak olan çocuğumuz... Bir oğlumuz olacak. Aynı senin gibi güçlü, bu bozkırın kılıcı gibi keskin bir oğul."
Arslan ne diyeceğini, ellerini nereye koyacağını bilemez halde kalmıştı. Hayatı boyunca kılıçla, savaşla, düşmanla baş etmişti ama ilk defa zırhının dışından, kalbinin tam ortasından vurulmuştu. Söyleyecek kelimeleri ararken, avlunun diğer ucundan aceleyle koşan genç Umut’un boğuk sesi araya girdi.
Umut: (Nefes nefese, kılıcını tutarak) "Abi! Çabuk surlara gelmen gerek! Pers ordusu... Surların hemen önünde, saldırıya geçtiler!"
Arslan irkildi. Gözlerini Hatice’den ayırıp dışarıdaki o toz bulutuna, dağlardan inen o kara lekeye çevirdi. Savaş kapıdaydı, zaman durmuştu.
Arslan, son bir kez arkasına dönüp Hatice’nin o kararlı gözlerine baktı. Sesindeki o sert ama aceleci tonla fısıldadı:
Arslan: "Şimdi gitmem gerekiyor... Bu konuyu kaçacak değiliz. Eğer bu savaştan sağ çıkarsam... O zaman oturup bu meseleyi sonuna kadar konuşacağız."
Arslan arkasını döndüğü gibi Umut’la birlikte koşar adım taş merdivenleri tırmanmaya başladı. Hatice ise arkasından kalenin rüzgarında savrulan kaftanıyla, doğacak olan kaderini izlemeye devam etti. Surlar kanla yıkanmaya hazırlanıyordu.
Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplıydı. Güneş, kalın bulutların ardında donuk bir leke gibi görünüyordu. Sert rüzgâr, Pers ordusunun devasa sancaklarını vahşi bir şekilde dalgalandırırken binlerce askerin demir zırhı boğuk ve tüyler ürpertici bir uğultu çıkarıyordu.
Pers komutanı atının üzerinde dikilmiş, yüksekten kaleye bakıyordu. Ankara Kulesi’nin taş surları dimdik yükseliyor, burçların üzerinde Anadolu’nun tunç yürekli savunucuları oklarını gerilmiş yaylarına sabitlemiş, bu anı bekliyordu.
Komutan kılıcını havaya kaldırdı.
Pers Komutanı: "Hücum!"
Bir anda savaş boruları acı bir çığlıkla öttü. Davullar göğü sarsacak, yerin altındaki kökleri titretecek kadar güçlü çalmaya başladı.
Pers okçuları öne fırladı.
Pers Subayı: "Yaylar!"
Yüzlerce yay aynı anda gerildi, kirişlerin çıkardığı gergin ses rüzgârda yankılandı.
Pers Subayı: "Bırakın!"
Gökyüzü bir anda siyah bir ok bulutuyla kaplandı.
Vızzz...
Oklar surlara korkunç bir yağmur gibi düştü. Bazı savunucular kalın kalkanlarını yukarı kaldırarak bu demir fırtınasını karşıladı, bazıları ise omzundan, boğazından vurularak kanlar içinde taş zemine yığıldı.
Kaleden yükselen emir keskin ve netti.
Arslan: (Kılıcını kınından çekip sur duvarına basarak bağırdı) "Karşılık verin! Bırakmayın lan bunları!"
Burçlardaki okçular yaylarını aynı anda gerdi. Başta Sır, en tepe noktadaki kulede, gözlerini sabitlemiş olduğu hedefi seçiyordu.
Sır: "Bırakın!"
Bu kez ölüm, surlardan aşağı, Pers saflarına doğru indi. Bir Pers askeri boğazına saplanan okla yere kapandı, diğeri dizinden vurulup çığlıklar içinde can çekişti. Buna rağmen Pers ordusu durmaksızın ilerlemeye devam etti. Ön saftaki devasa, kule tipi kalkanlı askerler diğer birlikleri koruyarak kapıya doğru yürüyordu. Arkalarından ise o tonlarca ağırlıktaki demir uçlu koçbaşı ağır ağır sürükleniyordu.
Merdiven taşıyan askerler surlara koşmaya başladı.
Savunucular anında karşılık verdi. Kaya ve Demir, surun kenarına yığılan devasa kayaları kollarındaki tüm güçle ileri doğru ittiler.
Kaya: "İtin! Geçit vermeyin!"
Ağır taşlar yukarıdan aşağıya büyük bir gürültüyle yuvarlandı. Bir merdiven taşların altında paramparça oldu. Diğerine tırmanan askerler ise Keskin ve Çelik’in savurduğu uzun mızrak darbesiyle, merdivenle birlikte geriye doğru devrildiler.
Yine de tükenmeyen bir sel gibi yeni merdivenler surlara dayandı. İlk Pers askeri surun üzerine tırmandı. Elindeki kalkanla gelen darbeyi karşıladı.
Tak!
Savunucuların en önünde çarpışan genç Umut, kılıcını vahşi bir hamleyle savurdu. Pers askeri yana çekilip rakibin kılıcını kendi kılıcıyla dışarı itti, bir adım öne girerek kısa ve keskin bir darbe indirdi. Umut son anda geri sıçradı, yanağından süzülen sıcak kanı fark etmedi bile.
Yanındaki Demir, ağır baltasını iki eliyle kavrayıp savurduğunda, demir zırhı göğsünden delen darbe Pers askerini surdan aşağı savurdu. Dar alanda askerler omuz omuza, nefes nefese savaşıyordu. Kimse geniş savuruşlar yapamıyordu; darbeler kısa, hızlı, ölümcül ve kontrollüydü. Çelik sesleri sur boyunca kulakları sağır edercesine yankılanıyordu.
Kapının önünde koçbaşı ilk darbeyi vurdu.
Gümmm!
Ankara Kulesi’nin kalın meşe kapısı şiddetle sarsıldı.
İkinci darbe...
Güm!
Üçüncü darbe...
Kapının ahşap gövdesi çatırdamaya başladı. Kapıya yaklaşan Pers askerlerine karşı Çelik mızrağını uzattı, en öndeki üç askeri birden delip geçti. Surların üzerinden bırakılan kızgın yağlar ve devasa kayalar koçbaşını taşıyan askerlerin üzerine cehennem gibi döküldü. Koçbaşı anlık olarak durdu.
Pers komutanı öfkeyle kılıcını salladı.
Pers Komutanı: "İkinci hat ileri! Delin o kapıyı!"
Yedek birlikler öne koştu. Okçular yeniden yaylarını gerdi. Gökyüzü ikinci kez oklarla karardı. Kalede birkaç savunucu daha kanlar içinde yere serildi. Fakat savunucular mevzilerini bir adım bile terketmedi.
Burçlardan yükselen Sır’ın okları, Pers saflarını biçmeye devam ediyordu. Bir Pers subayı atından vurularak yere düştü. Koçbaşının önündeki askerler ağır kayıplar verdi. Kapı hâlâ ayaktaydı, nefes alıyordu.
Komutan etrafına baktı; merdivenlerin çoğu devrilmiş, koçbaşı durmuş, okçuların torbaları boşalmaya başlamıştı. Kalenin surları ise düşmemişti.
Komutan dişlerini sıkarak nefretle emrini verdi.
Pers Komutanı: "Boruları çalın! Geri çekilme!"
Uzun ve derin bir boru sesi ovada yankılandı. Pers askerleri düzenlerini bozmadan, yaralılarını sürükleyerek yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Okçular son bir yaylım ateşi yaparak geri çekilen birlikleri korudu.
Surlardaki savunucular bir anlık rahatlamayla zafer naraları atmaya başladı. Ancak kale komutanı Arslan, kılıcındaki kanı sur duvarına silerek gür bir sesle askerlerini durdurdu.
Arslan: "Dağılmayın! Kapıları açmayın! Peşlerinden gitmeyin, düzeninizi koruyun! Bu sadece ilk dalgaydı!"
Savaş alanında kırık merdivenler, parçalanmış kalkanlar, etrafa saplanmış oklar ve inleyen yaralılar kaldı. Saldırı başarısız olmuştu; fakat iki taraf da bunun kuşatmanın sonu değil, yalnızca ilk büyük kıyım olduğunu çok iyi biliyordu.
Ovalara doğru çekilen Pers ordusunun arkasından, yüksek kuledeki sur burcundan hala ok atan Sır, kaçan düşmanların üzerine ölüm yağdırmaya devam ediyordu. Sır, gerdiği yayını bıraktı; fırlayan ok ilk kaçanı sırtından vurdu. Hemen ardından hızla bir ok daha aldı, yayanı gerip ikinci askeri indirdi. Saniyeler içinde üçüncü bir Pers askerini de kalbinden vurarak yere serdi. Sır, dudaklarında zaferin o buz gibi gülümsemesiyle sıradaki ok için uzanırken...
Aniden, bulutların delildiği o kurşuni gökyüzünün en yüksek noktasından, kimsenin nereden geldiğini göremediği, rüzgârı yaran tek bir ölümcül ok koptu geldi.
Vınnn...
Sır’ın tam kafasının ortasına, gözlerinin arasından giren o yabancı ok, demir miğferini parçalayarak beynini delip geçti.
Sır, tek bir kelime bile edemedi. Elindeki yay parmaklarından kaydı, dizlerinin üzerine yığıldı ve taş zemine ağır bir çuval gibi devrildi. Başından sızan koyu kıvamlı taze kan, surun taşlarına doğru hızla yayıldı.
Burcun hemen yakınındaki Umut, bu ani manzara karşısında donup kaldı. Gözleri ardına kadar açılmıştı; elindeki kılıç titreyen parmaklarından kayıp taş zemine çarptı.
Umut: (Fısıltıyla, sesini savaşın gürültüsünde bile duyuramayarak) "Sır..."
Savaşın o gürültülü orta yerinde, surların üzerindeki o an, binlerce askerin çığlığından çok daha sessiz ve çok daha ölümcüldü.
