42. bölüm · Kül Ve Saltanat

41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı

Ankara Kalesi'nin kalın taş duvarları dışarıda uluyan rüzgarı kesmeye çalışırken, içerideki loş odada bambaşka bir fırtına kopuyordu. Yıllar boyunca bu toprakları demir bir iradeyle yöneten Hüşit Şah, artık ömrünün son demlerini yaşıyordu. Geniş ahşap yatağın üzerinde yatan şahın yüzü kireç gibi beyazlamış, nefesi her alışverişinde göğsünü sarsan derin hırıltılarla çıkıyordu. Odada sadece ölümün o ağır kokusu ve yanan meşalenin duvara vuran titrek gölgeleri vardı.

Kapı aralandı ve içeriye, her zamanki o sessiz, vakur adımlarıyla Hürkan girdi. Az konuşan, sözü daima kılıcından önce tartarak kullanan Hürkan, yatağın yanına yaklaştı ve derin bir saygıyla başını eğdi.

Hüşit Şah, buz tutmuş parmaklarıyla yatağın örtüsünü sıkarak gözlerini zorlukla araladı. Karşısında duran bu yeşil gözlü, sarsılmaz yiğide baktığında, gözlerinde uzun zamandır aradığı o huzurun gölgesi belirdi. Zayıflamış, titreyen elini yavaşça uzatıp Hürkan’ın bileğini tuttu.

"Yaklaş Hürkan…" diye fısıldadı Hüşit Şah, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Vakit daralıyor oğlum. Gözüm arkada gitmeyeyim istiyorsan, dinle beni."

Hürkan, şahın yanına biraz daha eğildi, yüzündeki o sert hatlar endişeyle yumuşamıştı. "Buyurun Sultanım, dinliyorum. Sözünüz başım üstünedir."

Hüşit Şah derin bir öksürükle sarsıldı, ağzına gelen kanı bastırmaya çalışarak sözlerine devam etti. "Ankara… Bu kale, bu topraklar, omuzlarına yükleyeceğim en büyük emanettir. Lakin sadece kılıçla korunmaz burası. Bir taht, arkasında güçlü bir soy ister. Sana son vasiyetimdir Hürkan… Küçük kızımla, Mihriban’la evleneceksin. Ankara’nın yeni sultanı sen olacaksın."

Hürkan duydukları karşısında adeta taşa döndü. Gözleri irileşti; hayatı boyunca meydanlarda kılıç sallamış, kan ve barut kokusu solumuş bu adam, bir anda sarayın en ağır tahtıyla ve bir nikahla sınanacağını beklemiyordu. Yutkundu, bir süre ne diyeceğini bilemedi, boğazına düğümlenen kelimeleri aradı.

"Sultanım…" dedi Hürkan, her zamanki az ve öz konuşma alışkanlığıyla zar zor mırıldanarak. "Bu… Bu büyük bir onurdur, lakin… Akrabanız, soyunuzdan gelen başka beyler, ulu beyler yok mu? Bırakın taht da sultanlık da onların hakkı olsun. Ben bir komutanım, kılıç sallamasını bilirim, taht taşımayı değil."

Hüşit Şah başını güçlükle iki yana salladı, gözlerindeki o kararlı ışık bir an olsun sönmemişti. Başını Hürkan’a biraz daha yaklaştırdı.

"İnan bana Hürkan… Akrabalarımın, o soydan gelenlerin hiçbiri senin kadar cesur, senin kadar güven verici değil," dedi Hüşit Şah, sesindeki o otoriter tonda yalvarırcasına bir titreme vardı. "Çünkü Ankara’nın kaderi, artık senin o çelikten iradene bağlıdır. Başkasına bırakırsam bu kale ilk rüzgarda yıkılır. Mihriban’ı koruyacak, bu şehri ayakta tutacak tek adam sensin."

Hürkan odadaki o ağır sessizliğin içinde, omuzlarına binen yükün ağırlığını bütün kemiklerinde hissetti. Gözlerini yere indirdi, derin bir soluk alıp düşündü. Karşısındaki adamın son dileğiydi bu; kaçamayacağı, sırt çeviremeyeceği bir kaderdi. Başını yavaşça kaldırdı ve şahın gözlerinin içine baktı.

"Emriniz başım üstüne Sultanım," dedi Hürkan, kararlı ama bir o kadar da ağır bir ses tonuyla. "Mihriban’ın da bu kanyonun da koruyucusu ben olacağım. Gözünüz arkada kalmasın."

Bu sözler, Hüşit Şah’ın yüzünde huzurlu bir tebessüm yarattı. Şah, elini Hürkan’ın elinden yavaşça çekti, arkasına yaslandı; sanki omuzlarındaki tüm yükü asırlık bir çınara devretmiş gibi rahatlamıştı.

Bir hafta sonra, kalenin en büyük salonunda sarayın tahtını ve kederini birleştiren sade ama ihtişamlı bir nikah kıyıldı. Dışarıda kış ayazı hüküm sürerken, içeride meşalelerin ışığı altında Hürkan ve Sultan Hüşit’in küçük kızı Mihriban yan yana duruyordu. Mihriban’ın gözlerinde babasının hastalığının getirdiği hüzün ile bu ani evliliğin şaşkınlığı okunuyordu. Hürkan, üzerinde sade ama ağır işlemeli levend kaftanıyla duruyor, bakışlarını karşıdaki duvara dikmiş, kaderin ona çizdiği bu yeni yolu kabul ediyordu. Nikah duaları bittiğinde, saray erkanı baş eğerek yeni sultanlarını selamladı.

Ve o nikahın üstünden tam yedi gün geçtikten sonra, kaçınılmaz son kapıyı çaldı.

Hüşit Şah, yatağında sessizce, gözleri açık bir şekilde son nefesini verdi. Kalenin surlarından yükselen boru sesleri, eski şahın vefatını ve yeni bir devrin başladığını bütün şehre duyurdu.

Hürkan, cenazenin ardından kale meydanından büyük salona yürürken üzerindeki kaftanı düzeltti. Artık o sadece sınırların korkusuz komutanı değil; Ankara’nın, bu taş duvarlar arasında yaşayan herkesin tek hakimi, hem komutanı hem de Sultanıydı. Başını dik tutarak büyük tahtın önüne geçti, derin bir nefes alıp geleceğe doğru ilk adımı attı.

Ankara Kalesi'nin geniş taş avlusu, sabahın erken saatlerinin ayazıyla birlikte buz tutmuş gibiydi. Kale surlarının üzerine dikilen yeni sancaklar rüzgarda sertçe dalgalanırken, avlunun ortasında devasa bir meşale yakılmıştı. Çevrede çıt çıkmıyordu; herkes yeni Sultan ve Komutan Hürkan’ın ağzından çıkacak tek bir kelimeye kilitlenmişti.

Hürkan, ağır ve emin adımlarla taş basamaklardan merdivenlere yürüdü, yüksekçe bir noktada durup keskin bakışlarını etrafındaki kalabalığın üzerinde gezdirdi. Üzerindeki zırhın metalik pırıltısı meşale ışığıyla parlıyordu. Ellerini zırhının kemerine dayadı ve o tok, gür sesiyle sessizliği yardı:

"Bu hep böyle mi devam edecek sanıyorsunuz?" dedi Hürkan, sesinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. "Persler gelecek, surlarımıza dayanacak; biz kale kapılarını kapatıp içeride dua edeceğiz, onlar çekilecek. Sonra yine gelecekler, yine saldıracaklar, biz yine savunacağız! Bu devran böyle mi dönecek?"

Sarayın yaşlı ve deneyimli vezirlerinden biri, sırtındaki ağır kürklü cüppeyi düzelterek kalabalığın arasından bir adım öne çıktı. Yüzündeki endişe buruşukluklarından bile belli oluyordu.

"Sultanım, haklı olmasına haklısınız lakin..." dedi vezir, titreyen ellerini önünde bağlayarak. "Karşımızdaki ordu dağları taşları doldurmuş sayısız bir kudrettir. Onların o kalabalık ordusuna karşı açık sahada saldırmamız, akıl kârı değil, intihar olur. Neferlerimiz ne kadar yiğit olursa olsun, o denli bir sele karşı duramaz."

Hürkan’ın çene kasları gerildi. Başını hafifçe sağa eğerek vezire baktı, ardından gözlerini meydandaki diğer komutanlara çevirdi.

"Vezir doğru söylüyor," dedi kalabalığın arasından tok bir sesle öne çıkan tecrübeli komutan Demir, Kaya. Kaya, göğsündeki yara izini saklama gereği duymadan Hürkan’a doğru bir adım attı. "Her savunmada evlatlarımızı, neferlerimizi toprakta bırakıyoruz. Sayımız her geçen gün eriyor, kalenin ambarlarındaki azık azalıyor. Böyle devam ederse kılıç sallayacak adam bulamayacağız."

Mihriban, sarayın yüksek taş balkonundan duruma şahit oluyordu. Gözlerinde kocasının omuzlarına binen bu devasa yükün getirdiği derin bir keder ama bir o kadar da sarsılmaz bir inanç vardı. Parmaklıkları tutan elleri hafifçe titriyordu; kalenin geleceğinin bu avluda verilecek karara bağlı olduğunu biliyordu.

Hürkan, Demir ve Kaya’nın sözleri üzerine başını salladı, gözlerinde o karanlık ve keskin strateji ışığı parladı.

"İşte tam da bu yüzden," dedi Hürkan, sesini alçaltarak ama bütün avlunun duyabileceği bir netlikle. "Bekleyip onların bizi tüketmesine izin vermeyeceğiz. Savunma devri bitti. Artık vuruşma vakti."

Umut, genç ve hırslı bir alp olarak hemen kalabalığın ön saflarına fırladı. Gözleri heyecandan parlıyordu. "Sultanım, eğer açıkta vuruşamayacaksak, nasıl yeneceğiz o kafirleri? Bize buyurun, emredin ne yapılması gerekiyorsa yapalım!"

Hürkan, elini kılıcının kabzasından çekip havaya kaldırdı ve planını rakiplerinin ve dostlarının yüzüne birer birer çarparak anlatmaya başladı:

"Yarın… Güneş daha daklardan doğmadan, ortalık hala karanlığa boğulmuşken harekete geçeceğiz," dedi Hürkan, kendinden emin bir tonda. "Persler ovalarda, nehir kenarındaki düzlükte kendi çadırlarında uykudayken, biz bütün birliklerimizle etraflarını saracağız. Sıradan oklar değil… Yanımızda ne kadar katran, ne kadar reçine varsa toplayacağız. Alevli oklarla, bütün o devasa ordugahı dört bir yandan ateşe vereceğiz."

Hürkan bir an durdu, planının o acımasız ama kaçınılmaz detayını ekledi:

"Beklenmedik bir anda, uykularının en tatlı yerinde o çadırlar başlarına yıkılacak. Alevlerden kaçacak yer bulamayacaklar, sığınacak bir çatıları, arkasına saklanacakları bir kayaları kalmayacak. Kendi çadırlarında yanıp can verecekler ya da o panikle birbirlerini çiğneyecekler. O zaman buradan kaçmaktan başka çareleri kalmayacak."

Vezir, duydukları karşısında dehşete kapılmış gibi bir adım daha geriledi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı.

"Alevli oklar mı? Gece baskını mı?" diye bağırdı vezir, inanamaz bir tonla. "Sultanım, bu çılgınlık! Karşınızda uyuyan bir avuç çete yok, Perslerin en seçme ordusu var. Bu imkansız! Ya bizi fark ederlerse? Ya o karanlıkta o kalabalığın arasında boğulup gidersek?"

Hürkan, vezirin üzerine doğru bir adım attı. Gözlerindeki o ateş, vezirin korkusunu bir anda dondurdu.

"İmkansız diye bir şey yoktur vezir!" dedi Hürkan, gür ve tavizsiz sesiyle. "Ya bu kalede oturup açlıktan ve tükenmekten ölmeyi bekleyeceğiz… Ya da bir oluruz, o ateşi yakarız ya da bu yolda hep birlikte yok oluruz!"

Avluda derin bir sessizlik oldu. Hiç kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu. Önce Demir ve Kaya başlarını salladılar, yüzünde hafif bir sırıtış belirdi.

"Haklısın Komutan… Şerefimizle ölmek, surlar arasında bekleyerek çürümekten evladır," dedi Demir Kaya.

Umut kılıcını yarıya kadar çekip havaya kaldırdı. "Yarın şafaktan önce o çadırları başlarına yıkacağız!" diye kükredi.

Mihriban balkondan ellerini göğsüne kavuşturarak derin bir soluk aldı; kalbi kocasının bu cesur ve gözü pek kararıyla gururla dolmuştu. Hürkan, etrafındaki yüzlerce yiğidin gözlerindeki o ateşi gördü. Kılıcını kinatından tamamen sıyırıp havaya kaldırdı ve fermanı verdi:

"Hazırlıklar başlasın! Kimse ses çıkarmayacak, kılıçlar bilenmiş, oklar katrana bulanmış olacak. Yarın bu bozkır, Perslerin külleriyle boyanacak!"