42. bölüm · Kül Ve Saltanat
41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi
Ankara Kalesi'nin kalın taş duvarları dışarıda uluyan rüzgarı kesmeye çalışırken, içerideki loş odada bambaşka bir fırtına kopuyordu. Yıllar boyunca bu toprakları demir bir iradeyle yöneten Hüşit Şah, artık ömrünün son demlerini yaşıyordu. Geniş ahşap yatağın üzerinde yatan şahın yüzü kireç gibi beyazlamış, nefesi her alışverişinde göğsünü sarsan derin hırıltılarla çıkıyordu. Odada sadece ölümün o ağır kokusu ve yanan meşalenin duvara vuran titrek gölgeleri vardı.
Kapı aralandı ve içeriye, her zamanki o sessiz, vakur adımlarıyla Hürkan girdi. Az konuşan, sözü daima kılıcından önce tartarak kullanan Hürkan, yatağın yanına yaklaştı ve derin bir saygıyla başını eğdi.
Hüşit Şah, buz tutmuş parmaklarıyla yatağın örtüsünü sıkarak gözlerini zorlukla araladı. Karşısında duran bu yeşil gözlü, sarsılmaz yiğide baktığında, gözlerinde uzun zamandır aradığı o huzurun gölgesi belirdi. Zayıflamış, titreyen elini yavaşça uzatıp Hürkan’ın bileğini tuttu.
"Yaklaş Hürkan…" diye fısıldadı Hüşit Şah, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Vakit daralıyor oğlum. Gözüm arkada gitmeyeyim istiyorsan, dinle beni."
Hürkan, şahın yanına biraz daha eğildi, yüzündeki o sert hatlar endişeyle yumuşamıştı. "Buyurun Sultanım, dinliyorum. Sözünüz başım üstünedir."
Hüşit Şah derin bir öksürükle sarsıldı, ağzına gelen kanı bastırmaya çalışarak sözlerine devam etti. "Ankara… Bu kale, bu topraklar, omuzlarına yükleyeceğim en büyük emanettir. Lakin sadece kılıçla korunmaz burası. Bir taht, arkasında güçlü bir soy ister. Sana son vasiyetimdir Hürkan… Küçük kızımla, Mihriban’la evleneceksin. Ankara’nın yeni sultanı sen olacaksın."
Hürkan duydukları karşısında adeta taşa döndü. Gözleri irileşti; hayatı boyunca meydanlarda kılıç sallamış, kan ve barut kokusu solumuş bu adam, bir anda sarayın en ağır tahtıyla ve bir nikahla sınanacağını beklemiyordu. Yutkundu, bir süre ne diyeceğini bilemedi, boğazına düğümlenen kelimeleri aradı.
"Sultanım…" dedi Hürkan, her zamanki az ve öz konuşma alışkanlığıyla zar zor mırıldanarak. "Bu… Bu büyük bir onurdur, lakin… Akrabanız, soyunuzdan gelen başka beyler, ulu beyler yok mu? Bırakın taht da sultanlık da onların hakkı olsun. Ben bir komutanım, kılıç sallamasını bilirim, taht taşımayı değil."
Hüşit Şah başını güçlükle iki yana salladı, gözlerindeki o kararlı ışık bir an olsun sönmemişti. Başını Hürkan’a biraz daha yaklaştırdı.
"İnan bana Hürkan… Akrabalarımın, o soydan gelenlerin hiçbiri senin kadar cesur, senin kadar güven verici değil," dedi Hüşit Şah, sesindeki o otoriter tonda yalvarırcasına bir titreme vardı. "Çünkü Ankara’nın kaderi, artık senin o çelikten iradene bağlıdır. Başkasına bırakırsam bu kale ilk rüzgarda yıkılır. Mihriban’ı koruyacak, bu şehri ayakta tutacak tek adam sensin."
Hürkan odadaki o ağır sessizliğin içinde, omuzlarına binen yükün ağırlığını bütün kemiklerinde hissetti. Gözlerini yere indirdi, derin bir soluk alıp düşündü. Karşısındaki adamın son dileğiydi bu; kaçamayacağı, sırt çeviremeyeceği bir kaderdi. Başını yavaşça kaldırdı ve şahın gözlerinin içine baktı.
"Emriniz başım üstüne Sultanım," dedi Hürkan, kararlı ama bir o kadar da ağır bir ses tonuyla. "Mihriban’ın da bu kanyonun da koruyucusu ben olacağım. Gözünüz arkada kalmasın."
Bu sözler, Hüşit Şah’ın yüzünde huzurlu bir tebessüm yarattı. Şah, elini Hürkan’ın elinden yavaşça çekti, arkasına yaslandı; sanki omuzlarındaki tüm yükü asırlık bir çınara devretmiş gibi rahatlamıştı.
Bir hafta sonra, kalenin en büyük salonunda sarayın tahtını ve kederini birleştiren sade ama ihtişamlı bir nikah kıyıldı. Dışarıda kış ayazı hüküm sürerken, içeride meşalelerin ışığı altında Hürkan ve Sultan Hüşit’in küçük kızı Mihriban yan yana duruyordu. Mihriban’ın gözlerinde babasının hastalığının getirdiği hüzün ile bu ani evliliğin şaşkınlığı okunuyordu. Hürkan, üzerinde sade ama ağır işlemeli levend kaftanıyla duruyor, bakışlarını karşıdaki duvara dikmiş, kaderin ona çizdiği bu yeni yolu kabul ediyordu. Nikah duaları bittiğinde, saray erkanı baş eğerek yeni sultanlarını selamladı.
Ve o nikahın üstünden tam yedi gün geçtikten sonra, kaçınılmaz son kapıyı çaldı.
Hüşit Şah, yatağında sessizce, gözleri açık bir şekilde son nefesini verdi. Kalenin surlarından yükselen boru sesleri, eski şahın vefatını ve yeni bir devrin başladığını bütün şehre duyurdu.
Hürkan, cenazenin ardından kale meydanından büyük salona yürürken üzerindeki kaftanı düzeltti. Artık o sadece sınırların korkusuz komutanı değil; Ankara’nın, bu taş duvarlar arasında yaşayan herkesin tek hakimi, hem komutanı hem de Sultanıydı. Başını dik tutarak büyük tahtın önüne geçti, derin bir nefes alıp geleceğe doğru ilk adımı attı.
Ankara Kalesi'nin geniş taş avlusu, sabahın erken saatlerinin ayazıyla birlikte buz tutmuş gibiydi. Kale surlarının üzerine dikilen yeni sancaklar rüzgarda sertçe dalgalanırken, avlunun ortasında devasa bir meşale yakılmıştı. Çevrede çıt çıkmıyordu; herkes yeni Sultan ve Komutan Hürkan’ın ağzından çıkacak tek bir kelimeye kilitlenmişti.
Hürkan, ağır ve emin adımlarla taş basamaklardan merdivenlere yürüdü, yüksekçe bir noktada durup keskin bakışlarını etrafındaki kalabalığın üzerinde gezdirdi. Üzerindeki zırhın metalik pırıltısı meşale ışığıyla parlıyordu. Ellerini zırhının kemerine dayadı ve o tok, gür sesiyle sessizliği yardı:
"Bu hep böyle mi devam edecek sanıyorsunuz?" dedi Hürkan, sesinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. "Persler gelecek, surlarımıza dayanacak; biz kale kapılarını kapatıp içeride dua edeceğiz, onlar çekilecek. Sonra yine gelecekler, yine saldıracaklar, biz yine savunacağız! Bu devran böyle mi dönecek?"
Sarayın yaşlı ve deneyimli vezirlerinden biri, sırtındaki ağır kürklü cüppeyi düzelterek kalabalığın arasından bir adım öne çıktı. Yüzündeki endişe buruşukluklarından bile belli oluyordu.
"Sultanım, haklı olmasına haklısınız lakin..." dedi vezir, titreyen ellerini önünde bağlayarak. "Karşımızdaki ordu dağları taşları doldurmuş sayısız bir kudrettir. Onların o kalabalık ordusuna karşı açık sahada saldırmamız, akıl kârı değil, intihar olur. Neferlerimiz ne kadar yiğit olursa olsun, o denli bir sele karşı duramaz."
Hürkan’ın çene kasları gerildi. Başını hafifçe sağa eğerek vezire baktı, ardından gözlerini meydandaki diğer komutanlara çevirdi.
"Vezir doğru söylüyor," dedi kalabalığın arasından tok bir sesle öne çıkan tecrübeli komutan Demir, Kaya. Kaya, göğsündeki yara izini saklama gereği duymadan Hürkan’a doğru bir adım attı. "Her savunmada evlatlarımızı, neferlerimizi toprakta bırakıyoruz. Sayımız her geçen gün eriyor, kalenin ambarlarındaki azık azalıyor. Böyle devam ederse kılıç sallayacak adam bulamayacağız."
Mihriban, sarayın yüksek taş balkonundan duruma şahit oluyordu. Gözlerinde kocasının omuzlarına binen bu devasa yükün getirdiği derin bir keder ama bir o kadar da sarsılmaz bir inanç vardı. Parmaklıkları tutan elleri hafifçe titriyordu; kalenin geleceğinin bu avluda verilecek karara bağlı olduğunu biliyordu.
Hürkan, Demir ve Kaya’nın sözleri üzerine başını salladı, gözlerinde o karanlık ve keskin strateji ışığı parladı.
"İşte tam da bu yüzden," dedi Hürkan, sesini alçaltarak ama bütün avlunun duyabileceği bir netlikle. "Bekleyip onların bizi tüketmesine izin vermeyeceğiz. Savunma devri bitti. Artık vuruşma vakti."
Umut, genç ve hırslı bir alp olarak hemen kalabalığın ön saflarına fırladı. Gözleri heyecandan parlıyordu. "Sultanım, eğer açıkta vuruşamayacaksak, nasıl yeneceğiz o kafirleri? Bize buyurun, emredin ne yapılması gerekiyorsa yapalım!"
Hürkan, elini kılıcının kabzasından çekip havaya kaldırdı ve planını rakiplerinin ve dostlarının yüzüne birer birer çarparak anlatmaya başladı:
"Yarın… Güneş daha daklardan doğmadan, ortalık hala karanlığa boğulmuşken harekete geçeceğiz," dedi Hürkan, kendinden emin bir tonda. "Persler ovalarda, nehir kenarındaki düzlükte kendi çadırlarında uykudayken, biz bütün birliklerimizle etraflarını saracağız. Sıradan oklar değil… Yanımızda ne kadar katran, ne kadar reçine varsa toplayacağız. Alevli oklarla, bütün o devasa ordugahı dört bir yandan ateşe vereceğiz."
Hürkan bir an durdu, planının o acımasız ama kaçınılmaz detayını ekledi:
"Beklenmedik bir anda, uykularının en tatlı yerinde o çadırlar başlarına yıkılacak. Alevlerden kaçacak yer bulamayacaklar, sığınacak bir çatıları, arkasına saklanacakları bir kayaları kalmayacak. Kendi çadırlarında yanıp can verecekler ya da o panikle birbirlerini çiğneyecekler. O zaman buradan kaçmaktan başka çareleri kalmayacak."
Vezir, duydukları karşısında dehşete kapılmış gibi bir adım daha geriledi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı.
"Alevli oklar mı? Gece baskını mı?" diye bağırdı vezir, inanamaz bir tonla. "Sultanım, bu çılgınlık! Karşınızda uyuyan bir avuç çete yok, Perslerin en seçme ordusu var. Bu imkansız! Ya bizi fark ederlerse? Ya o karanlıkta o kalabalığın arasında boğulup gidersek?"
Hürkan, vezirin üzerine doğru bir adım attı. Gözlerindeki o ateş, vezirin korkusunu bir anda dondurdu.
"İmkansız diye bir şey yoktur vezir!" dedi Hürkan, gür ve tavizsiz sesiyle. "Ya bu kalede oturup açlıktan ve tükenmekten ölmeyi bekleyeceğiz… Ya da bir oluruz, o ateşi yakarız ya da bu yolda hep birlikte yok oluruz!"
Avluda derin bir sessizlik oldu. Hiç kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu. Önce Demir ve Kaya başlarını salladılar, yüzünde hafif bir sırıtış belirdi.
"Haklısın Komutan… Şerefimizle ölmek, surlar arasında bekleyerek çürümekten evladır," dedi Demir Kaya.
Umut kılıcını yarıya kadar çekip havaya kaldırdı. "Yarın şafaktan önce o çadırları başlarına yıkacağız!" diye kükredi.
Mihriban balkondan ellerini göğsüne kavuşturarak derin bir soluk aldı; kalbi kocasının bu cesur ve gözü pek kararıyla gururla dolmuştu. Hürkan, etrafındaki yüzlerce yiğidin gözlerindeki o ateşi gördü. Kılıcını kinatından tamamen sıyırıp havaya kaldırdı ve fermanı verdi:
"Hazırlıklar başlasın! Kimse ses çıkarmayacak, kılıçlar bilenmiş, oklar katrana bulanmış olacak. Yarın bu bozkır, Perslerin külleriyle boyanacak!"
