91. bölüm · Kül Ve Saltanat
90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler
Persiya’nın sarp, kavurucu ve tuz kokulu kıyıları, şafak sökmeden evvel eşi benzeri görülmemiş bir hareketliliğin, devasa bir demir ve ahşap yığınının gölgesi altında inliyordu. Gece yarısının o katran karası karanlığı, dalgaların kıyıya vuran tok ve ritmik gürültüsüyle yırtılıyor, denizin kokusuna kızgın zift, meşale dumanı ve tonlarca demir zırhın pası karışıyordu.
Ufuk çizgisi, henüz güneşin o ilk cılız ışıklarını görmemişti; lakin denizin ortasında, kıyıdan açılarak devasa kuyruklar oluşturmuş yüzlerce kadırga ve devasa yük gemisi, denizin yüzeyini kaplamıştı. Bu donanma, sıradan bir krallığın akın filosu değil, adeta denizin üstünde yürüyen hareketli birer demir kaleydi. Kalın meşe ağacından gövdeleri, devasa ejderha figürlü pruvalarıyla bu gemiler, okyanusun tanrısına meydan okur gibi yan yana dizilmişti.
Her bir geminin güvertesi, kıpır kıpır kaynayan insan seliyle doluydu. Zırhları üzerlerinde ağır birer yük gibi duran, yüzleri tunçtan miğferlerle gizlenmiş binlerce asker, emir bekleyen mermer heykeller gibi sessizce yerlerini almıştı. Ne bir kahkaha ne de bir şikayet sesi duyuluyordu; denizin o hırçın dalgalarının uğultusu ve rüzgârın yelkenleri şişirirken çıkardığı o boğuk inilti dışında bütün dünya susmuştu.
Donanmanın en büyük, en gösterişli amiral gemisinin yüksek kıç güvertesinde, Kroyos duruyordu. Üstünde krallık cübbesi yerine gecenin karanlığını deler gibi parlayan siyah, işlemeli ağır bir zırh vardı. Kolları arkasında bağlı, yüzü rüzgâra dönük bir halde denizin o sonsuzluğuna bakıyordu. Kroyos, ne bir kelime ediyor ne de etrafındaki komutanlara dönüp emir veriyordu; sadece bakışlarıyla o karanlık suları ve ileride onları bekleyen meçhul rotayı delmeye çalışıyordu. Onun bu sarsılmaz, taştan heykeli andıran duruşu, arkasındaki binlerce askere korkuyla karışık tarifsiz bir itaat aşılayordu.
Bu devasa ordunun, o demir zırhlı neferlerin ve karanlık yüzlerin arasında, amiral gemisinin alt ambarına açılan dar merdivenlerin hemen kenarında ise tek başına duran bir adam vardı.
Hürkan...
Üzerindeki ucuz, yıpranmış paralı asker zırhı, Persiya’nın o tuzlu rüzgârında hafifçe sallanıyordu. Yüzü günlerdir uykusuzluğun ve o dinmek bilmeyen içsel azabın etkisiyle sapsarı kesilmişti. Gözleri, denizin o simsiyah, dibi görünmeyen derinliklerine dikilmişti. O gemide kimse onun adını bilmiyor, kimse onun geçmişte bir kale beyi olduğunu, Akdeniz’in o soğuk sularında karısını ve henüz bir yaşındaki ikiz bebeklerini bıraktığını bilmiyordu. O, bu devasa ordunun içinde sadece nefes alan, ruhunu o okyanusa gömmüş bir hayaletten ibaretti. Parmakları, demir küpeşteye sıkıca tutunmuştu; parmak eklemleri soğuktan ve meraktan kireç gibi beyazlamıştı.
Gemilerin sancak direklerinde dalgalanan Persiya sancakları, sert esen rüzgârla birlikte şiddetle çırpınıyordu.
Komutanın verdiği tek bir işaretle, devasa bronz borular aynı anda öttürüldü. Ses, bütün koyu inletti, dağlarda yankılandı ve denizin üzerindeki yüzlerce geminin kadrolu kürekçileri aynı anda suya madeni küreklerini daldırdı. Su fıskiyeleri havaya savrulurken, dev donanma ağır ağır kıyıdan uzaklaşmaya, o bilinmeyene doğru süzülmeye başladı.
Hangi karaya çıkacaklardı? Hangi krallığın kapısına dayanacaklardı? Hedef Malatya mıydı, yoksa batının o zengin ovaları mı?
Henüz kimse bilmiyordu. Ordu sadece gidiyordu. Kroyos’un zihnindeki o karanlık plan, denizin dalgaları arasında gizlenmiş bir sır gibi önlerinde uzanıyordu. Rüzgâr daha da sertleşti, gecenin karanlığı denizin o devasa gövdesini yuttu ve bu muazzam donanma, tarihin akışını değiştirecek o uzun yolculuğa tam anlamıyla yelken açtı.
Kroyos’un liderliğinde karanlık suları yaran o devasa donanma, ufkun en ucuna kadar uzanan uçsuz bucaksız bir çelik ve ahşap kütlesi halinde ilerlerken; amiral gemisinin arka planındaki devasa nakliye gemileri ve kıyıdaki son liman hatları, dünya tarihinin gördüğü en korkunç, en kadim orduların birleştiği o mahşer yerini gözler önüne seriyordu. Bu, sıradan bir krallığın seferi değil; adeta dünyanın dört bir yanından kopup gelmiş bir kıyamet dalgasıydı.
Gemilerin en alt ambarlarında, gün ışığının asla ulaşmadığı, meşalelerin solgun ve titrek ışıklarıyla aydınlanan o basık ve rutubetli katlarda, devasa kütleler halinde sallanan devasa filler duruyordu. Hindistan’ın o kızgın ormanlarından getirilmiş, üzerlerine demir zırhlar giydirilmiş dağ gibi hint filleri, geminin tahta iskeletini her hareketlerinde gıcırdatıyordu. Hayvanlar, denizin o sarsıntılı dalgaları arasında huzursuzca soluyor, hortumlarıyla demir bağları yokluyorlardı.
Ambarların en karanlık köşelerinde, bu Hint ordusunun başında duran komutanları Raja Vikram elinde kavisli hançeriyle duruyor, filleri sakinleştirmek için fısıltılar çıkarıyordu. Koyu tenli, altın işlemeli ağır zırhı ve başındaki sarmal sarığıyla Vikram, bu doğu diyarının vahşi gücünü temsil ediyordu.
Fil ambarlarının hemen altındaki, geminin en derin ve en dondurucu sintine katlarında ise insan lügatının tarif edemediği varlıklar yatıyordu.
Ölümsüzler...
Onların tenleri, ne güneş görmüş bir insanın rengine benziyor ne de yaşayan bir canlının sıcaklığını taşıyordu; yüzleri ölümün o soluk, küfümsü yeşil tonundaydı. Göz çukurları karanlığa gömülmüş, üzerlerindeki kemiksi zırhlar tenleriyle bütünleşmiş gibi duruyordu. Bu korkunç lejyonun başında, Ölümsüzlerin lideri Malakor duruyordu. Malakor’un yüzü tamamen o hastalıklı yeşil tonda parlıyor, yere kadar sarkan simsiyah, yabani ve uzun saçları omuzlarını örtüyordu. Elinde tuttuğu, kadim büyü yazıtlarıyla kazınmış kemikten asa, odanın havasını donduruyordu. Malakor, hiç gözlerini kırpmadan karanlığa bakıyor, yanındaki Ölümsüzler ise ne bir nefes alıyor ne de en ufak bir ses çıkarıyordu; onlar sanki ölümün kendisiydi.
Gemilerin en uç taraflarındaki gölge decklerinde ise Kroyos’un en korkunç suikast birimi, Pençeliler yer alıyordu.
Pençeliler; ir yarı, devasa gövdeleriyle normal insanlardan farklıydılar. Tenleri kireç gibi solgun, gözleri ise karanlıkta kedi gibi parlayan neon yeşili tonundaydı. Ellerinde, parmak uçlarına kadar uzanan, çelikten dövülmüş, kan sızdıran uzun ve eğri metal pençeler takılıydı. Bu yaratıklar, geminin trabzanlarına çömelmiş, avını bekleyen aç kurtlar gibi sessizce sallanıyorlardı.
Donanmanın diğer devasa kollarında ise dünyanın kadim medeniyetleri boy gösteriyordu.
Geniş kalkanları ve mızraklarıyla Medler, zengin işlemeli zırhları ve altın hırslarıyla Lidyalılar, hafif zırhları ve keskin kılıçlarıyla Akdeniz’in dalgalarına meydan okuyan İyonya Yunanları ve Nil’in o gizemli kokusunu taşıyan, yüzleri keten maskeli Mısırlı muhafızlar... Her bir kavim, kendi sancakları altında, Kroyos’un o sessiz ve buyurgan iradesine boyun eğmiş bir şekilde bu mahşer gemilerinde yerini almıştı.
Hiç kimse konuşmuyordu. Ne bir emir sesi ne bir kılıç şakırtısı... Sadece dalgaların gemi gövdelerine vuruşu ve rüzgârın o uğursuz ıslığı vardı. Dünyanın kaderini değiştirecek o devasa ordu, henüz adını kimsenin bilmediği o hedefe doğru, gecenin ve okyanusun derinliklerinde sessizce akıp gidiyordu.
