5. bölüm · Kül Ve Saltanat
4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE
Kızıl Hisar’ın avlusunda sabahın ilk ışıkları, surların soğuk taşlarına çarpıp dağılıyordu. Avlunun ortasında, Sultan Ahmet, elinde asasıyla gölge bir köşede oturmuş, gözlerini avlunun merkezindeki iki figüre dikmişti. Bugün, sarayda eğitim günüydü. Ancak bu eğitim, bugüne kadar görülmüş olanlardan çok daha farklıydı.
Sultan Ahmet’in yanında, Ankara ordusunun en tecrübeli, en ketum komutanlarından biri olan Hürkan duruyordu. Yeşil gözleri, bir şahinin avını süzüşü gibi Cereni takip ediyordu. Hürkan, gereksiz kelimelerle vakit harcamayan, kılıcının diliyle konuşan bir adamdı.
Sultan Ahmet, Hürkan’a döndü, sesi bir komut değil, bir baba vasiyeti gibiydi.
Sultan Ahmet: "Hürkan, kızım kılıcı sadece bir süs sanmasın. Ona iyice öğret. Öyle bir talim olsun ki, eline demiri aldığında sadece bir silaha değil, bir devlete hükmettiğini bilsin. Kılıcını her havaya kaldırdığında, vurduğu darbe sadece karşısındakini değil, yerin yedi kat altını bile sarsmalı. Sert olsun, taviz vermesin."
Hürkan, başını hafifçe eğdi. "Baş üstüne Sultanım."
Hürkan, yanındaki bir hizmetçinin tuttuğu tahta kılıçlardan birini aldı ve Ceren’e doğru fırlattı. Ceren, havada süzülen tahtayı havada yakaladı, ama elindeki hafifliğe bakıp yüzünü ekşitti.
Ceren: "Bu... bu kılıç değil ki Hürkan Bey. Bu sadece bir ağaç parçası. Demir kılıcımın ağırlığına alışkınım ben, bu oyuncakla nasıl talim yapayım?"
Sultan Ahmet, oturduğu yerden doğruldu, sesi avluda yankılandı: "Kızım, senin o demir dediğin kılıç, sadece kolunun gücüyle değil, yüreğinin kararlılığıyla hareket eder. Hemen demire el süren, çeliğin ruhunu anlayamaz. Her şeye en baştan, topraktan ve ağaçtan başlayacaksın. Eğer bu tahta parçasıyla o kalkanı titretmeyi beceremezsen, demiri eline aldığında kılıcın sadece kendi ağırlığı altında ezilirsin."
Ceren, babasının sözlerinin ağırlığını hissederek tahta kılıcı kavradı. Karşısında Hürkan, ne bir gülümseme ne de bir jestle duruyordu. Hürkan kendi tahta kılıcını eline aldı, pozisyonunu aldı.
Hürkan: "Gözlerini kılıca değil, benim ayaklarıma bak. İlk kural: Eğer ayakların sağlam basmıyorsa, elindeki en keskin kılıç bile bir sopadan farksızdır. Saldır."
Ceren, ilk hamlesini yaptı. Kılıcını tepeden aşağı savurdu. Hürkan, sanki bir rüzgarın gelişini sezmiş gibi yana kaydı ve Ceren’in boşluğa düşmesini izledi. Hürkan’ın kılıcı, Ceren’in omzuna hafifçe değdi.
Hürkan: "Duygusuz. Sadece kılıcı sallıyorsun, niyetini değil. Tekrar."
Ceren nefes alıp tekrar yüklendi. Bu kez daha seri, daha karmaşık hamleler deniyordu. Bir saldırı, ardından hemen bir blok, tekrar saldırı... Hürkan, Ceren’in her hareketini bir duvar gibi karşılıyordu. Her çarpışmada çıkan o "tık" sesi, avlunun sessizliğini bozuyordu. Ceren terlemeye başlamıştı, göğsü hızla inip çıkıyordu ama gözlerindeki inat, babasını bile şaşırtacak cinstendi.
Ceren, Hürkan’ın sol omzuna doğru bir hamle yaptı, Hürkan blokladı. Hemen ardından alttan bir süpürme hareketi denedi, Hürkan havaya sıçrayarak kurtuldu.
Hürkan: "Kuvveti bileğinden değil, kalçandan al. Omuzların gevşek. Eğer kılıcını öyle tutarsan, ilk gerçek dövüşte o kılıç elinden değil, hayatın elinden uçar gider."
Ceren hırsla bağırdı ve en güvendiği hamlesini yaptı; tüm ağırlığını ön ayağına verip kılıcı savurdu. Hürkan, bu kez savunma yapmadı. Adeta bir gölge gibi Ceren’in içine girdi, Ceren’in kolunun altındaki boşluğu yakaladı. Hürkan’ın tahta kılıcı, bir şimşek hızıyla Ceren’in bileğine çarptı.
Ceren’in parmakları sızladı, tahta kılıç avlunun taşlarına düşerek uzak bir köşeye yuvarlandı. Avlu bir anda sessizliğe büründü.
Ceren nefes nefese kalmıştı, avuç içleri sızlıyordu. Hürkan, kılıcını indirip Cerene baktı. Ne bir aşağılama ne de bir övgü vardı yüzünde.
Hürkan: "Kılıcını düşürdün. Savaş meydanında bu, nefes almayı bırakmak demektir. Bir daha."
Sultan Ahmet, belli belirsiz gülümsedi. Kızı, düşmüş olabilir ama yerden kalkarken gözlerinde o eski ateşi taşımaya devam ediyordu.
Sultan Ahmet: "Devam et Hürkan. Bugün o tahta, çelikten daha ağır gelene kadar talim bitmeyecek."
Ceren, yerden tahta kılıcını aldı. Elleri titriyordu ama bu kez duruşu daha sağlamdı. Hürkan, tekrar hazır pozisyona geçti. Oyun yeni başlıyordu.
Sarayın yüksek balkonlarından birinde, avludaki eğitim sahasını gören iki çift göz vardı. Cemal, ellerini taş korkuluklara öyle sert bastırmıştı ki boğumları bembeyaz kesilmişti. Yanında, gölgesi gibi ayrılmayan Hamit ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde o meşum, hafif alaycı ifadeyle aşağıyı izliyordu.
Aşağıda, Hürkan’ın disiplinli komutları ve Ceren’in inatçı soluk alışverişleri yankılanıyordu. Sultan Ahmet, bir aslanın yavrularını izlediği o ağırbaşlılıkla, kızı kılıcını her yere çarptığında gururla gülümsüyordu.
Cemal, dişlerinin arasından tıslayarak konuştu:
Cemal: "Görüyor musun Hamit? Şuna bak... Yıllarca o avluda ter döktüm, kan kustum, kılıç darbeleriyle vücudumun her yeri morardı. Babam bir kez olsun o tahtından inip yanıma gelmedi, 'iyi vurdun' demedi. Ama kız kardeşimin her başarısız hamlesinde, o avlunun taşlarına bizzat inip ders veriyor. Sanki avluda bir prenses değil, bir veliaht yetişiyor."
Hamit, gözlerini aşağıdan ayırmadan, sesini bir zehir gibi fısıltıyla karışık çıkardı:
Hamit: "Gözleriniz sizi yanıltmıyor Şehzadem. Sultan Ahmet’in bakışlarında bir baba şefkatinden fazlası var. O aşağıda sadece bir kız çocuğunu değil, kendi otoritesini devretmeyi planladığı yeni bir kalkanı eğitiyor. Arslan sınırda sizin yerinizi alırken, Ceren de sarayda tahtın üzerine gölge düşürüyor. Eğer dikkat etmezseniz, çok yakında tahtın varisi değil, sadece 'abisi' olarak anılacaksınız."
Cemal, korkuluklara biraz daha eğildi. Ceren, Hürkan’ın darbesiyle kılıcını düşürdüğünde, babasının oturduğu yerden ayağa kalkıp ona cesaret verici bir işaret yaptığını gördü. Cemal’in kalbi, bir körüğün harladığı ateş gibi öfkeyle doldu.
Cemal: "Eğer... eğer aklındaki oysa, babamın aklını kaçırdığını bilirim. Bir kadın, hele ki Ceren, bu devletin başına geçemez. Kızıl Hisar’ın surları, bir kadının naifliğiyle değil, bir erkeğin çeliğiyle korunur. Buna izin vermem. Eğer babam kendi elleriyle o tahtı ona sunmaya çalışıyorsa, ben o ellerin arasından o tacı çekip alırım."
Hamit, Cemal’in omzuna hafifçe dokundu. Dokunuşu, sanki bir yılanın derisine değmek gibi soğuk ve ürperticiydi.
Hamit: "Şehzadem, taht sizin hakkınızdır. Kan, kanla yıkanır ama doğru zamanda dökülürse iktidar getirir. Siz, babanızın sizi görmezden gelmesini bir 'haksızlık' olarak görüyorsunuz. Ama bu aslında bir fırsat. O, Ceren'e güç verirken size kendi düşmanınızı gösteriyor. Siz onun gözünde bir 'evlat' değil, 'gölge'siniz. Gölgeler ise ışık yükseldiğinde kaybolur."
Cemal başını hızla Hamit'e çevirdi. "Ne demek istiyorsun? Açık konuş!"
Hamit: "Diyorum ki; Sultan Ahmet, imparatorluğun yarınlarını bir kadının inatçı ellerine bırakmaya hazır. Sizin yapmanız gereken, o ellerin o kılıcı tutamayacak kadar titrediğini ona bizzat göstermek. Hürkan, aşağıda sadece kılıç sallamıyor, o kızı geleceğin Sultanı olmaya hazırlıyor. Siz ise yukarıda, bu hazırlığı izlemekle yetiniyorsunuz."
Cemal, balkonun karanlığına doğru geri adım attı. Gözlerinde, aşağıda kılıcını yerden almaya çalışan kız kardeşine karşı bir nefret değil, tahtı için beslediği o soğuk kararlılık vardı.
Cemal: "Ceren... kız kardeşimdir, severim. Ama tahtın üzerinde oturan bir kadının kardeşliğine ihtiyacım yok. Babamın gözündeki o 'özel' evlat olma hayali, benim gerçeğim olacak. Eğer Ceren o kılıcı tutmakta ısrar ederse, o kılıcı tuttuğu parmakların birer birer kırıldığını görecek. Saraydaki bu oyun, artık benim kurallarımla başlayacak."
Hamit, yüzünde o karanlık gülümsemeyle Cemal’in önünde hafifçe eğildi. "Kurallar sizin, zafer ise artık sadece bir karar uzağınızda."
İkisi de balkondan ayrılıp sarayın derinliklerine, karanlık koridorlara doğru yürümeye başladılar. Avludaki talim, bir eğitim olmaktan çıkmış; sarayın kaderini belirleyecek olan bir iç savaşın ilk kıvılcımına dönüşmüştü.
