86. bölüm · Kül Ve Saltanat
85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi
Kudüs sarayının yüksek tavanlı, ağır mermer işlemeli koridorları, gece yarısının o derin ve boğucu sessizliğine teslim olmuştu. Pencerelerden içeri sızan ay ışığı, uzun ve buzlu koridorların taş zemininde solgun çizgiler oluşturuyordu. Sarayın devasa salonlarında gün boyunca yankılanan o kibirli adımlar, emirler ve kılıç şakırtıları yerini tamamen kulak çınlatan bir ıssızlığa bırakmıştı.
Büyük yatak odasının kadife perdelerle örtülü geniş yatağında yatan Kraliçe Mara, aniden huzursuz bir nefesle gözlerini araladı. Alnında biriken soğuk terler, şakaklarından süzülerek yastığa karışıyordu. Zihninde hâlâ çölün ortasındaki o hezimetin, General Davut’un başsız cesedinin ve Arslan’ın adının yarattığı o öfke dalgaları çarpışıyordu. Uykusu kaçmıştı; içindeki o sönmeyen hırs ve huzursuzluk, yatağında daha fazla uzanmasına izin vermiyordu.
Mara, ağır kadife örtüleri üzerindekinden kurtararak yavaşça doğruldu. Üzerindeki ince, gümüş işlemeli geceliği rüzgârda dalgalanan bir bayrak gibi savrulurken, çıplak ayakları sarayın soğuk mermer zeminine bastı. Derin bir nefes alarak odanın balkona açılan yüksek kapısına doğru yöneldi. Kapıyı itip dışarı çıkarken, Kudüs’ün gece ayazı yüzüne bir bıçak gibi çarptı. Şehir uykudaydı, lakin Mara’nın zihnindeki savaş bir an bile durmuyordu.
Bir süre taştan korkuluklara tutunarak dışarıdaki sessiz sokakları ve karanlığa gömülmüş surları izledi. İçindeki o sebepsiz daralma, göğsüne oturan o ağır yük giderek artıyordu.
Üşüyen omuzlarını ovuşturarak yeniden loş odaya geri döndü. Gecenin bu saatinde sarayda ondan başka kimse uyumuyor gibi görünüyordu; lakin taş duvarların ardında, uzun koridorların en karanlık köşelerinde nefes alan başka iradeler de vardı. Sarayın mutfaklarından başlayarak bu odaya kadar uzanan, Mara’nın o tahttaki mutlak hükmünden bıkmış, onun hırsları uğruna dökülen kandan ve ezilen halktan kurtulmak isteyen saray mensuplarının, hizmetkarların ve muhafızların sessiz elleri bu gece devredeydi. Kraliçe’nin tahtı kadar, kendi elleri de bu sarayın derinliklerinde tükenmişti ve bazı sırlar, en tatlı kadehlerde saklanırdı.
Odanın köşesindeki işlemeli ahşap masanın üzerinde, gümüş bir sürahi ve henüz yeni doldurulmuş koyu kırmızı bir şarap kadehi duruyordu. Kadehin üzerindeki o hafif buğu, şarabın serinliğini ve tazeliğini ele veriyordu. Hizmetkarların her zamanki titizliğiyle o masaya bırakılan bu ikram, bu gece Kraliçe için hazırlanan son kaderin mühürlü adresiydi.
Mara, masaya doğru yaklaştı. Parmakları gümüş kadehin sapına uzandı; kadehi kavradığında metalin o buz gibi serinliği tenine dokundu. İçindeki o kuruyan boğazı ve yanan genzini ıslatmak için kadehi dudaklarına götürdü.
Gözlerini kapatarak o koyu kırmızı sıvıyı yavaş yavaş yudumladı. Şarap, ilk başta her zamanki o ağır ve zengin meyve aromasıyla başladı; lakin boğazından aşağı kaydığı an, içerideki o görünmez ve sinsi tat yüzünü buruşturmasına neden olan keskin bir acıya dönüştü.
Mara, gözlerini açtı ve kadehi masaya sertçe bırakmak istedi; lakin parmaklarındaki o ani derman kesilmesi, gümüş kadehin taştan masaya devrilip boğuk bir sesle yere düşmesine yol açtı. Kalan koyu kırmızı sıvılar mermer zemine doğru sessizce yayıldı.
Nefesi kesildi. Boğazında tonlarca ağırlığında demirden bir kütle oturmuş gibi soluk alamaz hale geldi. Elleriyle boğazını sıkarak geriye doğru bir adım attı, lakin dizlerinin bağı çözüldü. Yüzündeki o kibirli, acımasız ifade aniden yerini korku dolu bir şaşkınlığa bıraktı.
"Bu... Bu da ne..." diye fısıldamak istedi dudaklarından; lakin ses çıkmadı, sadece boğuk bir hırıltı dökülebildi ağzından.
Zehir, saniyeler içinde bütün damarlarına yayılıyor, kalbinin o hızlı atışlarını acımasızca yavaşlatıyordu. Mara, duvara tutunarak ayakta kalmaya çalıştı, lakin başaramadı. Yavaşça, o gösterişli sarayın mermer zeminine doğru dizlerinin üstüne çöktü. Gözleri ardına kadar açılmış, odanın tavanındaki işlemeli süslemelere bakıyordu.
Sarayın koridorlarında o gece ne bir çığlık duyuldu ne de bir adım sesi yükseldi. Sadece dışarıdan esen rüzgârın pencereleri hafifçe tıkırdatan sesi vardı. Kraliçe Mara, binlerce insanın hayatıyla oynadığı, tahtı uğruna ovada kan akıttığı o sarayın soğuk zemininde, kendi elleriyle içtiği o zehirli kadehin kurbanı olarak hareketsiz kaldı. Kudüs’ün üzerinde devirlik bir devir kapanırken, sarayın karanlık odalarında bu ölümün sessiz ve haklı bir huzuru dolaşmaya başladı.
Gece boyunca Kudüs sarayının mermer koridorlarında sessizce hüküm süren o zehirli ölüm, güneşin ilk ışıkları Kudüs surlarını aydınlatmaya başladığında, aslında bütün bölgenin kaderini değiştiren bir dönüm noktasına dönüşmüştü. Kraliçe Mara'nın taht odasında cansız bir şekilde yığılı kalışı, sarayın içindeki o korku imparatorluğunu bir anda çökertmişti.
Çölün öbür ucunda, Arap ordusunun kampında ise hava bambaşkaydı. Şafak vakti, bozkırın o uçsuz bucaksız ufuk çizgisini altın sarısı bir renge boyarken, Yahudi birliklerinin mevzilerinde garip bir hareketlilik başlamıştı. Gece gelen haber, saraydaki o sarsılmaz otoritenin yok oluşu, komuta kademesindeki o buz gibi havayı bir anda dağıtmıştı. Artık ne bir emir veren vardı ne de o uğursuz hırsın peşinden sürükleyecek bir lider.
Yahudi askerleri, güneş yükseldikçe ağır ve düzensiz adımlarla çadırlarını toplamaya, o devasa kuşatma düzenlerini bozmaya başladılar. Dün gece birbirini boğazlayan o iki ordu, şimdi bir sessizlik anlaşması yapmış gibi geri çekilme vaktini bekliyordu. Yahudi birliklerinin o uzun, yorgun ve yenilmiş siluetleri, ufuk çizgisinin ötesindeki toz bulutuna doğru yavaşça akmaya başladı. Çöl, artık onların hırsını değil, sadece terk edişlerini izliyordu.
Arap ordusunun saflarında ise bir anda büyük bir uğultu yükseldi. Bu, bir zafer çığlığı olmaktan ziyade, aylardır omuzlarında taşıdıkları o ağır savaş yükünün yere düşüşünün çıkardığı bir ferahlama sesiydi. Askerler kılıçlarını kınlarına soktu, mızraklarını yere bıraktı ve birbirlerine bakıp sadece gülümsediler. Kimi başını kaldırıp gökyüzüne şükrediyor, kimi ise toprağa oturup derin bir nefes alıyordu.
Umut, ocağın başında Herna ile yaptığı o acı dolu konuşmanın ardından, güneşin doğuşunu izlemek üzere tepedeki küçük bir tümseğe çıkmıştı. Demir maskesi olmayan yüzünde, yaşanmışlığın getirdiği o yorgunluk ama bir o kadar da büyük bir dinginlik vardı. Gözlerini ufka dikmiş, geri çekilen Yahudi ordusunun tozlu izlerini takip ediyordu. O toz bulutu, beraberinde bütün acıları, kardeş kanlarını ve Arslan’ın o sarsıcı veda sahnesini de götürüyordu.
"Gidiyorlar..." diye mırıldandı Umut, kendi kendine.
Sesi, sabahın o serin havasında kaybolup gitti. Arkasında, ovayı dolduran binlerce Arap savaşçısının zafer sevinci yavaş yavaş yükseliyordu. Kimisi birbirine sarılıyor, kimisi yerden avuç avuç kum alıp havaya fırlatıyor, bazıları ise çoktan ailelerine dönmenin hayaliyle atlarını eyerlemeye başlamıştı. Savaşın o keskin demir kokusu, yerini yavaş yavaş bozkırın kendi doğal kekik ve toprak kokusuna bırakıyordu.
Umut, elini yavaşça kalbine götürdü. Arslan artık yoktu, Hürkan kaçmıştı, Kraliçe Mara o görkemli sarayında sessizliğe gömülmüştü. Ancak artık, bu topraklarda kılıçların değil, sabrın ve barışın zamanı geliyordu. Bu, geçici bir ateşkes değil, bütün o kanlı defterlerin kapandığı, insanın insanla değil, insanın kendi nefsiyle barıştığı bir şafaktı.
Köyün içine doğru indiğinde, meydanda toplanan ihtiyarların ellerini semaya açıp dualar ettiğini gördü. Artık kimse kılıç bileyen, kimse surlara doğru kuşatma merdiveni taşıyan neferler değildi. Herkes, kendi evine, kendi ocağına, yarım kalan hayatına dönmenin telaşındaydı.
Umut, köyün çıkışındaki o büyük eski ağacın altına oturdu. Sırtını ağacın gövdesine dayadı ve gözlerini kapattı. Çevresindeki o sevinç çığlıkları, çocukların gülüşmeleri ve uzaktan gelen at kişnemeleri ona dünyanın ne kadar güzel olabileceğini fısıldıyordu. Artık o kılıçlar kınlarından çıkmayacak, o surlar başka kanlarla boyanmayacaktı.
Güneş, tam tepesine çıktığında, çölün o kızgın kumları üzerindeki bütün savaş izlerini, bir annenin çocuğunu örttüğü gibi yavaş yavaş sildi. Umut, derin bir huzurla iç geçirdi. O gün, o uçsuz bucaksız bozkırda, sadece Yahudiler geri çekilmemiş; savaşın kendisi de bu topraklardan bir daha dönmemek üzere sürgüne gönderilmişti.
Umut, ufka baktı. Gökyüzü uçsuz bucaksız bir mavilikle gülümsüyordu. Artık sadece yaşamaya, iyileşmeye ve bu toprakların üzerine o güzel günleri inşa etmeye vakit vardı.
