86. bölüm · Kül Ve Saltanat

85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı

Kudüs sarayının yüksek tavanlı, ağır mermer işlemeli koridorları, gece yarısının o derin ve boğucu sessizliğine teslim olmuştu. Pencerelerden içeri sızan ay ışığı, uzun ve buzlu koridorların taş zemininde solgun çizgiler oluşturuyordu. Sarayın devasa salonlarında gün boyunca yankılanan o kibirli adımlar, emirler ve kılıç şakırtıları yerini tamamen kulak çınlatan bir ıssızlığa bırakmıştı.

Büyük yatak odasının kadife perdelerle örtülü geniş yatağında yatan Kraliçe Mara, aniden huzursuz bir nefesle gözlerini araladı. Alnında biriken soğuk terler, şakaklarından süzülerek yastığa karışıyordu. Zihninde hâlâ çölün ortasındaki o hezimetin, General Davut’un başsız cesedinin ve Arslan’ın adının yarattığı o öfke dalgaları çarpışıyordu. Uykusu kaçmıştı; içindeki o sönmeyen hırs ve huzursuzluk, yatağında daha fazla uzanmasına izin vermiyordu.

Mara, ağır kadife örtüleri üzerindekinden kurtararak yavaşça doğruldu. Üzerindeki ince, gümüş işlemeli geceliği rüzgârda dalgalanan bir bayrak gibi savrulurken, çıplak ayakları sarayın soğuk mermer zeminine bastı. Derin bir nefes alarak odanın balkona açılan yüksek kapısına doğru yöneldi. Kapıyı itip dışarı çıkarken, Kudüs’ün gece ayazı yüzüne bir bıçak gibi çarptı. Şehir uykudaydı, lakin Mara’nın zihnindeki savaş bir an bile durmuyordu.

Bir süre taştan korkuluklara tutunarak dışarıdaki sessiz sokakları ve karanlığa gömülmüş surları izledi. İçindeki o sebepsiz daralma, göğsüne oturan o ağır yük giderek artıyordu.

Üşüyen omuzlarını ovuşturarak yeniden loş odaya geri döndü. Gecenin bu saatinde sarayda ondan başka kimse uyumuyor gibi görünüyordu; lakin taş duvarların ardında, uzun koridorların en karanlık köşelerinde nefes alan başka iradeler de vardı. Sarayın mutfaklarından başlayarak bu odaya kadar uzanan, Mara’nın o tahttaki mutlak hükmünden bıkmış, onun hırsları uğruna dökülen kandan ve ezilen halktan kurtulmak isteyen saray mensuplarının, hizmetkarların ve muhafızların sessiz elleri bu gece devredeydi. Kraliçe’nin tahtı kadar, kendi elleri de bu sarayın derinliklerinde tükenmişti ve bazı sırlar, en tatlı kadehlerde saklanırdı.

Odanın köşesindeki işlemeli ahşap masanın üzerinde, gümüş bir sürahi ve henüz yeni doldurulmuş koyu kırmızı bir şarap kadehi duruyordu. Kadehin üzerindeki o hafif buğu, şarabın serinliğini ve tazeliğini ele veriyordu. Hizmetkarların her zamanki titizliğiyle o masaya bırakılan bu ikram, bu gece Kraliçe için hazırlanan son kaderin mühürlü adresiydi.

Mara, masaya doğru yaklaştı. Parmakları gümüş kadehin sapına uzandı; kadehi kavradığında metalin o buz gibi serinliği tenine dokundu. İçindeki o kuruyan boğazı ve yanan genzini ıslatmak için kadehi dudaklarına götürdü.

Gözlerini kapatarak o koyu kırmızı sıvıyı yavaş yavaş yudumladı. Şarap, ilk başta her zamanki o ağır ve zengin meyve aromasıyla başladı; lakin boğazından aşağı kaydığı an, içerideki o görünmez ve sinsi tat yüzünü buruşturmasına neden olan keskin bir acıya dönüştü.

Mara, gözlerini açtı ve kadehi masaya sertçe bırakmak istedi; lakin parmaklarındaki o ani derman kesilmesi, gümüş kadehin taştan masaya devrilip boğuk bir sesle yere düşmesine yol açtı. Kalan koyu kırmızı sıvılar mermer zemine doğru sessizce yayıldı.

Nefesi kesildi. Boğazında tonlarca ağırlığında demirden bir kütle oturmuş gibi soluk alamaz hale geldi. Elleriyle boğazını sıkarak geriye doğru bir adım attı, lakin dizlerinin bağı çözüldü. Yüzündeki o kibirli, acımasız ifade aniden yerini korku dolu bir şaşkınlığa bıraktı.

"Bu... Bu da ne..." diye fısıldamak istedi dudaklarından; lakin ses çıkmadı, sadece boğuk bir hırıltı dökülebildi ağzından.

Zehir, saniyeler içinde bütün damarlarına yayılıyor, kalbinin o hızlı atışlarını acımasızca yavaşlatıyordu. Mara, duvara tutunarak ayakta kalmaya çalıştı, lakin başaramadı. Yavaşça, o gösterişli sarayın mermer zeminine doğru dizlerinin üstüne çöktü. Gözleri ardına kadar açılmış, odanın tavanındaki işlemeli süslemelere bakıyordu.

Sarayın koridorlarında o gece ne bir çığlık duyuldu ne de bir adım sesi yükseldi. Sadece dışarıdan esen rüzgârın pencereleri hafifçe tıkırdatan sesi vardı. Kraliçe Mara, binlerce insanın hayatıyla oynadığı, tahtı uğruna ovada kan akıttığı o sarayın soğuk zemininde, kendi elleriyle içtiği o zehirli kadehin kurbanı olarak hareketsiz kaldı. Kudüs’ün üzerinde devirlik bir devir kapanırken, sarayın karanlık odalarında bu ölümün sessiz ve haklı bir huzuru dolaşmaya başladı.

Gece boyunca Kudüs sarayının mermer koridorlarında sessizce hüküm süren o zehirli ölüm, güneşin ilk ışıkları Kudüs surlarını aydınlatmaya başladığında, aslında bütün bölgenin kaderini değiştiren bir dönüm noktasına dönüşmüştü. Kraliçe Mara'nın taht odasında cansız bir şekilde yığılı kalışı, sarayın içindeki o korku imparatorluğunu bir anda çökertmişti.

Çölün öbür ucunda, Arap ordusunun kampında ise hava bambaşkaydı. Şafak vakti, bozkırın o uçsuz bucaksız ufuk çizgisini altın sarısı bir renge boyarken, Yahudi birliklerinin mevzilerinde garip bir hareketlilik başlamıştı. Gece gelen haber, saraydaki o sarsılmaz otoritenin yok oluşu, komuta kademesindeki o buz gibi havayı bir anda dağıtmıştı. Artık ne bir emir veren vardı ne de o uğursuz hırsın peşinden sürükleyecek bir lider.

Yahudi askerleri, güneş yükseldikçe ağır ve düzensiz adımlarla çadırlarını toplamaya, o devasa kuşatma düzenlerini bozmaya başladılar. Dün gece birbirini boğazlayan o iki ordu, şimdi bir sessizlik anlaşması yapmış gibi geri çekilme vaktini bekliyordu. Yahudi birliklerinin o uzun, yorgun ve yenilmiş siluetleri, ufuk çizgisinin ötesindeki toz bulutuna doğru yavaşça akmaya başladı. Çöl, artık onların hırsını değil, sadece terk edişlerini izliyordu.

Arap ordusunun saflarında ise bir anda büyük bir uğultu yükseldi. Bu, bir zafer çığlığı olmaktan ziyade, aylardır omuzlarında taşıdıkları o ağır savaş yükünün yere düşüşünün çıkardığı bir ferahlama sesiydi. Askerler kılıçlarını kınlarına soktu, mızraklarını yere bıraktı ve birbirlerine bakıp sadece gülümsediler. Kimi başını kaldırıp gökyüzüne şükrediyor, kimi ise toprağa oturup derin bir nefes alıyordu.

Umut, ocağın başında Herna ile yaptığı o acı dolu konuşmanın ardından, güneşin doğuşunu izlemek üzere tepedeki küçük bir tümseğe çıkmıştı. Demir maskesi olmayan yüzünde, yaşanmışlığın getirdiği o yorgunluk ama bir o kadar da büyük bir dinginlik vardı. Gözlerini ufka dikmiş, geri çekilen Yahudi ordusunun tozlu izlerini takip ediyordu. O toz bulutu, beraberinde bütün acıları, kardeş kanlarını ve Arslan’ın o sarsıcı veda sahnesini de götürüyordu.

"Gidiyorlar..." diye mırıldandı Umut, kendi kendine.

Sesi, sabahın o serin havasında kaybolup gitti. Arkasında, ovayı dolduran binlerce Arap savaşçısının zafer sevinci yavaş yavaş yükseliyordu. Kimisi birbirine sarılıyor, kimisi yerden avuç avuç kum alıp havaya fırlatıyor, bazıları ise çoktan ailelerine dönmenin hayaliyle atlarını eyerlemeye başlamıştı. Savaşın o keskin demir kokusu, yerini yavaş yavaş bozkırın kendi doğal kekik ve toprak kokusuna bırakıyordu.

Umut, elini yavaşça kalbine götürdü. Arslan artık yoktu, Hürkan kaçmıştı, Kraliçe Mara o görkemli sarayında sessizliğe gömülmüştü. Ancak artık, bu topraklarda kılıçların değil, sabrın ve barışın zamanı geliyordu. Bu, geçici bir ateşkes değil, bütün o kanlı defterlerin kapandığı, insanın insanla değil, insanın kendi nefsiyle barıştığı bir şafaktı.

Köyün içine doğru indiğinde, meydanda toplanan ihtiyarların ellerini semaya açıp dualar ettiğini gördü. Artık kimse kılıç bileyen, kimse surlara doğru kuşatma merdiveni taşıyan neferler değildi. Herkes, kendi evine, kendi ocağına, yarım kalan hayatına dönmenin telaşındaydı.

Umut, köyün çıkışındaki o büyük eski ağacın altına oturdu. Sırtını ağacın gövdesine dayadı ve gözlerini kapattı. Çevresindeki o sevinç çığlıkları, çocukların gülüşmeleri ve uzaktan gelen at kişnemeleri ona dünyanın ne kadar güzel olabileceğini fısıldıyordu. Artık o kılıçlar kınlarından çıkmayacak, o surlar başka kanlarla boyanmayacaktı.

Güneş, tam tepesine çıktığında, çölün o kızgın kumları üzerindeki bütün savaş izlerini, bir annenin çocuğunu örttüğü gibi yavaş yavaş sildi. Umut, derin bir huzurla iç geçirdi. O gün, o uçsuz bucaksız bozkırda, sadece Yahudiler geri çekilmemiş; savaşın kendisi de bu topraklardan bir daha dönmemek üzere sürgüne gönderilmişti.

Umut, ufka baktı. Gökyüzü uçsuz bucaksız bir mavilikle gülümsüyordu. Artık sadece yaşamaya, iyileşmeye ve bu toprakların üzerine o güzel günleri inşa etmeye vakit vardı.