58. bölüm · Kül Ve Saltanat
57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu
Anadolu Kalesi’nin o karanlık ve tekinsiz dehlizlerinden uzaklarda, bozkırın ortasında rüzgârın uğultuyla estiği ıssız bir mağaranın içi, Gölge Tarikatı’nın kanlı hesaplaşma merkezine dönmüştü. Surlarda devasa bir ziyafet kurulup zaferler kutlanırken, bu mağaranın içinde ise ölümün soğuk nefesi dolaşıyordu.
Gülsüm, Mirkan ve aralarındaMaskeli Korkut’u o vahşi pusuyla haklasa da bir türlü akıllardan çıkmayan o ezici yenilginin intikamını alacak olan en mahir suikastçılar, yerdeki meşale ışığının etrafına halka şeklinde oturmuşlardı. Gözlerinde sadece karanlık bir öfke değil, aynı zamanda tarikatın onurunu kurtarmak için bilenmiş kusursuz bir hırs vardı. Hedefleri açıktı: Anadolu’ya dönmeden önce, o maskeli korkutu ve beraberindeki beyaz suikastçıları, yani Tufan’ı ve adamlarını bulup bizzat cehenneme göndermek.
Günlerce süren iz sürmenin ardından, Tufan ve adamlarının bozkırda terk edilmiş eski bir kervansarayı kendine karargâh yaptığı öğrenilmişti. Gülsüm, Mirkan ve seçkin suikastçı timi gece yarısının o en kör saatinde kervansarayın etrafını sardılar. Henüz saldırmamışlardı; çünkü bu sıradan bir baskın değil, Tufan’ın gururunu ayaklar altına alacak sinsi bir infaz planıydı.
Mağaranın ya da kervansarayın o loş odasında, taştan masanın başında toplanan suikastçılar arasında planın detayları fısıltıyla ama büyük bir soğukkanlılıkla konuşuluyordu.
Mirkan, parmağıyla masanın üzerine çizilen kervansarayın planı üzerinde gezdirirken, sesindeki o zehirli hırsla konuştu:
"O Tufan denen köpek, Maskeli Korkut’u arkadan vurup o kervansarayda hatırı sayılır bir üstünlük kurduğunu zannediyor," dedi Mirkan, dişlerinin arasından tıslayarak. "Kendi adamlarıyla, o beyaz suikastçılarla birlikte şimdi içeride sefa sürüyorlar. Lakin bilmiyorlar ki o taş duvarlar onların mezarı olacak. Doğrudan kapıdan girip kılıç sallamayacağız; çünkü o korkaklar bu tarikatın kime bulaştığını ölmeden önce anlamalı."
Gülsüm, kollarını cüppesinin içinde kavuşturmuş, karanlıkta parlayan o buz gibi gözleriyle Mirkan’ı dinliyordu. Başını yavaşça sallayarak planın o en can alıcı detayını ortaya koydu:
"Doğru söylersin Mirkan, kapıları kırıp içeri dalmak aptallık olur," dedi Gülsüm, sesi odadaki herkesin kanını donduracak kadar sakindi. "Tufan ve o beyaz suikastçıları, kendi kollarımızla kurduğumuz o sessiz kapanın içine çekeceğiz. Önce dışarıdaki nöbetçileri tek bir ses bile çıkartmadan avlayacağız. Sonra kervansarayın o ana salonuna sızıp bacalardan ve havalandırma deliklerinden içeriye sinsi bir gaz bırakacağız. Onlar uyku ile uyanıklık arasında neye uğradıklarını şaşırdıklarında, kapıları içeriden kilitleyeceğiz."
Suikastçılardan biri, yüzündeki o vahşi tebessümle öne doğru eğildi ve sordu:
"Peki Tufan’ın o son nefesini nasıl verecek, Gülsüm? Onu doğrudan bıçakla mı haklayacağız?"
Gülsüm’ün dudaklarında kıvrılan o karanlık tebessüm, odadaki meşale ışığıyla daha da belirginleşti.
"Hayır, o kadar kolay kurtulamayacak," diye devam etti Gülsüm. "Tufan, Maskeli Korkut’un canını nasıl aldıysa, biz de onun cezasını kendi elleriyle örteceğiz. İçeri girdiğimizde adamlarının boğazını birer birer kesip onları Tufan’ın gözleri önünde yere sereceğiz. Tufan ise hareket edemez bir halde, o zehirli hançerin etkisiyle yere çivilenmiş olarak kalacak. Sonunda yanına ben gideceğim; Korkut’un kanının yerde kalmadığını kulağına fısıldarken, o keskin hançeri yavaş yavaş kalbine saplayıp ruhunu cehenneme postalayacağım."
Plan kusursuzdu; ne bir eksik ne de bir fazlalık vardı. Kervansarayın dışındaki rüzgâr uğultusunu sürdürürken, Gülsüm’ün verdiği "Hadi, vakit tamamdır" işaretiyle birlikte gölgeler hareketlendi.
Sessiz adımlarla kervansarayın yüksek duvarlarına tırmanan suikastçılar, birer karabasan gibi içeri süzüldüler. Nöbetçiler arkalarından gelen o buz gibi çeliğin boğazlarına dayanmasıyla birlikte daha ses bile çıkaramadan yere yığıldılar. Beyaz suikastçılar uykunun ve zafer sarhoşluğunun en tatlı yerindeyken, ölüm çoktan bacalardan içeri süzülmeye başlamıştı.
Tufan, odanın ortasında yaktıkları ateşin önünde hafifçe doğrulur gibi oldu lakin kollarında ve bacaklarında hissettiği o garip uyuşukluğu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. Gözlerini açmaya çalıştı ama etraftaki o siyah cüppeli gölgelerin üzerine doğru yaklaştığını gördü.
Gölge Tarikatı’nın intikamı, bozkırın bu ıssız köşesinde, tek bir çığlık bile duyulmadan, kanlı ve acımasız bir şekilde gerçeğe dönüşüyordu. Tufan, o soğuk demirin göğsüne saplandığı an, ihanetin bedelini en ağır şekilde ödediğini anladı lakin artık çok geçtilti; çünkü gölgeler bir kez daha kazanmıştı.
