50. bölüm · Kül Ve Saltanat
49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar
Anadolu Kalesi’nin devasa ana demir kapıları gıcırtıyla iki yana açıldığında, dışarıdaki tozlu yoldan içeriye giren ordunun üzerinde günlerce süren o kanlı ve yorucu savaşın izleri ağır bir külçe gibi duruyordu. Surlarından zafer bayraklarının sarkıtıldığı kale, dışarıdan bakıldığında neşeli bir şölen havasındaydı; lakin kapıdan içeri girenlerin yüzlerindeki o yorgun çizgiler, zaferin ne kadar pahalıya mal olduğunu açıkça fısıldıyordu.
Önde, tozdan ve kurumuş kandan rengi solmuş zırhıyla atını süren Arslan vardı. Yanında ise, günlerdir o orman cehenneminde, sisin ve yaratıkların arasında omuz omuza dövüşen Ceren yer alıyordu. Ceren’in yüzündeki demir maske o çatışmada çoktan düşmüş, yerini rüzgârdan dağılmış saçlara ve yorgun ama mağrur bir yüz ifadesine bırakmıştı.
Kalenin avlusunda, ordunun dönüşünü bekleyen Sultan Cemal, maiyeti ve vezirleriyle birlikte merdivenlerin başında duruyordu. Gözleri gelen birliklerin üzerinde gezinirken, birden en önde, Arslan’ın hemen yanında duran o tanıdık silueti fark etti. Cemal’in yüzündeki o otoriter ve sakin ifade, karşısındaki manzarayı idrak ettiği an buz kesti; gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı.
Atlar şahlanarak durdu. Arslan ve Ceren aynı anda eyerlerinden yere atladılar.
Sultan Cemal, hışımla merdivenlerden aşağı indi. Adımları öfkeden sert ve hızlıydı. Doğruca Ceren’in karşısına dikildiğinde, ne yanında duran komutanları ne de etraftaki meraklı neferleri umursadı. Göğsü öfkeyle kalkıp inerken, sesi avlunun taş duvarlarında yankılandı:
"Ceren!... Senin ne işin var burada?!" diye kükredi Cemal, parmağıyla kızı işaret ederek. "Sen sarayda, güvenli odanda olman gerekirken... Bu zırh, bu kılıç nedir? Sen nasıl bir cüretle ordunun içine sızarsın?!"
Cemal’in bu kadar şiddetli öfkelenmesinin ardında sadece bir ağabeyin koruma içgüdüsü yoktu; aynı zamanda bu işin içinde başka bir parmağın olduğunu, kız kardeşinin bu tehlikeli oyuna nasıl atıldığını anlamaya çalışıyordu. Aslında asıl sır, Ceren o saraydan gizlice kaçtığını zannetse de, Sultan Cemal’in kendisi kız kardeşinin bu savaştaki inadını bildiği için ona o zırhı ve kılıcı gizlice temin etmişti. Lakin şimdi burada, Arslan’ın ordusunun içinde, o ölüm kalım savaşından sağ salim dönmüş bir şekilde karşısında dikilmesi, Cemal’e oyunu kendi kurallarına göre oynamak için mükemmel bir perdeleme sunuyordu. Gerçekten şaşırmış ve öfkelenmiş gibi davranmak, bu planın en kritik parçasıydı.
Arslan, Cemal’in üzerine doğru atılan bu sert çıkışın karşısında bir adım öne çıktı. Kılıcını kuşağından biraz daha yukarı iterken, sesindeki o tok ve tavizsiz tonla araya girdi:
"Sultanım, öfkenizi benden çıkarın... O ormanda, o yaratıklar üzerimize çullandığında o da savaştaydı," dedi Arslan, gözlerini Cemal’in öfkeli gözlerinden ayırmadan. "Ben de ilk gördüğümde sizin gibi şaşırdım, hatta kızdım. Lakin o demir maskenin altında kardeşinizin olduğunu gördüğümde, geri dönmek için çok geçikti. O bu savaşı izlemeye değil, omuz vermeye gelmiş."
Cemal, Arslan’ın sözleriyle birlikte başını yavaşça ona çevirdi. Bakışlarındaki o yapay ama son derece inandırıcı öfke dalgası daha da büyüdü. Arslan’a ters bir bakış fırlattıktan sonra yeniden kardeşine döndü.
"Sen aklını mı yitirdin Ceren?!" diye çıkışmasını sürdürdü Cemal, sesini biraz daha alçaltarak ama zehir gibi sert bir tonda. "Savaş meydanı dervişlerin zikrettiği bir huzur bahçesi değildir! O yaratıklar senin kim olduğuna bakmaz, seni o ormanın ortasında parça parça ederlerdi! Habersizce saraydan kaçıp buraya gelmek hangi akla hizmettir?!"
Ceren, ağabeyinin bu sert azarlaması karşısında başını bir an için öne eğdi. Üzerindeki ağır demir zırhın omuzlarına bindirdiği yükten değil, içindeki o derin suçluluk duygusundan dolayı omuzları çöktü. Derin bir soluk aldı, başını kaldırıp ağabeyinin gözlerinin içine baktı; sesindeki o gururlu ton bu kez yerini samimi bir pişmanlığa bırakmıştı.
"Haklısınız ağabeyim... Kızmakta, ferman kesmekte tamamen haklısınız," dedi Ceren, sesi hafifçe titreyerek ama net bir şekilde avluda duyuldu. "Sarayda odama kapanıp, kapı aralıklarından savaşın haberlerini beklemek... O çığlıkların, o dökülen kanların uzaktan uzağa yankısını dinlemek bana ölümden daha ağır geldi. Siz burada bu topraklar için can verirken, ben arkada ellerimi kavuşturup otursaydım, o tahtın da, o soyluluğun da hiçbir anlamı kalmazdı."
Ceren ellerini iki yana açtı, zırhının metalik sesleri avlunun sessizliğinde yankılandı.
"Sizden habersiz geldiğim, sizi bu tehlikenin orta yerinde böyle bir şokla karşı karşıya bıraktığım için özür dilerim ağabeyim," dedi Ceren, başını saygıyla eğerek. "Lakin pişman değilim. O ormanda o neferlerle birlikte omuz omuza çarpışmasaydım, ne bu toprağın kıymetini tam anlamıyla bilebilirdim ne de kendimi bir nefer sayabilirdim."
Cemal, kardeşinin bu cesur ve inatçı itirafı karşısında içten içe gurur duysa da, yüzündeki o sert maskeyi bozmamaya özen gösterdi. Bir süre sessiz kaldı, derin bir nefes vererek ellerini beline koydu.
"Seni o zırhın içinde, o kılıç sallayan ellerinle o mahlukların karşısında gördüğümde kalbimin nasıl durduğunu bilemezsin Ceren," dedi Cemal, sesindeki o öfke yerini yavaş yavaş derin bir hüzne ve korumacı bir kabullenişe bırakarak. "Bir daha... Asla benden habersiz böyle bir deli cesaretine kalkışmayacaksın. Anlaşıldı mı?"
Ceren hafifçe başını salladı, dudaklarında zayıf ama rahatlamış bir tebessüm belirdi. "Anlaşıldı ağabey."
Arslan, ikisinin arasındaki bu gergin ama bir o kadar da bağlayıcı aile sahnesini sessizce izledikten sonra başını hafifçe kaldırdı. Surların üzerinde hala rüzgârda dalgalanan bayraklara ve kalenin içindeki o sahte huzur tablosuna baktı. İçindeki o huzursuzluk hissi hala tamamen geçmemişti; sanki bu zafer, çok daha büyük ve karanlık bir fırtınanın sadece habercisiydi.
"Dinlenmek herkesin hakkı," dedi Arslan, yüksek sesle etraftakilere hitap ederek. "Lakin unutmayın; bu surların ardında bizi bekleyen başka sırlar da var. Gözünüzü dört açın."
Ordunun geri kalanı dinlenmek için çadırlara ve kale içindeki konaklama yerlerine dağılırken, Cemal ve Arslan göz göze geldiler. İkisi de biliyordu ki, içerideki tehlike henüz tamamen bertaraf edilmemişti; ve gölgeler, en zayıf anı kollamak için hala sabırsızlıkla bekliyordu.
Anadolu Kalesi’nin geniş ve kalın taş duvarlarla çevrili divan salonunda, dışarıdaki zafer kutlamalarının o coşkulu sesleri yerini ağır, boğucu ve bir o kadar da düşünceli bir sükûnete bırakmıştı. Uzun ahşap masanın etrafını dolduran komutanlar, tecrübeli çavuşlar ve gaziler, üzerlerindeki kurumuş kan lekesi zırhlarıyla oturmuş, önlerindeki haritaya bakıyorlardı. Savaş bitmişti, insan yiyen o mahluklar ormanın derinliklerine püskürtülmüştü; lakin hiç kimsenin içine su serpilmemişti. Çünkü biliyorlardı ki, o yaratıklar bir kez acıyı tattıysa, daha büyük bir öfkeyle yeniden döneceklerdi.
Sessizliği bozan, masanın köşesinde ellerini çenesinde birleştirmiş olan kıdemli bir çavuş oldu. Derin bir soluk alıp başını kaldırdı:
"O mahlukları o ormanda yendik, evet. Kılıçlarımız boyunlarını kesti, ateş onları yaktı... Lakin ormanın derinliklerinde daha nice sürülerinin olduğunu bilmeyenimiz yok. Gece iner inmez o sis yine yükselecek, yine o aç hırıltılar kapımıza dayanacak. Biz her defasında bütün orduyu toplayıp dağ bayır av mı arayacağız? Böyle yaşanmaz. Her an bir baskın korkusuyla uyumak ordunun da neferin de ferahını tüketir."
Çavuşun bu haklı feryadı üzerine masanın diğer ucundan genç bir nefer başını sallayarak söze girdi:
"Haklısın çavuş... Gündüz kılıçla dize getiririz ama ya gece? Karanlık çöktüğünde göz görmüyor, kulak sadece o koşan ayak seslerini duyuyor. O mahluklar duvar tanımıyor, tırmanıyor, surların üzerinden adeta birer karabasan gibi üzerimize atlıyorlar. Buna bir çare bulamazsak, bir sonraki sefer zafer kutlayacak nefer bile bulamayız."
Masanın ortasında duran Sultan Cemal, kollarını göğsünde kavuşturmuş, kaşları çatık bir halde gelen sözleri tartıyordu. Gözlerini masadaki komutanların üzerinde gezdirerek tok sesiyle araya girdi:
"Sözleriniz inceden inceye hakikat taşıyor. O mahlukların kılıçtan ziyade başka bir duvara, başka bir engele ihtiyacı var. Sadece meydanda savaşmak yetmez; bu topraklara bir daha ayak basamayacaklarını onlara göstermeliyiz. Lakin nasıl?"
Divan salonunda yeniden bir mırıltı yükseldi; herkes birbirinin yüzüne bakıyor, bu acımasız ve akılsız yaratıklara karşı ne tür bir set çekilebileceğini düşünüyordu. O sırada, masanın başucuna yakın duran Arslan yavaşça ayağa kalktı. Üzerindeki ağır zırhın metalik şakırtısı salonun derinliklerinde yankılandı. Arslan, elini haritanın üzerine koyarak masadakilere baktı; yüzündeki o kararlı ve stratejik ifade herkesin dikkatini hemen üzerine çekti.
"Nasıl korunacağımızı soruyorsanız, cevap ortadadır beyimler," dedi Arslan, gür ve güven dolu sesiyle. "Biz bugüne kadar hep düşmanı bekledik, o ne zaman saldırırsa biz de kılıçla karşıladık. Artık bu oyunu değiştireceğiz."
Vezir Hamit merakla kaşlarını kaldırıp öne doğru eğildi. "Ne öneriyorsun Arslan? O ormanı tamamen yakıp kül mü edeceğiz?"
Arslan başını iki yana salladı. "Hayır, ormanı yakmak yetmez; orman büyüktür, bitmez. Biz doğanın ortasına insan eliyle geçit vermez bir demir-taş yığını dikeceğiz."
Ceren, ağabeyinin yanında durduğu yerden merakla başını eğdi. "Nasıl bir şeyden bahsediyorsun Arslan?"
Arslan ellerini iki yana açarak planını divandakilere detaylıca anlatmaya başladı:
"O ormanla kalemiz arasındaki o dar geçide, o mahlukların akın akın geldiği bütün vadilere devasa bir duvar yapalım. Öyle sıradan bir taş yığını değil; insan boyunu aşan, kalın, tırmanılması imkânsız yüksek surlar... Ve o duvarın en stratejik yerlerine kesintisiz nöbet tutacak askerler koyalım. Ordunun yarısı o hat üzerinde camp kuracak, günün yirmi dört saati gözleri ufukta olacak."
Salondakiler bu cüretkár teklif karşısında şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Kıdemli çavuş kaşlarını çatıp sordu: "O kadar uzun bir duvarı örmek aylar alır Arslan! O mahluklar o kadar bekler mi?"
Arslan ellerini masaya biraz daha sert bastırarak devam etti: "Beklemesinler, biz de gece gündüz demeden çalışacağız! Bütün neferler, işçiler, ellerine kazma kürek alacak. Ve o duvarın öyle bir koruması olacak ki... Sadece insanları değil, oradan uçup geçmeye çalışan kuşlar bile zor geçecek! En ufacık bir hareket, en ufak bir gölge o surlardaki nöbetçilerin oklarına ve mızraklarına hedef olacak."
Salonda bir sessizlik oldu. Herkes bu fikrin ne kadar çılgınca ama bir o kadar da hayati olduğunu tartıyordu.
Sultan Cemal, Arslan’ın bu stratejik ve gözü pek teklifini dinlerken, yüzündeki o sert çizgiler yavaş yavaş yumuşadı. Dudaklarında istemsiz ama son derece memnun bir tebessüm belirdi. Gözlerindeki o parlama, bu fikrin ne kadar doğru olduğunu anladığının en büyük kanıtıydı.
Cemal, yavaşça ayağa kalktı, masanın etrafında Arslan’a doğru birkaç adım attı ve elini onun omzuna koydu.
"Allah şahidimdir ki Arslan... Aklından bin yıllık bir devletin fermanı geçti," dedi Sultan Cemal, sesindeki o coşku ve memnuniyet divandaki herkesi heyecanlandırarak. "Bu fikir... Bu fikir sadece bir savunma değil, o mahlukların kibrini yere çalacak bir demir settir! Çok hoşuma gitti. Yarından tez yok, mimarlar çağrılsın, taşlar yontulmaya başlansın. O duvar bu topraklara dikilecek!"
Salondaki komutanlar ve gaziler bu onayla birlikte coşkuyla kılıç kabzalarına vurdular; odada yankılanan sesler yeni bir dönemin başlangıcını müjdeliyordu. Arslan başıyla sultanı onayladı, lakin içindeki o derin sezgi hala uyanıktı: Duvarlar dışarıdaki canavarları durdurabilirdi, ya surların içine çoktan sızmış olan o görünmez gölgeler ne olacaktı?
