55. bölüm · Kül Ve Saltanat
54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan
Anadolu Kalesi’nin taş duvarları dışarıdan bakıldığında hâlâ o zaferin gururlu sessizliğiyle ayakta duruyordu; lakin kalenin en mahrem odalarından birinde, içeride kopan fırtınanın rüzgârı pencerelerin ahşap kepenklerini hafifçe titretiyordu. Odanın loş köşesinde, sırtını duvara yaslamış bir halde bir o yana bir bu yana huzursuzca adımlayan Ceren’in gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. Üzerindeki zırhını henüz çıkarrmıştı; üstünde sadece sade, koyu renkli bir cüppe vardı ama o cüppenin içinde kaskatı kesilmiş bedeni, içindeki o dizginlenemez öfkenin en büyük kanıtıydı.
Ellerini hınçla saçlarında gezdirdikten sonra durdu, dişlerini sıkarak kendi kendine mırıldanmaya başladı. Sesi odanın soğuk duvarlarında yankılanırken, içindeki o hayal kırıklığı her kelimesinde biraz daha büyüyordu:
"Beceriksizler... Sadece bir avuç acemi gibi sarayın ortasına sızıp ellerine yüzlerine bulaştırdılar her şeyi!" diye fısıldadı Ceren, öfkeyle ellerini yumruk yaparak. "Günlerce o kapıları aralamak için uğraştım, dehlizleri gösterdim, parolaları ezberlettim. Tek bir emirleriyle o divan salonunu kana bulayacak, o işi bitireceklerdi. Lakin ne oldu? Karşılarında tek bir adamın, Arslan’ın refleksine bile yenik düştüler! Koca bir planı, o aptal neferlerin korkaklığı yüzünden çöpe attılar."
Ceren odanın ortasında durup derin ve titrek bir nefes aldı. İçini en çok kemiren, o suikastçıların başarısızlığından ziyade, ağabeyi Sultan Cemal’in hâlâ o tahtta nefes alıyor olmasıydı. O hançer tam kalbine saplanacakken Arslan’ın araya girmesi bütün oyunu bozmuştu. Cemal şimdi sarayda yine o otoriter gülümsemesiyle fermanlar kesiyor, bu sinsi oyunun kurbanı olmaktan sıyrılarak yoluna devam ediyordu.
Ceren odanın içinde sabırsız adımlarla tur atmaya devam ederken, zihninde yeni ve çok daha karanlık planlar dönmeye başladı. Durdu, başını pencereye doğru çevirip dışarıdaki karanlık avluya baktı ve kendi kendine hırslı bir tonda mırıldandı:
"Demek dışarıdan gönderilen o gölgeler bu işi beceremiyor... Demek o korkaklar bu kalenin sahibini devirmeye yetmiyor," dedi Ceren, gözlerindeki o tehlikeli parıltıyla. "Ağabeyim hâlâ o masada oturuyor, o Arslan ise elini kolunu sallaya sallaya Ankara yollarında sefa sürerken ben burada ellerimi kavuşturup oturacak mıyım? Hayır... Başkalarından beklenen hayır yok bu dâvada. Belki de bu işi... Kendi ellerimle halletmeliyim."
Düşünceleri zihninde çarklar gibi dönerken, odanın havası daha da ağırlaştı. Ceren, tahtın ve gücün ne kadar kanlı bir bedel gerektirdiğini çok iyi biliyordu. Eğer bu sarayda bir şeyler değişecekse, o değişimin başrolünü başkalarına bırakamayacağını, en yakınındakileri bile kendi elleriyle feda etmesi gerekeceğini anlamıştı. Hançerini masanın üzerinden alıp parmaklarıyla soğuk demirini okşarken, yüzündeki o donuk ve kararlı ifade bütün odayı kapladı.
Tam o sırada, odanın ağır meşe kapısına üç kez yavaşça vuruldu.
Ceren, dalıp gittiği o karanlık planlardan birden sıyrılarak irkildi. Hançeri aceleyle cüppesinin kıvrımları arasında sakladıktan sonra derin bir nefes aldı, yüzündeki o öfkeli maskeyi silip yerine her zamanki sakin ve soğuk duruşunu yerleştirdi.
"Girin," dedi Ceren, sesi odada net ve sert bir şekilde yankılandı.
Yavaşça açılan kapının aralığından, başını öne eğmiş genç bir hizmetçi kız içeri süzüldü. Hizmetçi, odanın içindeki o ağır ve gergin atmosferi hemen hissetmiş gibi titrek bir sesle söze girdi:
"Efendim..." dedi hizmetçi, ellerini önünde kavuşturarak. "Sultanımız... Abiniz Sultan Cemal, divan heyetiyle birlikte akşam sofrasının kurulmasını buyurdu. Sizi de sofrada görmek istiyor, bekliyorlar."
Ceren, ağabeyinin adını duyduğunda içindeki o öfke dalgası yeniden kabardı lakin dışarıdan bakıldığında hiçbir şey belli etmemeye özen gösterdi. Dudaklarında hafif, yapmacık ama son derece soğuk bir tebessüm belirdi. Başını yavaşça salladı.
"Tamam..." dedi Ceren, kelimeleri tane tane dökerek. "Gitdiğini söyle, hazırlanıp geliyorum."
Hizmetçi derin bir saygıyla başını eğip odadan hızla çıkarken, kapı arkasından sessizce kapandı. Ceren aynanın karşısına geçip saçlarını son bir kez düzeltti; gözlerindeki o intikam ateşi, aşağıda kurulacak o sahte sofranın ne kadar kanlı bir hesaplaşmaya gebe olduğunu fısıldıyordu.
Anadolu Kalesi’nin görkemli ve yüksek tavanlı yemek salonu, tavanda asılı duran devasa demir avizedeki meşalelerin sarımtırak ışığıyla aydınlanıyordu. Masanın üzerine serilmiş olan işlemeli örtü, gümüş tabaklar ve buğusu tüten et yemekleri göz alıcı bir zenginlik sergiliyordu lakin bu ihtişamın ortasındaki atmosfer, bıçakla kesilecek kadar gergin ve ağırdı.
Sultan Cemal, masanın başucundaki yüksek ahşap koltuğunda oturmuş, elindeki gümüş kâseden yavaşça şerbetini yudumluyordu. Kapının açılmasıyla birlikte içeri giren Ceren’i gördüğünde, yüzünde her zamanki o korumacı ve sakin ağabey tebessümü belirdi. Ceren, adımlarını ölçülü atarak masaya yaklaştı; karşısındaki sandalyeye otururken gözlerindeki o gizli öfkeyi saçlarının arkasına gizlemeye çalıştı.
Cemal, kardeşinin bu mesafeli ve donuk hallerini sezmesine rağmen bozuntuya vermedi, önündeki tabağı hafifçe ona doğru iterek konuşmaya başladı:
"Geciktin Ceren," dedi Sultan Cemal, sesindeki o yumuşak ama otoriter tonla. "Odana çekilip dışarı çıkmadığını söylediler. Savaşın yorgunluğu hâlâ omuzlarında belli ki. Lakin birazdan yiyeceğin bu aş, bütün o yorgunluğunu alıp götürecek."
Ceren, ağabeyinin yüzüne bakmadan çatalını eline aldı, tabağındaki etten küçük bir parça keserken sesindeki o buz gibi soğukluğu saklamaya gerek duymadı:
"Yorgunluk dediğin şey bedensel olur ağabeyim, dinlenir geçer," dedi Ceren, gözlerini tabağından kaldırıp doğrudan Cemal’in gözlerinin içine dikerek. "Lakin insanın içindeki o huzursuzluk, sarayın duvarları arasında nefes almasını zorlaştıran o boğucu hava neyle diner, onu bilmiyorum. İnsan kendi evinde bile yabancı gibi dolaşmaya başladığında, sofradaki yemekler zıkkım oluyor."
Cemal, kardeşinin bu iğneleyici ve fevri çıkışı karşısında şaşırmadı. Kaşlarını hafifçe kaldırıp gümüş kâsesini masaya bıraktı, kollarını masanın kenarında birleştirerek dikkatle ona baktı.
"Yabancı gibi dolaşmak mı?" diye sordu Cemal, hafifçe gülümser gibi yaparak. "Sen bu kalenin sahibisin Ceren. Bu toprakların kurulan her taşında, kazanılan her zaferde senin de emeğin var. Seni böylesine öfkelendiren, içini kemiren şey nedir? Söyle de bilelim; belki de dert ettiğin o yükü omuzlarından almak bizim elimizdedir."
Ceren alaylı bir şekilde gülerek başını iki yana salladı. "Benim yükümü almak senin elinde mi ağabeyim? Güldürme beni... Sen kendi başındaki taçla, etrafında dönen o dolaplarla o kadar meşgulsün ki, etrafında ne olup bittiğini ancak saray basıldığında, hançerler boğazına dayandığında fark edebiliyorsun."
Cemal’in yüzündeki o sakin ifade, bu doğrudan göndermeyle birlikte bir an için sertleşti. Gözlerindeki o otoriter parıltı derinleşti; lakin ses tonunu bozmamaya özen göstererek karşılık verdi:
"O suikast meselesini kast ediyorsan eğer, gereği yapıldı," dedi Cemal, sesini biraz daha alçaltarak. "O hainler cezalarını buldu. Lakin senin bu öfken sadece geçmişe değil, sanki geleceğe dair duyduğun bir korkudan besleniyor. Seni böylesine huzursuz eden başka bir şey var, sezinliyorum."
Ceren çatalını tabağa sertçe bırakarak arkasına yaslandı; ellerini masanın üzerine koyup öne doğru eğildi. "Çünkü bu sarayda kararlar hep senin başının altından çıkıyor, ağabeyim! Bizim hayatımız, bizim irademiz senin siyasi oyunlarının birer piyonulu olmaktan başka ne işe yarıyor? İstediğin zaman bizi savaşa sürersin, istediğin zaman odalarımıza kapatırsın."
Cemal derin bir nefes aldı, ayağa kalkmadan elini masanın üzerine koyup hafifçe öne doğru eğildi ve o zehirli ama bir o kadar da büyük haberi verecek olan o cümleleri sakin bir tonda döküldü:
"Haklısın, bu sarayın ve bu tahtın kaderini biz tayin ederiz," dedi Cemal, dudaklarında gizli bir tebessümle. "Lakin bu kez senin için düşündüğümüz şey bir piyonluk değil, tam aksine senin de huzura ereceğin bir yoldur. Hazır laf açılmışken, seni daha fazla huzursuz etmeyelim... Yakında çok mutlu olacaksın kardeşim. Senin için çok güzel bir yuva kurulacak."
Ceren kaşlarını çatıp şüpheyle baktı. "Ne yuvasından bahsediyorsun sen? Ne diyorsun ağabey?"
Cemal, kardeşinin bu şaşkınlığını tatlı bir tebessümle karşılayarak sözlerini sürdürdü:
"Evleneceğin adam da boş bir adam değil, Ceren," dedi Cemal, gururla arkasına yaslanarak. "Son derece genç, son derece güçlü, bileği kılıç tutmaktan bir gün bile geri durmamış hakiki bir savaşçı... Üstelik adi bir nefer değil, kendi topraklarında sözü geçen, kudretli bir sultan. Senin şanına ve soyuna yakışır bir koca."
Salondaki hava bir anda buz kesti. Ceren duydukları karşısında adeta kanepesine çivilendi; gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. İçindeki o bastırılmış öfke, devasa bir yanardağ gibi patlamak üzere bütün bedenini sarmıştı.
"Evlenmek mi?! Sen... Sen aklını mı yitirdin ağabeyim?!" diye kükredi Ceren, sesindeki o tiz ve öfkeli ton salonun yüksek taş duvarlarında yankılandı. Sandalyesini sertçe geriye iterek ayağa fırladı. "Benim hayatım hakkında nasıl böyle bir ferman kesersin?! Sırf kendi siyasi çıkarların, sırf başka bir krallıkla bağ kurmak için beni bir eşya gibi başkasına mı peşkeş çekiyorsun?!"
Cemal, kardeşinin bu kadar şiddetli bir patlama yaşayacağını bekliyordu lakin bu denli isyankâr çıkışına karşı yüzündeki o sakin maskeyi bozmadı. O da ayağa kalktı, sesini biraz daha sertleştirerek karşılık verdi:
"Haddini aşma Ceren!" diye çıkıştı Cemal, parmağıyla masayı işaret ederek. "Karşında sadece ağabeyin değil, bu devletin sultanı duruyor! Verilen her karar bu hanedanın geleceği içindir. Evleneceğin adam sıradan biri değil, gücümüze güç katacak bir müttefiktir. Bu iş bitmiştir, ferman kesilmiştir; senin vazifen bu karara boyun eğmektir!"
Ceren ellerini masaya vurarak soluk soluğa kaldı; gözlerinden dökülen yaşlar öfkenin ateşinden buharlaşıyordu. "Boyun eğmeyeceğim!" diye bağırdı Ceren, sesindeki o hınçla. "Kendi hayatımı senin o kirli oyunlarına kurban etmeyeceğim! And olsun ki, o masada kurduğun o evliliği de, o tahtı da başınıza yıkarım!"
Yemek salonunda kopan bu çığlık, dışarıdaki gece rüzgârının uğultusuna karışırken; kardeşler arasındaki bu kopuş, sarayın içinde yakılacak o büyük yangının en acımasız fitilini ateşlemişti.
