40. bölüm / 114
Kül Ve Saltanat39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA
Bölümler 114Şu an: 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA
- 1 Giriş464 kelime
- 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER1.186 kelime
- 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ1.141 kelime
- 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA679 kelime
- 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE1.067 kelime
- 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI1.245 kelime
- 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN1.302 kelime
- 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES2.036 kelime
- 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK1.535 kelime
- 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR1.244 kelime
- 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS1.147 kelime
- 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI1.553 kelime
- 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI1.100 kelime
- 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM1.931 kelime
- 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE972 kelime
- 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN1.037 kelime
- 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ1.394 kelime
- 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU1.263 kelime
- 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU1.280 kelime
- 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ1.147 kelime
- 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN1.681 kelime
- 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI1.498 kelime
- 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI865 kelime
- 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH1.428 kelime
- 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ1.319 kelime
- 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ1.418 kelime
- 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ1.182 kelime
- 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ1.204 kelime
- 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ1.479 kelime
- 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA1.602 kelime
- 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ857 kelime
- 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ572 kelime
- 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ1.421 kelime
- 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR1.123 kelime
- 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA1.137 kelime
- 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER1.239 kelime
- 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE1.575 kelime
- 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU1.311 kelime
- 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ1.418 kelime
- 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA1.498 kelime · Okuduğun bölüm
- 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü1.309 kelime
- 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi1.339 kelime
- 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır1.212 kelime
- 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası477 kelime
- 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası1.783 kelime
- 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır1.510 kelime
- 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı1.520 kelime
- 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge1.004 kelime
- 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm1.224 kelime
- 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar1.590 kelime
- 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği1.349 kelime
- 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak1.514 kelime
- 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu1.465 kelime
- 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar753 kelime
- 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan1.390 kelime
- 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek1.700 kelime
- 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru959 kelime
- 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu587 kelime
- 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar1.476 kelime
- 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm933 kelime
- 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu1.414 kelime
- 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı1.226 kelime
- 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde1.116 kelime
- 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği1.168 kelime
- 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına988 kelime
- 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi1.392 kelime
- 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına1.382 kelime
- 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler1.484 kelime
- 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği1.702 kelime
- 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını1.109 kelime
- 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet1.683 kelime
- 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes806 kelime
- 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı1.452 kelime
- 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları1.075 kelime
- 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı1.301 kelime
- 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi1.485 kelime
- 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı625 kelime
- 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi1.354 kelime
- 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü957 kelime
- 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı1.048 kelime
- 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli1.197 kelime
- 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar1.683 kelime
- 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü685 kelime
- 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü2.271 kelime
- 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları697 kelime
- 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi1.129 kelime
- 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi1.398 kelime
- 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset1.179 kelime
- 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış554 kelime
- 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına1.147 kelime
- 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler925 kelime
- 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır1.407 kelime
- 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi1.270 kelime
- 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler1.138 kelime
- 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı1.014 kelime
- 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu1.253 kelime
- 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet720 kelime
- 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir1.280 kelime
- 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi1.495 kelime
- 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü701 kelime
- 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı1.310 kelime
- 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan659 kelime
- 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı1.818 kelime
- 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması1.127 kelime
- 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm946 kelime
- 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler1.103 kelime
- 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti1.138 kelime
- 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları898 kelime
- 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası1.906 kelime
- 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu790 kelime
- 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu953 kelime
- 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap991 kelime
- 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması984 kelime
- 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı1.299 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Oda, loş ve huzurlu bir sabaha uyanıyordu. Dışarıdan gelen kuş cıvıltıları, taş duvarların yankılandığı evin içine kadar süzülüyordu.
Arslan, sedirin üzerine rahatsız bir şekilde yaslanmış, gözlerini kırpıştırarak odanın içinde hareket eden Elif’i izliyordu. Elif, ellerini titretmemeye çalışarak önündeki ahşap sofrayı topluyor, bardakları ve tahta tabakları üst üste koyarken çıkardığı hafif tıkırtılar odanın sessizliğini bozuyordu. Arslan’ın bakışlarındaki o muzip, sabırsız pırıltı genç kadının sırtında hissediliyordu; sanki tahta masayla değil, arkasındaki bakışlarla savaşıyordu.
Arslan, hafifçe boğazını temizleyerek tok ve yalvarır gibi çıkan ama içinde inceden bir oyunbazlık barındıran o ses tonuyla konuştu:
"Elif… Lütfen, güzel hatunum, bana bir bardak su veriverişin? Boğazım kurudu, ciğerlerim yandı sanki."
Elif ellerindeki tabakları bıraktı, derin bir soluk alıp arkasını döndü. Yüzünde bıkkın ama bir o kadar da tatlı bir sertlik vardı.
"Başımın etini yedin Arslan," diye mırıldandı homurdanarak. "Sanki çeşme uzak, kalkıp kendin alamıyorsun."
Masadan bir bardak kaptığı gibi mutfak sekisine yöneldi, çömlek testiden sürahiye doldurduğu suyu bardağa aktardı. Geri döndüğünde adımları kararlıydı. Bardağı Arslan’a uzatır gibi yapıp aniden durdu; gözlerinde sinsi bir şimşek çaktı. Arslan gülümseyerek bardağı almak için elini uzattığı anda, Elif bileğini kıvırdı ve berrak suyu doğrudan Arslan’ın yüzüne fırlattı.
Su, Arslan’ın gür saçlarından alnına, oradan da sakallarından aşağıya doğru şelale gibi süzüldü. Evin içi bir anda buz gibi suyun serinliğiyle doldu. Arslan, donakalmıştı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı, kirpikerinden sular damlıyordu. Birkaç saniye boyunca nefesini tuttu, ardından üzerindeki ıslaklığı elleriyle sıyırarak ayağa fırladı.
"Eyvah!" der gibi bir ses çıkardı Elif ama çok geç kalmıştı.
Arslan’ın gözlerindeki o şaşkınlık yerini tehlikeli ve bir o kadar da eğlenceli bir öfkeye bıraktı.
"Sen ömrümde gördüğüm en inatçı, en yaman kadınsın!" diye gürledi Arslan, fakat yüzündeki sırıtışı gizleyemiyordu.
Elif kaçmaya yeltendiğinde, Arslan bir çırpıda onu yakaladı ve çuval gibi omzuna fırlattı.
"Bırak beni! Doyumsuz herif, bırak dedim seni hayvan!" diye bağırdı Elif, elleriyle Arslan’ın sırtına vuruyor, bacaklarıyla havada daireler çiziyordu. "İndir beni diyorum, duymuyor musun?"
Arslan, Elif’in çırpınışlarına kahkahalarla karşılık vererek avlunun köşesindeki, yıkanmak için doldurulmuş içi su dolu büyük ahşap küvete doğru yöneldi.
"Madem suyu bu kadar çok seviyorsun, onunla biraz daha yakınlaşalım bakalım!" diyerek Elif’i şapırtıyla doğrudan küvetin ortasına bırakıverdi.
Küvetteki su etrafa taştı; Elif sırılsıklam bir halde suyun içinde otururken, saçları yüzüne yapışmıştı. Öfkeyle soluyarak ayağa kalktı, üstünden sular damlıyordu.
"Sende akıl yok, yemin ederim akıl yok!" diye bağırdı Arslan’a hakaretler yağdırarak. "Seni deli adam!"
Arslan, küvetin kenarına çömelmiş, kahkahalarla gülüyordu. Dayanamadı, avucuna doldurduğu küvet suyunu Elif’in yüzüne fırlattı.
Elif de hemen eğilip avucunu suyla doldurdu ve Arslan’ın tam göğsüne çarptı. Birkaç saniye içinde ortalık savaş alanına döndü. İkisi de birbirine su atıyor, kahkahaları taş duvarlarda yankılanıyordu. Arslan kahkahadan gülmekten karnını tutarken, Elif de sırılsıklam saçlarını arkaya atıp katıla katıla gülmeye başladı.
Nefes nefese kalmışlardı. Birden Elif’in yüzündeki gülümseme yerini hınzır bir ciddiyete bıraktı. Öfkeyle ama içinde gizli bir neşeyle küvetten fırladığı gibi koşarak Arslan’ın boynuna atladı. Amacı onu yere devirmek, hıncını almaktı; kollarını Arslan’ın boğazına doladı.
"Seni boğacağım! Yemin ederim burada boğacağım seni!" diye soludu kulğına doğru.
Arslan, Elif’in ağırlığıyla hafifçe geriye sarsıldı ama güçlü kollarıyla onun belini kavrayıp ayaklarını yerden kesti. Onu boynundan nazikçe indirip karşısına dikti.
Yüz yüze geldiler. Aralarında sadece birkaç parmak mesafe vardı.
O an, avludaki tüm sesler sustu. Suların şıpırtısı bile kesilmiş gibi geldi kulağa. Elif, nefes nefese Arslan’ın kara gözlerine baktı; az evvelki öfke, kavga, inat… hepsi bir rüzgar gibi uçup gitmişti. Her şeyi unutmuştu. Dünyada sadece ikisi kalmış gibiydi. Arslan’ın sırılsıklam perçemleri alnına düşmüştü, bakışları o kadar derin ve yumuşaktı ki, Elif’in kalbi kaburgalarını kıracak gibi atmaya başladı.
Arslan yavaşça yüzüne doğru eğildi. Gözleri Elif’in dudaklarına kaydı. Tam o sırada, tam o nefeslerin birbirine karışacağı o sihirli anda…
"Arslan Bey?"
Sırt taraftan gelen ince, ürkek bir ses havayı bıçak gibi kesti.
Elif irkildi, sanki üzerine kaynar su dökülmüş gibi aniden geri çekildi. Başını çevirdiğinde sundurmanın altında duran Hatice’yi gördü. Hatice’nin gözleri şaşkınlıkla açılmış, ikisinin sırılsıklam halini ve aralarındaki yakınlığı süzüyordu.
Elif’in yanakları utançtan kızardı; tek kelime etmeden arkasını dönüp hızla odadan içeri süzüldü.
Arslan başını arkaya çevirip Hatice’ye baktı. Yüzündeki o neşeli ifade solmuş, yerine mahcup bir sessizlik gelmişti. Yavaşça Hatice’nin yanına adımladı.
"Hatice… Kusura bakma, dalmışız," dedi alçak sesle.
Hatice, başını öne eğdi, dudaklarında buruk ama anlayışlı bir tebessüm belirdi.
"Önemli değil Arslan," dedi hafifçe başını sallayarak. "O… O zaten bana kırgın, biliyorum. Benimle konuşmak istemiyor, haklıdır da."
Arslan tam bir şey söyleyecekti ki, avlunun kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye toz bulutu içinde, soluk soluğa bir süvari girdi; Sultan’ın muhafızlarından biriydi. Atından iner inmez koşarak Arslan’ın karşısında durdu, başını eğdi.
"Komutanım!" diye seslendi asker, nefes nefese. "Sultan hazretleri sizi divanda bekliyor. Acele buyurmanızı emretti."
Arslan derin bir soluk aldı, Hatice’ye son bir kez üzgün bir bakış attıktan sonra sertleşen yüz hatlarıyla başını salladı.
"Geliyorum," dedi gür sesle.
Hızlı adımlarla odasına yöneldi; üzerindeki sırılsıklam kıyafetleri çıkarıp hızla kuru, kalın levend elbiselerini geçirdi. Dışarı çıktığında ahırdan çıkardığı atının yelelerini okşadı, bir çırpıda eyerine sıçradı. Atı kişneyerek şaha kalktı ve tozlu yoldan hızla uzaklaşarak gözden kayboldu.
Bozkırın ortasındaki ulu sarayın ağır demir kapıları, Arslan’ın yaklaşmasıyla birlikte gıcırtılar içinde iki yana açıldı. Atının nalları taş avlunun zemininde yankılanırken, havada keskin bir toz ve demir kokusu vardı. Arslan, heybetli gövdesini eyerde dik tutarak dizginleri çekti. Atı huzursuzca kişnerken, kapıda bekleyen iki muhafız hemen baş öne eğerek selam durdu.
Arslan bir hamlede atından aşağı atladı. Çizmelerinin demirleri taşlara çarptıkça tok bir ses çıkarıyordu. Üzerindeki kuru levend elbiseleri rüzgarda hafifçe dalgalanırken, adımlarını hızlandırarak mermer sütunlu ana salona yöneldi. Büyük meşe kapılar önünde durmadan iki yana itildi; içerideki ağır hava, buhurdanlardan yükselen tütsü kokusu ve loş ışık bir anda yüzüne çarptı.
Salona girdiği anda gözleri yüksek tahtın etrafındaki isimleri buldu. Tahtta oturan Sultan Cemal’in yüzündeki derin çizgiler her zamankinden daha sertti; endişenin ve çözülmez bir sırrın gölgesi göz bebeklerine yerleşmişti. Tahtın hemen sağ köşesinde ise Sultan’ın kız kardeşi Ceren duruyordu. Ceren’in yüzü solgundu, ellerini birbirine kenetlemiş, parmak eklemleri gerginlikten ve beyaza çalmış teninden sıfıra yakın bir kan dolaşımı olduğu hissediliyordu.
Arslan, tahtın birkaç adım önünde durdu, sağ elini yüreğine götürüp başını hafifçe öne eğerek hürmetle selam verdi.
"Emredin Sultanım, buyruğunuzu aldığım gibi yola düştüm, huzurunuza geldim," dedi sesi salonda tok bir yankıyla dağılarak.
Sultan Cemal, ağır hareketlerle başını kaldırdı. Gözlerindeki o sönmeyen ateş, bu kez korkuyla harmanlanmış bir öfkeyi yansıtıyordu. Derin bir nefes alıp göğsünü şişirdi, ardından parmağıyla tahtın kolçağına hafifçe vurdu.
"Hoş geldin Arslan," dedi Sultan, sesinde gizleyemediği bir titreme ile. "Seni bu aceleyle buraya çağırışımın sebebi, ne bir sınır ihlali ne de sıradan bir bey kavgasıdır. Getirdiğimiz haber, dağların arkasında unuttuğumuzu sandığımız en karanlık kabusun yeniden uyanışıdır."
Arslan kaşlarını çattı, bakışları tahttan Ceren’e, ardından tekrar Sultan’a kaydı. "Sözünü ettiğiniz karanlık nedir Sultanım? Kılıcımızın kesemeyeceği, bükemeyeceği hangi bela kapımıza dayanmıştır?"
Ceren, sessizliği bozarak öne doğru bir adım attı. Gözlerinde canhıraş bir yalvarış ve dehşet vardı. "İnsan yiyenler, Arslan... Onlar geri döndü," dedi fısıltıya benzer ama salondaki herkesin tüylerini diken diken eden bir tonla. "Kuzeydeki ormanların derinliklerinden, yeryüzünün o en kuytu deliklerinden yine çıkageldiler. Önce köyleri yaktılar, şimdi ise adını anmaya bile korktuğumuz o vahşetleriyle üzerimize yürüyorlar."
Arslan’ın yüzündeki o sükunet bir anda buz kesti. Kulaklarına inanamaz gibi başını iki yana salladı. "İnsan yiyenler mi? Yıllar önce o serseri sürüsünü dağ eteklerinde tepelesek de köklerini kazıdığımızı sanıyorduk. Dağınık kabileler halinde yok olup gittiklerini zannediyorduk."
Sultan Cemal başını hayır anlamında salladı, ayağa kalkarak tahtın basamaklarına doğru bir adım attı. "Yanılmışız Arslan. Güç toplamışlar, vahşetlerini daha da büyüterek dönmüşler. Sadece insanları öldürmüyorlar; geride tek bir iz, tek bir canlı bırakmıyorlar. Girdikleri topraklarda ne nebatat kalıyor ne de nefes alan bir mahluk. Bütün bir vadiyi kurutmaya yemin etmiş gibiler."
Arslan’ın çene kasları gerildi. Gözlerinde kılıcının bıçağı kadar keskin bir ışık çaktı. İçindeki o liderlik damarı, tehlikenin boyutuyla birlikte kabarmıştı. "Bize boyun eğdirmek istedikleri o eski günleri unutmuşlar galiba. Hangi inlerle, hangi mağaralarla saklanırlarsa saklansınlar, bu topraklarda Türk’ün kılıcından kaçamayacaklar."
Ceren, ellerini göğsünde kavuşturarak derin bir soluk aldı. "Bu kez mesele sadece kılıç sallamak değil Arslan. Onların arkasında adi bir korku değil, inanılmaz bir öfke var. Gözleri dönerken insanlıktan çıkıyorlar. Onları durdurmazsak, bu sarayın duvarları da o kana bulanacak."
Sultan Cemal, Arslan’ın omuzlarına diktiği kararlı bakışlarla söze girdi: "Sözü uzatmanın manası yok. Bu bela, sıradan bir orduyla savuşturulamaz. Arslan... Senden beklediğim tek bir şey var."
Arslan başını dikleştirdi, göğsünü kabarttı. "Emredin Sultanım, canımız bu topraklara feda olsun."
"Anadolu ordusunu derhal hazırlayacaksın," dedi Sultan Cemal, emir veren o tok ve buyurgan sesiyle. "Bütün sancakları topla, yiğitlerini kuşandır. Ne kadar tunç kalkan, ne kadar keskin bıçak, ne kadar gözü pek nefer varsa hepsini toplayıp sınırın en ucuna, o kara bulutların toplandığı yere yürüyeceksin. Bu işin şakası yok, ya onları o dağlara gömeceğiz ya da bu topraklar baştan başa mezarımız olacak."
Arslan, sağ elini kalbinin üzerine bastırıp derin bir saygıyla eğildi. "Emrin başım üstüne Sultanım. Anadolu’nun en yiğit evlatları, o insan kılıklı canavarların karşısına bir sel gibi akacak. Ne birinin esamesi okunacak ne de bu topraklara adım atmaya cesaret edecekler. Ordum şafak vakti tınaz tınaz yola çıkmaya hazır olacaktır."
Sultan Cemal, Arslan’ın bu kararlı duruşu karşısında biraz olsun rahatlar gibi oldu, başıyla onayladı. "Yolun açık, kılıcın keskin olsun Arslan. Tanrı yar ve yardımcın olsun."
Arslan arkasını dönüp salondan çıkarken, zihninde çoktan kurulmuş harp planları ve çelik sesleri yankılanmaya başlamıştı bile.
Bölüm etkileşimi
