104. bölüm · Kül Ve Saltanat
103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması
Malatya’nın üzerine çöken akşam, şehre sıradan bir karanlık değil, adeta kurşuni bir hüzün ve içten içe büyüyen bir fırtınanın habercisi olan ağır bir sessizlik indirmişti. Surların tepesinde rüzgârın uğultusu geceyi yırtarken, taht odasından uzak, daha sakin ve stratejik kararların alındığı o taş duvarlı odada tıkırtılar kesilmişti. Masanın ortasında yanan tek bir meşalenin titrek ışığı, odanın duvarlarına uzun, vahşi gölgeler düşürüyordu.
Ceren, üzerine geçirdiği kalın kürklü kaftanıyla masanın başındaydı. Gözlerinin altındaki hafif morluklar, günlerdir uykunun ne olduğunu unuttuğunu, zihninin ise durmaksızın Haçlı ordusunu bu topraklardan silmenin yollarını aradığını açıkça gösteriyordu. Yanında, yılların kurdu ve en sadık dayanağı Davut ile ordunun güvendiği diğer ileri gelen komutanlar sessizce yerlerini almışlardı. Odadaki hava, dışarıdaki ayazdan bile daha keskin ve dondurucuydu.
Davut, ellerini masanın ahşap yüzeyine dayamış, harita üzerindeki Malatya sınırlarını gösteren deri parseli dikkatle incelerken sessizliği bozan ilk isim oldu:
"Haçlılar," dedi Davut, sesindeki o kalın ve nasırlı tonla. "Surların hemen dışındaki o ova yatağına kurdukları çadırları genişletiyorlar, Sultanım. Gauthier’nin hırsı gözünü öyle bürümüş ki, ordunun yarısını yitirmelerine rağmen geri çekilmeyi afiyetten saymıyorlar. Doğrudan bu toprakların kalbine, Malatya’nın tarlalarına ve su yollarına göz dikmiş durumdalar."
Ceren, Davut’un sözleri üzerine başını hafifçe kaldırdı. Gözlerindeki o sarsılmaz ve kraliçelere mahsus keskin bakış, meşalenin ışığında parladı. Kollarını göğsünde kavuşturarak tok ve kararlı bir sesle karşılık verdi:
"Gauthier’nin o hırsı, bizim en büyük kozumuzdur, Davut," dedi Ceren. "Adam yenilmeyi kabullenemiyor çünkü arkasında Papa’nın ve o batı krallıklarının ezici gölgesi var. Lakin o ovalarda bizimle açık alanda savaşamayacaklarını anladılar. Bu yüzden tarlalarımıza, köylerimize saldırmanın, halkımızı aç bırakıp teslim almanın peşindeler."
Masanın diğer ucunda oturan kıdemli komutanlardan biri, endişesini gizleyemeyen bir tonda araya girdi:
"Hakklısın Sultanım, lakin bu coğrafya çok geniş," dedi komutan. "Haçlılar küçük birlikler halinde bölünüp tarlaları yakarsa, her noktayı aynı anda korumamız imkânsızlaşır. Atlı birlikleri hızlı hareket ediyor; surlardan çıkıp onları yakalamaya kalksak, orduyu ana merkezden uzaklaştırmış ve asıl tuzağın içine çekilmiş oluruz."
Ceren, komutanın bu haklı kaygısına karşı başını iki yana salladı; yüzünde hafif, kendinden emin bir tebessüm belirdi:
"Kimseye surlardan çıkıp ovada at koşturun diyen yok, komutan," dedi Ceren, sesindeki o stratejik ağırlıkla. "Bizim onlarla meydan savaşı yapacak ne vaktimiz ne de o klasik nizamda duracak sabrımız var. Malatya’nın toprakları bizim evimiz; her taşını, her tepesini, her gizli patikasını biz biliyoruz, onlar ise yabancı. Onlar bizim tarlalarımıza göz dikiyorsa, biz de onlara o tarlaları birer mezara çevireceğiz."
Davut, Ceren’in bu sözlerindeki derin imayı sezdiğinde hafifçe gülümser gibi oldu; ellerini masadan çekip arkasına yaslandı:
"Yani... Gizli vuruşlar diyorsun, Sultanım?" diye sordu Davut.
"Tıpkı öyle," diye onayladı Ceren. "Büyük birlikler halinde değil, küçük, çevik ve dağları avucunun içi gibi bilen müfrezeler kuracağız. Haçlılar o tarlalara, o ikiyüzlü akınlarına çıktıkları an, ne arkalarında ne de önlerinde güvenli bir yol bulacaklar. Gece karanlığında oklarımızla onları vuracak, gündüz ise izlerini bile bırakmadan dağlara çekileceğiz. Onları ateşe boğmayacağız belki, lakin her adım attıklarında bu toprağın onları yuttuğunu hissettireceğiz."
Odadaki komutanlar, Ceren’in çizdiği bu planın ne kadar tehlikeli ama bir o kadar da kusursuz olduğunu anladıklarında birbirleriyle sessiz bir mutabakata vardılar. Hiçbiri itiraz etmedi; çünkü bu coğrafyada hayatta kalmanın ve Haçlı kibrini kırmanın başka bir yolu olmadığını biliyorlardı.
Ceren, masanın üzerindeki haritadan elini yavaşça çekti ve ayağa kalktı. Odadaki herkesin yüzüne tek tek baktıktan sonra son sözünü söyledi:
"Gauthier sandığı kadar güçlü değil, sadece gürültü yapıyor," dedi Ceren, sesindeki o buz gibi kararlılıkla. "Sabaha karşı öncülerimiz dağ geçitlerindeki yerlerini alsın. Haçlılar bu topraklara bastıkları her an, kendi sonlarına bir adım daha yaklaştıklarını anlayacaklar. Dağılın ve hazırlıkları tamamlayın."
Odadakiler eş zamanlı olarak başlarıyla onay verip hızla dışarı çıktılar. Taş odada Ceren ve Davut baş başa kaldığında, dışarıdan vuran rüzgârın sesi odanın içindeki sessizliğe karıştı; Malatya topraklarında Haçlılar için artık hiçbir sabah kolay doğmayacaktı.
Taş duvarlı odanın içi, komutanların dışarı çıkmasıyla birlikte yeniden o boğucu ve ağır sessizliğe gömülmüştü. Masanın üzerindeki tek bir mumun alevi, esen hafif bir rüzgâr tınısıyla titriyor, odanın loş köşelerindeki gölgeleri dans ettiriyordu. Ceren, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde masanın başında dimdik dururken, kapının eşiğinde duran yaşlı ve tecrübeli komutan Davut, başını hafifçe öne eğerek içeriye doğru bir adım daha attı.
Davut, sesindeki o yılların getirdiği saygı ve hafif bir çekinceyle sessizliği bozdu:
"Sultanım..." dedi Davut, duraksayarak. "Müsaade ederseniz... Ben de dağdaki birliklerin hazırlıklarını teftiş etmeye gideyim. Gece sabaha dönmeden hatların sağlam kurulduğundan emin olmam gerekir."
Ceren, başını yavaşça Davut’a doğru çevirdi. Gözlerindeki o yorgun ama bir o kadar da keskin ifadeyle yaşlı kurda baktı; yüzündeki hatlar yumuşak değil, çelik gibi sertti.
"Gidebilirsin, Davut," dedi Ceren, tonu fısıltı gibi çıksa da odada net bir şekilde yankılanarak. "Lakin kapıdan çıkmadan önce... İçinde tuttuğun o zehirli kelimeleri dökmeni bekliyordum. Sadece sen değil, sarayın koridorlarında, divan salonlarında kimin ne fısıldadığını kulaklarım sağır olmasına rağmen duyuyorum."
Davut, kapının eşiğinde olduğu yerde kaldı. Yüzüne derin bir hüzün ve endişe gölgesi yayılırken, gözlerini masanın ahşap yüzeyinden bir an olsun ayırmadı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra, sesini alçaltarak konuyu açmak zorunda kaldı:
"Sarayda herkes sizin zekanızı ve cesaretinizi bilir, Sultanım," dedi Davut, temkinli bir dille. "Lakin... Sencer Bey’in o ani ölüşünden ve Haçlıların kapımıza dayanmasından bu yana... Beylerin arasından bazı asilzadeler, bazı eski komutanlar arka odalarda fısıldaşıyorlar. 'Sultanlık bir hatunun omuzlarına ağır gelir, kadından sultan mı olur, bu devlet bir kadının eliyle yönetilemez' diyerek nifak tohumları saçıyorlar. Sizin otoritenizi sorgulamaya cüret ediyorlar."
Ceren, Davut’un bu itirafı karşısında ne kaşını kaldırdı ne de sesindeki o sükûneti bozdu. Aksine, dudaklarında acı ama meydan okuyan bir tebessüm belirdi. Masanın kenarına doğru bir adım attı, parmak uçlarını tahtaya bastırarak Davut’un gözlerinin içine baktı:
"O lafları edenler..." dedi Ceren, kelimelerin üzerine basa basa, "Halt etmiş, Davut! Onlar zannediyorlar ki kadın olmak zayıflık, tahtta oturmak ise sadece kılıç sallamaktan ibarettir. Sencer bu topraklar için canını verdi, evet; lakin bu devleti ayakta tutan o irade sadece erkeklerin omuzlarında taşınmıyor. Ben o tahta sırtımı yaslayıp saray odalarında oturmak için çıkmadım. Onların o küçümsediği kadın, bu devletin kılıcı da kalkanı da olacak."
Davut, Ceren’in gözlerindeki o korkusuz ve ateşli kararlılığı gördüğünde, içindeki o derin endişenin yerini sarsılmaz bir bağlılık aldı. Başını daha da derinlemesine eğerek derin bir soluk bıraktı:
"Emriniz başüstüne, Sultanım," dedi Davut, sesindeki o sarsılmaz sadakatle. "Kim o fısıltıları gerçeğe dönüştürmeye kalkarsa, bizzat kendi ellerimle o dilleri koparırım. Malatya tahtı kime ait, herkese göstereceğiz."
"Gidip hazırlıklarını yap, Davut," diye buyurdu Ceren, başını hafifçe onaylar gibi sallayarak. "Bana ihanet edeni Haçlılardan önce ben cezalandırırım."
Davut, saygıyla bir adım geri çekilip başını eğdi ve ağır adımlarla tahta kapıyı açıp karanlık koridora çıktı. Kapının kapanma sesi, taş odadaki yankısıyla birlikte gecenin sessizliğini yeniden kurdu.
Ceren, odada tamamen tek başına kalmıştı.
Masanın etrafında yavaşça yürümeye başladı. Pencerden dışarıya, Malatya’nın o karanlığa bürünmüş yüksek surlarına doğru baktı. Uzakta, Haçlıların meşaleleri birer ateşböceği gibi parlıyordu. İçindeki o büyük fırtına, dışarıdaki düşman ordusundan çok, kendi sarayının içinde beslenen o hain ellerle savaşmak zorundaydı. Elini yavaşça karnına bastırdı, ardından masanın üzerindeki haritaya dokundu; gözlerindeki o hırs, odadaki son mumun ışığıyla birlikte karanlığın içinde bir demir gibi parlamaya devam ediyordu.
