100. bölüm · Kül Ve Saltanat
99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü
Anadolu’nun uçsuz bucaksız ve rüzgârıyla taştan kaleleri bile inleten o kadim topraklarının üzerinde, gecenin en sağır ve en karanlık saati hüküm sürüyordu. Kalesiyle, surlarıyla ve dökülen binlerce ton kanın kokusuyla ayakta duran bu coğrafyanın kalbine kurulmuş olan o geniş, ağır keçi kılından yapılma hünkar çadırı, dışarıdan esen sert bozkır fırtınasıyla sürekli dalgalanıyor, içindeki cılız hayatı dışarıya karşı korumaya çalışıyordu.
Çadırın içinde, günlerdir uykunun ne olduğunu unutmuş, üzerinden zırhını çıkarıp atmış olan Sultan Cemal yalnız başınaydı. Masanın üzerine konulmuş olan tek bir demir şamdanın içindeki mumun o titrek, solgun ve hastalıklı sarı ışığı, çadırın kalın keçe duvarlarına uzun, esrarengiz gölgeler düşürüyordu. Dışarıda ise gece devriyesi gezen neferlerin demir çizmelerinin toprağa ve taşa vuran düzenli, tok ayak sesleri, uzaktan gelen at kişnemeleri ve rüzgârın dağ geçitlerindeki uğultusu çadırın içindeki bu boğucu sessizliği daha da katlanılmaz kılıyordu.
Lakin içerideki bu sessizlik, dışarıdaki bütün gürültüyü, bütün savaş çığlıklarını bastıracak kadar ağır, zehirli ve keskin bir sükûnetle doluydu.
Cemal, geniş meşe masanın kenarına çöker gibi oturmuştu. Ellerini ensesinde kavuşturmuş, gözlerini masanın tahta dokusundaki derin çatlaklara dikmişti. Üzerinde sadece ince, terden sırılsıklam olmuş keten bir gömlek vardı; lakin sırtındaki o görünmez yük, dünyanın en ağır çelik zırhından bile katbekat daha fazla ezkiyordu omuzlarını. Zihni, dışarıdaki savaştan, Haçlıların kurduğu tuzaklardan ve insan yiyenlerin hırıltılarından çok uzaklara, yıllar öncesinin o mum ışığıyla boğulan, ipek örtülü saray sofrasına doğru acımasızca çekiliyordu.
Gözlerini kapattığı an, o gece yeniden canlandı.
Yıllar evvelinin o sessiz saray odasında, masada kimse yoktu; ne vezirler, ne komutanlar, ne de sarayın o kalabalık dalkavukları... Sadece iki insan vardı: Kendisi ve babası, ulu ve adil sultan, Sultan Ahmet.
Sultan Ahmet, tahtı boyunca bu toprakları adaletle yönetmiş, halkının sevgisini kazanmış kusursuz bir liderdi. Ne bir zayıflığı vardı ne de devleti uçuruma sürüven bir hatası... O, devletin sarsılmaz direği, halkının sığınağıydı. Ve Cemal, o gece masanın karşısında otururken babasının gözlerindeki o saf sevgi ve güven dolu bakışı hatırladı. Kendi elleriyle, o gümüş işlemeli sürahiden babasının kadehine süzdüğü o renksiz, kokusuz zehri eklediği o an, zihninde bir şimşek gibi çaktı.
Sultan Ahmet, oğlunun ellerinden sunduğu o kadehten hiçbir şeyden şüphelenmeden bir yudum almıştı. Birkaç dakika sonra babasının elleri masanın kenarına tutunmuş, nefesi boğazında düğümlenmiş, dudaklarından sızan o koyu, parlak kan masanın o altın işlemeli örtüsüne damlamıştı. Babasının o son anında, ölürken bile oğlunu suçlamak yerine sadece yüzüne baktığı o derin, kırgın ve anlam dolu bakış... "Neden oğlum?" demeyen ama o sessiz gözleriyle bütün bir ömrün hıyanetini tek bir saniyede yüzüne çarpan o son bakış, aradan seneler geçmesine rağmen Cemal’in kalbinde taptaze bir kor gibi yanmaya devam ediyordu.
Sırf o taht için... Sırf o altın kaplı koltuğa oturup mutlak gücü ellerinde tutabilmek için kendi babasını, o mükemmel lideri bir akşam yemeğinde alçakça zehirleyip katletmişti.
Zihni, o acımasız tablodan hızla kaçıp daha da karanlık, ruhunu kemiren bir başka köşeye yöneldi. Kendi öz kız kardeşi Ceren...
Omuzlarına yüklediği o tehlikeli görevleri, "Vatan, devlet ve bekâ" kisvesi altında kardeşine kurduğu o sinsi tuzağı düşündü. Ceren, o canavar dolu, insan yiyenlerin o kan kokan savaş meydanına sürülürken, ona en iyi zırhları vermesini bir şefkat sanmışlardı; lakin Cemal’in içindeki o karanlık niyet, o zırhların aslında birer ölüm gömleği olmasını dilemekti. Kardeşinin o vahşi kalabalığın içinde parça parça olmasını, tahtın varisliğini ve bu coğrafyanın tek sahibi olma hırsını kimseyle paylaşmamak için kan bağını nasıl hiçe saydığını, vicdanının o en derin mahkemesinde yüzüne tokat gibi çarptı. Kardeşi o cehennemden sağ kurtulmuş, hatta bu günlerin kraliçesi olmuştu; lakin Cemal’in vicdanı o günden beri kendi elleriyle kazdığı mezarın içinde çürüyordu.
Çadırın dışından, gece devriyesindeki bir neferin tok ve boğuk sesi geceyi yardı:
"Nöbet değişimi! Gözünüzü dört açın!"
Cemal, o sesle irkilerek başını kaldırdı. Ellerini masadan çekti; avuç içlerinin terden sırılsıklam olduğunu, parmaklarının titrediğini fark etti. Derin, titrek, boğazını yakan acı bir nefes çekti içine. Çadırın o cılız mum ışığı altında, yüzündeki kırışıklıkların ve gözlerindeki o dinmeyen, karanlık yorgunluğun gölgesi odanın duvarlarında devleşti.
Dünyanın bütün ordularını yenebilirdi, surları zapt edebilir, önündeki bütün krallıkları devirebilirdi; lakin kendi içinde kurduğu o vicdan mahkemesinden, o masadaki kadehin o zehirli gölgesinden asla kaçamayacaktı. Anadolu’nun bu soğuk, rüzgârlı gecesinde, kendi ruhunun o katran karası karanlığıyla baş başa kalmış bir halde, oturduğu o tahtın üzerinde aslında bir hiçbir şey olduğunu, kazandığı her zaferin kendi insanlığını biraz daha öldürdüğünü ilk defa bu kadar derinden, bu kadar acıyla idrak ediyordu.
