89. bölüm · Kül Ve Saltanat
88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış
Beş yıl... Arslan’ın o sur dibinde toprağa düşüşünün, Ankara Kalesi'nin kaderinin mühürlenişinin üzerinden tam beş uzun yıl geçmişti. O gün kardeş kavgasına sırtını dönen, kılıcını bırakıp kalesini terk eden Hürkan, arkasında sadece yıkık bir geçmiş değil, aynı zamanda kaderin onu sürükleyeceği o acımasız okyanusun kapılarını da bırakmıştı.
Hafızanın o karanlık dehlizlerinden kopup gelen rüya, zihnini bir mengene gibi sıkarak beş yıl öncesine, o kader gecesine götürdü.
Ankara’nın o kanlı gününden hemen sonra Hürkan; karısı Mihriban’ı ve henüz adımları taze, dünyadan bihaber birer bebek olan ikizleri Ferit ile Ferideni kucakladığı gibi gizli yollardan inmiş, günlerce süren yorucu bir yolculuğun ardından Akdeniz’in sarp kıyılarındaki limana ulaşmıştı. Kendi, yurdunu ve o taş duvarlar arasında bıraktığı bütün şanını arkasında bırakarak, adını sanını bilmedikleri diyar doğru yola çıkan ahşap bir yük gemisine binmişlerdi.
Gemi, basık ambarlarında balık istifi gibi tıkış tıkış doldurulmuş yüzlerce insanla birlikte limandan ayrılmış, Akdeniz’in o karanlık ve tekin olmayan sularına açılmıştı. Günler boyunca o daracık kabinde, çocukların cılız ağlayışları ve insanların endişeli fısıltıları arasında ilerlemişlerdi. Lakin denizin de, kaderin de onlara merhameti yoktu.
Bir gece, gökyüzündeki yıldızlar aniden kayboldu. Göz açıp kapayıncaya kadar denizin o sakin yüzü yerini dağlar kadar yükselen kara dalgalara bıraktı. Şiddetli bir fırtına, gemiyi bir ceviz kabuğu gibi sallamaya başladı. Tahta iskeletler gıcırdıyor, direkler ortadan ikiye kırılıyor, insanların çığlıkları dalgaların uğultusuna karışıyordu.
Hürkan, güvertede kollarının arasında sıkıca tuttuğu ikiz bebeklerini ve karısı Mihriban’ı korumak için direğe tutunmuştu; lakin fırtınanın o devasa öfkesi insan iradesini hiçe sayıyordu. Suların ansızın güverteyi yutup ambarları bastığı o dehşet anında, dev bir dalga gemiyi yan yatırdı. İnsanlar birer birer o karanlık, derin sulara düşmeye başladı.
"Mihriban!" diye kükremişti Hürkan o gece rüyasında yeniden.
Eşinin eli parmaklarının arasından kayıp gitmiş, bir yaşındaki minik ikizler Ferit ve Feride dev dalgaların arasında birer tüy gibi savrulup karanlık suların derinliklerine gömülmüştü. Hürkan da kendini dalgaların koynunda bulmuş, nefesi kesilmiş, o dondurucu sular ciğerlerini doldurmuştu.
İşte o an, boğulmanın o keskince acısıyla...
"HAYYIIIR!" diye gürleyen bir çığlıkla uykudan sıçradı Hürkan.
Odanın taş duvarları bu vahşi haykırışla yankılandı. Hürkan, yatağından yarı beline kadar kalkmış, gözleri dönmüş bir halde ellerini boşlukta sağa sola savuruyordu. Alnından boşanan terler, günlerdir yıkanmamış sakallarına ve yıpranmış yüzüne karışıyordu. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, nefesi boğazına düğümleniyordu. Başını ellerinin arasına alıp inledi; beş yıldır her gece aynı kabus, aynı dev dalgalar ve aynı giden eller yeniden canlanıyordu zihninde.
Odanın içi loş, küf ve ucuz şarap kokuyordu.
Hürkan’ın şu an uyandığı yer, Anadolu’nun o dağlarından çok uzakta, Persiya topraklarının ıssız, tozlu ve yabancı bir kasabasıydı. Burada kimse onun eski bir komutan, bir kale beyi olduğunu bilmiyordu. Onu tanımıyorlardı; onun için Hürkan sadece adı sanı belirsiz, kılıcını en yüksek teklif verene kiralayan sıradan bir paralı askerdi.
Sokaklarda zırhıyla dolaşır, han köşelerinde kılıç sallar, parasını alır ve geceleri bu kuytu odada o hayaletlerle baş başa kalırdı. Dışarıdan bakanlar onun yaşadığını, nefes aldığını, kılıç salladığını görürdü; lakin asıl gerçek çok başka sabahlara uyanıyordu. Hürkan, sadece nefes alan bir ölüydü. Karısının ve çocuklarının o sulara gömüldüğü o geceden beri onun ruhu da o gemiyle birlikte dibe batmıştı.
Yatağın kenarına ayaklarını sarkıttı. Titreyen ellerini masanın üzerine koydu; parmaklarının arasında hâlâ o denizin tuzu ve çocuklarının ellerinin o yokluk soğukluğu vardı. Dışarıdan gelen kervan sesleri ve Persiya’nın o kurak rüzgârı pencereyi döverken, Hürkan başını öne eğdi. Geriye ne bir aile kalmıştı ne de bir Vatan; sadece intikamın bile unutturduğu o ağır, dipsiz bir yalnızlık kalmıştı.
