36. bölüm · Kül Ve Saltanat
35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER
Anadolu’nun sık, devasa çam ağaçlarıyla kaplı ve güneş ışığının neredeyse hiç sızmadığı karanlık orman yollarında, altı kişilik bir Anadolu asker birliği at sırtında ilerliyordu. Surlar dışındaki keşif ve haberleşme görevinden dönen askerlerin yüzlerinde günlerce süren çatışmaların ve uykusuz gecelerin bıraktığı derin yorgunluk okunuyordu. Atların nalları kuru yaprakları ezerek boğuk sesler çıkarırken, ormanın o kasvetli havası içlerindeki huzursuzluğu daha da artırıyordu.
Gruptakilerden kıdemli olan asker Murat, atını biraz yavaşlatarak yanındaki genç asker Kemal’e doğru döndü; alnındaki teri kaba eliyle sildikten sonra konuşmaya başladı.
Murat: (Soluk soluğa, kısık bir sesle) "Dayanın arkadaşlar... Şurayı da geçtikten sonra açık araziye çıkacağız. Kuleye az kaldı, bu gece sıcak bir çorba içip sabaha kadar dinlenebiliriz."
Genç Kemal, eyerin üzerinde hafifçe doğrularak etrafındaki o ürkütücü sessizliğe ve ağaçların arasından süzülen sis perdesine baktı. İçindeki o kötü hissi bastırmaya çalışarak cevap verdi.
Kemal: "İnşallah Murat amca... Surlardaki o son savaştan sonra içimdeki o korku bir türlü silinmedi. O pençeliler yetmez gibi, bir de bu ormanların içinde adını bile anmak istemediğimiz o yaratıkların fısıltıları dolaşıyor."
Grubun en neşelisi bilinen Serdar ise alaycı bir tebessümle araya girdi, lakin sesindeki titremeyi gizleyemiyordu.
Serdar: "Korkma be Kemal! Biz o Perslerin ordularını da dağlardaki iblisleri de gördük. Bu orman biraz karanlık o kadar. Az ilerideki şu dere kenarında durup atları dinlendirelim, biraz kuru ekmekle su atalım midemize, kendimize geliriz."
Murat etrafı dikkatle süzdükten sonra başını salladı.
Murat: "Haklısın Serdar... İlerideki o sık çamların dibinde duralım. Atlar da yoruldu, biraz soluklanalım."
Atlarını ormanın içerisindeki sığ bir dere kenarında durduran altı asker, eyerlerinden inip hayvanları ağaçlara bağladılar. Heybelerinden çıkardıkları kuru ekmekleri ve tulumlardaki suları paylaşırken aralarındaki konuşmalar yavaş yavaş kesildi; ormanın o doğal ama bir o kadar da tekinsiz uğultusu aralarındaki boşluğu dolduruyordu.
Bir süre dinlendikten sonra askerlerden biri olan Tarık, huzursuzca kıpırdandı. Sabah yola çıkarken kulübede unuttuğu eski demir matarasını ve komutandan aldığı özel bir mektubu hatırladı.
Tarık: "Arkadaşlar... Ben az önce mola verdiğimiz o taşlık tepede, atı nallarken bıraktığım heybemi ve matarayı unutmuşum. İçinde komutanın mühürlü kağıdı da var, onu orada bırakamam."
Murat kaşlarını çatıp Tarık’a baktı.
Murat: "Şimdi geri dönmek riskli Tarık... Bırak gitsin, kuleye varınca yenisini buluruz."
Tarık: "Yok Murat, uzun sürmez. Siz burada bekleyin, ben koşar hemen alıp dönerim. Toplam yarım millik yol."
Tarık, arkadaşlarının ısrarına aldırış etmeden arkasını döndü ve atını inatla orada bırakarak geldiği patika boyunca ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı. Ağaçların sıklığı birkaç dakika içinde onu diğerlerinin görüş alanından tamamen çıkardı.
Karanlık gölgelerin arasında yürüyen Tarık, ayaklarının altında çıtırdayan dalların sesini dinleyerek ilerliyordu. Lakin birkaç dakika geçmesine rağmen az önce bıraktığı o taşlık tepeye bir türlü ulaşamamıştı. Etraftaki ağaçlar birbirine tıpatıp benziyor, patika adeta kendi kendine yön değiştiriyordu.
Tarık durdu, nefesini tutarak etrafı dinledi.
Ve o an... Ağaçların arasından hafif, tatlı ama mide bulandırıcı bir demir ve çürümüş et kokusu burnuna çarptı.
Birkaç adım daha attığında, önündeki büyük meşe ağacının gövdesine yaklaşınca gördüğü manzarayla kanı dondu, dizlerinin bağı çözüldü. Ağzından istemsiz bir çığlık kopacakken elleriyle ağzını kapattı.
Ağaca ip ve kalın demir çivilerle saplanmış olan kişi, az önce yola birlikte çıktıkları bir diğer asker arkadaşları Hasan’dı. Hasan’ın ellerine kalın oklar çakılmış, karnı vahşice bıçakla deşilmişti. Fakat asıl dehşet verici olan, alın kemiğinin kesici bir aletle ortadan ikiye yarılarak kafatasının açılması ve içindeki beynin yerinde olmamasıydı. Hasan’ın cansız bedeni rüzgârda hafifçe sallanıyordu.
Tarık gördüğü bu korkunç vahşet karşısında delirmek üzereydi. Arkasına bile bakmadan geriye, arkadaşlarının yanına doğru var gücüyle koşmaya başladı.
Çıt... Kıtır...
Koştukça etraftaki ağaçların arkasından gelen tuhaf hışırtı sesleri artıyordu. Tarık başını dehşetle sağa sola çevirdiğinde, ormanın karanlık gölgeleri arasında aynı dehşet manzarasını tekrar gördü: Bir başka ağaca asılmış, yine beyni çıkarılmış bir başka asker arkadaşının cesedi... Bunu yapanlar insan olamazdı; bunlar efsanelerde anlatılan, dağların kuytu köşelerinde insan etiyle beslenen o lanetli insan yiyenlerdi.
Tarık çığlık çığlığa koşarken, önündeki patikanın ortasında duran o yaratığı fark ettiği an olduğu yerde çakılıp kaldı.
Yaratık, insan cildine sahip olsa da yüzü akıl almaz derecede korkunçtu. Dudakları olmayan, dişleri etobur bir canavar gibi sivri ve dışarı fırlamış, ağzından aşağıya koyu kırmızı kanlar damlıyordu. Elinde tuttuğu taze insan beynini iğrenç bir zevkle çiğneyerek yemekteydi. Yaratık, dehşet içinde kalan Tarık’a baktı ve yüzünde insanın kanını donduran, adeta alaycı bir sırıtış belirdi.
Tarık, hayatta kalma refleksmeyle titreyen elleriyle belindeki kılıcını kınından çekti ve korku dolu bir nidayla yaratığın üzerine doğru koştu.
Lakin o saniyede...
Vızz!
Karanlığın içinden gelen sivri bir ok, havayı yırtarak Tarık’ın sol omuz başından içeri girdi ve onu yere kapakladı. Kılıcı elinden fırladı. Tarık acı içinde kıvranırken, etraftaki çalılıkların arasından ansızın fırlayan dört tane daha o iğrenç, insan yiyen yaratık üzerine atıldı.
Tarık’ın o karanlık ormanda yükselen feryatları ve yaratıkların çıkardığı o hırıltılı yemek sesleri birbirine karışırken; ormanın derinliklerinde bu vahşeti izleyen asıl lider sahneye çıktı.
Gelen, diğerlerine göre çok daha iri yarı, kafasının tam ortası tamamen kel, teni ölü gibi solgun bir yaratıktı. Yüzü ötekilerden çok daha korkutucuydu lakin gözlerindeki o soğuk odak, onda sadece bir canavar zekâsı değil, aynı zamanda son derece temkinli, kibirli ve organize bir komutan aklı olduğunu gösteriyordu. Diğer insan yiyenler, bu yarı kel liderin yaklaşmasıyla saygıyla geri çekildiler.
Yarı kel lider, kanlı ellerini birbirine sürterek yerde can çekişen askere ve etraftaki dehşet tablosuna baktı. Dudaklarındaki o tehlikeli ve kibirli kıvrımla, boğuk ve tüyler ürpertici hırıltılı sesiyle mırıldandı:
Yarı Kel Lider: (Yaratıkların diline benzer ama insanı sağır eden hırıltılı bir tonla) "Kuyuyu kazdık... Şimdi kurdun kineaya düşme sırasıte... Bırakın diğeri de arkadaşının peşinden buraya gelsin."
Orhan Kulesi’ne doğru ilerleyen o altı kişilik birlik, bu karanlık ormanın midesinde birer birer yutulurken; insan yiyenlerin bu yeni ve akıllı lideri, Ankara Kulesi’ne kurulacak o en büyük tuzak için ilk kanlı imzayı atmış oluyordu.
Ormanın derinliklerindeki o uğursuz ve kan kokulu açıklık, ölümün dondurucu sessizliğine bürünmüştü. Toprak, taze dökülmüş kanı emdikçe ağır bir demir ve çürüme buharı yayıyor, çevredeki devasa çam ağaçlarının dalları gece rüzgârıyla iniltiye benzer sesler çıkarıyordu.
Yerde cansız yatan askerin etrafını saran yaratıklar, avlarının başından henüz ayrılmışlardı. Lakin bu dehşet gecesinin en karanlık, en akıl almaz sırrı şimdi başlıyordu. İnsan yiyenlerin doğası, sıradan bir canavarın açlığından çok öteydi; onların bedenlerinde, yedikleri kurbanların sadece etleri değil, ruhları ve zihinleri de eriyordu. Beynini taze taze tükettikleri bir insanın anıları, anında bu yaratıkların zifiri karanlık zihinlerine birer zehirli sarmaşık gibi dolanıveriyordu.
Yarı kel lider, ellerindeki ve ağzının kenarındaki kurumuş kanları umursamazca silerek askerin cesedinin başına yaklaştı. Yerdeki bedenin üzerine eğildiği an, ölen askerin son anlarındaki zihinsel kalıntıları, yankıları ve hayatı boyunca gördüğü yüzler, liderin zihnine şimşek çakar gibi akın etmeye başladı.
Liderin göz bebekleri aniden büyüdü; zihninde, Ankara Kulesi’nin taş duvarları, içerideki komutanların toplantı masaları, surlardaki gizli geçitler ve askerlerin birbirlerine fısıldadığı stratejik planlar bir film şeridi gibi dönmeye başladı. Ölen askerin çocukluk hatıraları, ocağın başındaki sıcak sohbetleri, sevdiği kadının yüzü ve kuleye taşıdığı son emirler... Hepsi, yarı kel yaratığın beyninde acı verici bir gürültüyle patladı. Yaratık, bu zihinsel istila karşısında başını geriye atıp kısa bir an kasıldı; kurbanının kimliğini, zayıflıklarını, korkularını ve hatta kalenin içindeki erzak depolarının yerini artık ezbere biliyordu. Yedikleri her beyin, onlara düşmanın hafızasını, geçmişini ve gelecekte atacağı adımları önceden sezinleme gücü veriyordu.
Etraftaki diğer yaratıklar, liderlerinin bu zihinsel geçiş sırasında çıkardığı boğuk hırıltıları dinleyerek saygıyla geride beklediler. Ormanın yaprakları arasından süzülen soluk ay ışığı, yarı kel liderin o korkunç, kel kafasının üzerindeki yara izlerini ve dehşet veren yüz hatlarını daha da belirginleştiriyordu.
Lider, zihnine dolusan o binlerce yabancı düşünceyi ve hatıra yığınını yavaş yavaş sindirdikten sonra ayağa kalktı. Gözlerinde artık sadece açlığın değil, son derece tehlikeli, organize ve bilinçli bir intikam hırsının parıltısı vardı.
Derin, çatallı ve ormanın iniltisine karışan o boğuk sesiyle, karanlığın ortasında tek bir cümle fısıldadı:
"Zavallı insanlar... Sonunuz yaklaşıyor."
