106. bölüm · Kül Ve Saltanat
105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler
Malatya’nın eteklerindeki geniş ve verimli ovaya kurulmuş olan Haçlı otağı, öğle güneşinin tam tepeden dikine vurduğu o sıcak ve bunaltıcı vakitte adeta devasa bir demir ve deri şehrini andırıyordu. Çadırların arasında dikilen binlerce kazıkta rüzgârda dalgalanan haçlı bayrakları, o tuhaf ve kasvetli görüntüyü daha da belirginleştiriyordu. Ordunun merkezi sayılabilecek o en büyük, en süslü komuta çadırının içi ise dışarıdaki tozlu ve gergin atmosferin aksine, neredeyse bir Avrupa sarayının yemek salonunu andıracak şekilde donatılmıştı.
Masanın üzerine serilmiş olan kalın ipek örtünün üstü; gümüş tabaklarda sunulan kızarmış etler, baharatlı ekmekler ve batı diyarlarından özel olarak getirilmiş buruk kırmızı şaraplarla doldurulmuştu. Çadırın ağır tahta sandalyelerine kurulmuş olan Haçlı ordusunun başkomutanı Kont Gauthier, elindeki gümüş bıçakla önündeki etten büyük bir parça keserken, yüzündeki o rahat ve kendinden emin ifadeyle karşısındaki adama baktı.
Onun hemen solunda oturan Kont Baldwin, üzerine giydiği demir zırhın omuzluklarını hafifçe gevşetmiş, elindeki şarap kadehini dalgın gözlerle döndürüyordu. Yüzündeki çizgiler, günlerdir süren kuşatmanın ve Malatya surlarının bir türlü aşrilememesinin yarattığı derin yorgunluğu ve şüpheyi ele veriyordu. Baldwin, kadehini masaya hafif bir sesle bırakarak derin bir soluk aldı ve gözlerini Gauthier’ye dikti:
"Gauthier..." dedi Baldwin, sesindeki o hafif titreyişi gizlemeye çalışarak. "Günlerdir bu surların önündeyiz, ordunun yarısı o dar geçitlerde ve orman tuzaklarında telef oldu. Sence... Gerçekten başarabilecek miyiz? Malatya'yı o Türklerin elinden alıp bu toprakları tamamen kontrolümüze sokabilecek miyiz? İçimdeki o huzursuzluk bir türlü dinmiyor."
Kont Gauthier, Baldwin’in bu endişeli ve karamsar tonunu duyduğunda küçümser bir şekilde başını geriye attı. Ağzındaki lokmayı büyük bir iştahla çiğnedikten sonra bardağından derin bir şarap yudumladı ve kendinden taviz vermez bir ses tonuyla gülerek cevap verdi:
"Elbette alacağız, Baldwin! Sence bu kadar yolu Papa’nın kutsal haçıyla sadece dağları seyretmek için mi geldik?" dedi Gauthier, sesindeki o kör kibirle. "Sen o kayıpları kafana takma; savaşta zayiat olur. Unutma ki bu Türklerin başındaki o asıl bela, o kibirli Sultan Sencer... Bizimle yaptığı o kanlı savaşta surların dibinde can verdi. Şimdi o yılanın başı ezildi, geride kalanlar ise ne yapacaklarını bilemeyen başsız birer tavuktan farksızlar."
Baldwin, Gauthier’nin bu kadar rahat konuşmasından rahatsız olarak kaşlarını çatdı. Masanın üzerinden öne doğru eğilip ciddi bir sesle karşılıkluk verdi:
"Sencer’in öldüğü doğru, lakin bu onların tamamen bittiği anlamına gelmez, Gauthier," dedi Baldwin. "Malatya halkı inatçıdır, arkalarında duran o dağlar gibi serttirler. Üstelik kalenin içinde hâlâ direnişi kırılmamış binlerce kılıç sallayan nefer var."
Gauthier, Baldwin’in bu temkinli uyarısına karşı sadece alaycı bir şekilde gülmekle yetindi. Gümüş bıçağını masaya bırakıp ellerini masanın üzerine birleştirerek eğildi; yüzündeki o cinsiyetçi ve küçümseyen sırıtış daha da belirginleşti:
"Biliyorum, biliyorum... Hâlâ o surların arkasından havlayıp duruyorlar," dedi Gauthier, alaylı bir tonla. "En eğlenceli kısımlardan biri de bu ya zaten, dostum! Haber almadın mı sandın? Ordularının, o inatçı kalenin başına kimi koyduklarını biliyor musun? Bir kadın... Sencer’in o geride bıraktığı karısı, Ceren’i ordularının başına geçirmişler."
Gauthier, bu cümleyi bitirdikten sonra çadırın içinde yankılanan boğuk ve kibirli bir kahkaha attı.
"Kadınlar..." diye devam etti Gauthier, başını hayretle iki yana sallayarak. "Asla devlet yönetemez, Baldwin! Kadınlar sadece saray odalarında oturur, süslenir ve erkeklerin buyruğunu bekler. Onların eline kılıç vermek, bir köpeğe taç giydirmekten farksızdır. Zannediyorlar ki o zayıf elleriyle bu büyük orduyu ve Malatya’yı ayakta tutabilecekler. İlk gerçek darbemizde o kadın korkudan sarayın duvarlarına kapanıp ağlamaya başlayacak; biz de kaleyi merasimle teslim alacağız."
Kont Baldwin, Gauthier’nin bu kadar büyük bir özgüvenle konuşmasını dinlerken, içindeki o şüphe hissini tamamen bastıramasa da, çadırdaki bu ağır hava bir süre sessizliğe büründü. Dışarıda esen rüzgâr çadırın kanatlarını havalandırırken, Haçlı komutanlarının bu büyük kibri, Malatya’nın sarp surlarının arkasında hazırlanan o ölümcül fırtınadan hâlâ bihaber bir şekilde masada sessizce büyümeye devam ediyordu.
Haçlı otağının içi, Kont Gauthier’nin o kibirli ve küçümseyen kahkahalarının yankılarıyla doluydu. Masadaki şarap kadehleri hafifçe sallanıyor, komutanlar aralarındaki zafer sarhoşluğuyla gelecekteki planlarını tartışmaya devam ediyorlardı. Dışarıdaki güneş ovaya kavurucu bir sıcaklık yayarken, askerlerin bir kısmı zırhlarını çıkarıp çadırların gölgesinde dinlenmeye çekilmiş, bir kısmı ise ateşin başında kaynayan yemeklerin kokusuyla rehavete kapılmıştı. Çadırların arasında yayılan o derin sessizlik ve huzur havası, adeta yaklaşmakta olan fırtınanın o aldatıcı sakinliğiydi.
Lakin o sükûnet, saniyenin onda biri kadar bir sürede, kampın orta yerinden yükselen boğuk ve kan donduran bir sesle paramparça oldu.
Fıtıırt! Çıt!
Komuta çadırının hemen önündeki kazıkların dibinde dinlenen askerlerden birinin göğsünün ortasına, görünmeyen bir yerden gelen kalın demir uçlu bir ok, kemikleri ve zırhı delecek bir şiddetle saplandı. Asker, neye uğradığını anlamadan ağzından koyu bir kan fıskiyesi çıkararak olduğu yere yığıldı.
Olayın şoku daha atlatılamadan, kampı çevreleyen o sık çalıların ve alçak tepelerin ardındaki Malatya askerleri, ellerindeki yayları gererek ölümcül bir ok yağmuru başlattılar.
Vınnn! Vınnn! Vınnn!
Havayı yaran okların çıkardığı o korkunç uğultu, Haçlı otağının üzerine çelikten bir bulut gibi çöktü. Birçok Haçlı neferi, üzerlerindeki ağır demir kalkanlarını sırtlarına bile kuşanmaya fırsat bulamadan, arka arkaya gelen okların hedefi oldu. Çadırların arasında koşan, ellerinde tabaklarla yemek taşıyan askerler yerlere seriliyor, kumlar saniyeler içinde kan gölüne dönüyordu.
"Saldırı var! Kalkanları kaldırın! Çadırların arkasına saklanın!" diye kükredi Kont Gauthier, elindeki şarap kadehini düşürüp kılıcına sarılarak çadırdan dışarı fırladı.
Gauthier, gözleri kan bürümüş bir halde etrafa bakarken, okun geldiği yönü işaret ederek boğuk bir sesle bağırdı:
"Okçular! Çalılara! Şüphe duyduğunuz her noktayı oklayın!"
Emir üzerine Haçlı okçuları yaylarına sarıldı; çadırların arasından ve açık alandan, ormanın o kalın çalılıklarına doğru peş peşe en az üç-dört kez yoğun bir ok yağmuru salındı. Çalılıkların arasından bazı Malatya neferlerinin vurulup yere düştüğü sesleri duyuldu; lakin kısa süre içinde anlaşıldı ki, oradaki Malatya birliklerinin sayısı sandıkları gibi devasa bir ordu değildi. Sadece küçük, çevik ve gözü pek bir vur-kaç birimiydi bu.
O kargaşanın ve toz bulutunun ortasında, çalılıkların arasından ağır adımlarla çıkan yaralı bir Malatya askeri, sol omuzuna saplanmış iki kalın okla adeta dikiliyordu. Zırhı kan içinde kalmıştı, nefesi göğsünden hırıltılarla çıkıyordu; lakin gözlerindeki o ateşten bir parça, bütün o Haçlı ordusuna meydan okuyordu.
Asker, kanlar süzülen yüzünü yukarı kaldırıp bütün kampın duyabileceği o gür, sarsılmaz sesle haykırdı:
"Malatya’yı alamayacaksınız! Asla alamayacaksınız!"
Kont Gauthier, sinirden titreyen elleriyle yayını geren kendi okçularına işaret etti:
"Vurun o kafiri! Susturun sesini!"
Vın!
Okçulardan birinin fırlattığı ok, adamın karnına saplandı; lakin nefer yere düşmedi, sadece dişlerini sıkarak aynı dik duruşla tekrarladı:
"Asla alamayacaksınız!"
Bunun üzerine birkaç ok daha aynı anda fırlatıldı; bacaklarına ve gövdesine saplanan okların ağırlığıyla neferin dizleri sonunda çözüldü, bir ayağının üzerine çöktü. Toprağa kapaklanmak üzereyken bile başını dik tuttu, nefesi kesilmek üzereyken son kez o cümleyi fısıldadı:
"Malatya... Bizimdir..."
Ve adam, elindeki kılıcını toprağa saplayarak son nefesini verdi.
O sırada çadırın girişinde bu manzarayı soluğunu tutarak izleyen Kont Baldwin, olduğu yerde kalakalmıştı. Gauthier’nin o küçümseyerek "başsız tavuklar" dediği bu insanların, ölürken bile dillerinden düşürmedikleri o iradeyi, o sarsılmaz inancı gördüğünde; içindeki o şüphe yerini buz gibi bir gerçeğe bıraktı. Düşmanlarının sadece kılıçla değil, asla bükülemeyen bir ruhla savaştığını o an, o kanlı toprak üzerinde çok net anladı.
