106. bölüm · Kül Ve Saltanat

105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı

Malatya’nın eteklerindeki geniş ve verimli ovaya kurulmuş olan Haçlı otağı, öğle güneşinin tam tepeden dikine vurduğu o sıcak ve bunaltıcı vakitte adeta devasa bir demir ve deri şehrini andırıyordu. Çadırların arasında dikilen binlerce kazıkta rüzgârda dalgalanan haçlı bayrakları, o tuhaf ve kasvetli görüntüyü daha da belirginleştiriyordu. Ordunun merkezi sayılabilecek o en büyük, en süslü komuta çadırının içi ise dışarıdaki tozlu ve gergin atmosferin aksine, neredeyse bir Avrupa sarayının yemek salonunu andıracak şekilde donatılmıştı.

Masanın üzerine serilmiş olan kalın ipek örtünün üstü; gümüş tabaklarda sunulan kızarmış etler, baharatlı ekmekler ve batı diyarlarından özel olarak getirilmiş buruk kırmızı şaraplarla doldurulmuştu. Çadırın ağır tahta sandalyelerine kurulmuş olan Haçlı ordusunun başkomutanı Kont Gauthier, elindeki gümüş bıçakla önündeki etten büyük bir parça keserken, yüzündeki o rahat ve kendinden emin ifadeyle karşısındaki adama baktı.

Onun hemen solunda oturan Kont Baldwin, üzerine giydiği demir zırhın omuzluklarını hafifçe gevşetmiş, elindeki şarap kadehini dalgın gözlerle döndürüyordu. Yüzündeki çizgiler, günlerdir süren kuşatmanın ve Malatya surlarının bir türlü aşrilememesinin yarattığı derin yorgunluğu ve şüpheyi ele veriyordu. Baldwin, kadehini masaya hafif bir sesle bırakarak derin bir soluk aldı ve gözlerini Gauthier’ye dikti:

"Gauthier..." dedi Baldwin, sesindeki o hafif titreyişi gizlemeye çalışarak. "Günlerdir bu surların önündeyiz, ordunun yarısı o dar geçitlerde ve orman tuzaklarında telef oldu. Sence... Gerçekten başarabilecek miyiz? Malatya'yı o Türklerin elinden alıp bu toprakları tamamen kontrolümüze sokabilecek miyiz? İçimdeki o huzursuzluk bir türlü dinmiyor."

Kont Gauthier, Baldwin’in bu endişeli ve karamsar tonunu duyduğunda küçümser bir şekilde başını geriye attı. Ağzındaki lokmayı büyük bir iştahla çiğnedikten sonra bardağından derin bir şarap yudumladı ve kendinden taviz vermez bir ses tonuyla gülerek cevap verdi:

"Elbette alacağız, Baldwin! Sence bu kadar yolu Papa’nın kutsal haçıyla sadece dağları seyretmek için mi geldik?" dedi Gauthier, sesindeki o kör kibirle. "Sen o kayıpları kafana takma; savaşta zayiat olur. Unutma ki bu Türklerin başındaki o asıl bela, o kibirli Sultan Sencer... Bizimle yaptığı o kanlı savaşta surların dibinde can verdi. Şimdi o yılanın başı ezildi, geride kalanlar ise ne yapacaklarını bilemeyen başsız birer tavuktan farksızlar."

Baldwin, Gauthier’nin bu kadar rahat konuşmasından rahatsız olarak kaşlarını çatdı. Masanın üzerinden öne doğru eğilip ciddi bir sesle karşılıkluk verdi:

"Sencer’in öldüğü doğru, lakin bu onların tamamen bittiği anlamına gelmez, Gauthier," dedi Baldwin. "Malatya halkı inatçıdır, arkalarında duran o dağlar gibi serttirler. Üstelik kalenin içinde hâlâ direnişi kırılmamış binlerce kılıç sallayan nefer var."

Gauthier, Baldwin’in bu temkinli uyarısına karşı sadece alaycı bir şekilde gülmekle yetindi. Gümüş bıçağını masaya bırakıp ellerini masanın üzerine birleştirerek eğildi; yüzündeki o cinsiyetçi ve küçümseyen sırıtış daha da belirginleşti:

"Biliyorum, biliyorum... Hâlâ o surların arkasından havlayıp duruyorlar," dedi Gauthier, alaylı bir tonla. "En eğlenceli kısımlardan biri de bu ya zaten, dostum! Haber almadın mı sandın? Ordularının, o inatçı kalenin başına kimi koyduklarını biliyor musun? Bir kadın... Sencer’in o geride bıraktığı karısı, Ceren’i ordularının başına geçirmişler."

Gauthier, bu cümleyi bitirdikten sonra çadırın içinde yankılanan boğuk ve kibirli bir kahkaha attı.

"Kadınlar..." diye devam etti Gauthier, başını hayretle iki yana sallayarak. "Asla devlet yönetemez, Baldwin! Kadınlar sadece saray odalarında oturur, süslenir ve erkeklerin buyruğunu bekler. Onların eline kılıç vermek, bir köpeğe taç giydirmekten farksızdır. Zannediyorlar ki o zayıf elleriyle bu büyük orduyu ve Malatya’yı ayakta tutabilecekler. İlk gerçek darbemizde o kadın korkudan sarayın duvarlarına kapanıp ağlamaya başlayacak; biz de kaleyi merasimle teslim alacağız."

Kont Baldwin, Gauthier’nin bu kadar büyük bir özgüvenle konuşmasını dinlerken, içindeki o şüphe hissini tamamen bastıramasa da, çadırdaki bu ağır hava bir süre sessizliğe büründü. Dışarıda esen rüzgâr çadırın kanatlarını havalandırırken, Haçlı komutanlarının bu büyük kibri, Malatya’nın sarp surlarının arkasında hazırlanan o ölümcül fırtınadan hâlâ bihaber bir şekilde masada sessizce büyümeye devam ediyordu.

Haçlı otağının içi, Kont Gauthier’nin o kibirli ve küçümseyen kahkahalarının yankılarıyla doluydu. Masadaki şarap kadehleri hafifçe sallanıyor, komutanlar aralarındaki zafer sarhoşluğuyla gelecekteki planlarını tartışmaya devam ediyorlardı. Dışarıdaki güneş ovaya kavurucu bir sıcaklık yayarken, askerlerin bir kısmı zırhlarını çıkarıp çadırların gölgesinde dinlenmeye çekilmiş, bir kısmı ise ateşin başında kaynayan yemeklerin kokusuyla rehavete kapılmıştı. Çadırların arasında yayılan o derin sessizlik ve huzur havası, adeta yaklaşmakta olan fırtınanın o aldatıcı sakinliğiydi.

Lakin o sükûnet, saniyenin onda biri kadar bir sürede, kampın orta yerinden yükselen boğuk ve kan donduran bir sesle paramparça oldu.

Fıtıırt! Çıt!

Komuta çadırının hemen önündeki kazıkların dibinde dinlenen askerlerden birinin göğsünün ortasına, görünmeyen bir yerden gelen kalın demir uçlu bir ok, kemikleri ve zırhı delecek bir şiddetle saplandı. Asker, neye uğradığını anlamadan ağzından koyu bir kan fıskiyesi çıkararak olduğu yere yığıldı.

Olayın şoku daha atlatılamadan, kampı çevreleyen o sık çalıların ve alçak tepelerin ardındaki Malatya askerleri, ellerindeki yayları gererek ölümcül bir ok yağmuru başlattılar.

Vınnn! Vınnn! Vınnn!

Havayı yaran okların çıkardığı o korkunç uğultu, Haçlı otağının üzerine çelikten bir bulut gibi çöktü. Birçok Haçlı neferi, üzerlerindeki ağır demir kalkanlarını sırtlarına bile kuşanmaya fırsat bulamadan, arka arkaya gelen okların hedefi oldu. Çadırların arasında koşan, ellerinde tabaklarla yemek taşıyan askerler yerlere seriliyor, kumlar saniyeler içinde kan gölüne dönüyordu.

"Saldırı var! Kalkanları kaldırın! Çadırların arkasına saklanın!" diye kükredi Kont Gauthier, elindeki şarap kadehini düşürüp kılıcına sarılarak çadırdan dışarı fırladı.

Gauthier, gözleri kan bürümüş bir halde etrafa bakarken, okun geldiği yönü işaret ederek boğuk bir sesle bağırdı:

"Okçular! Çalılara! Şüphe duyduğunuz her noktayı oklayın!"

Emir üzerine Haçlı okçuları yaylarına sarıldı; çadırların arasından ve açık alandan, ormanın o kalın çalılıklarına doğru peş peşe en az üç-dört kez yoğun bir ok yağmuru salındı. Çalılıkların arasından bazı Malatya neferlerinin vurulup yere düştüğü sesleri duyuldu; lakin kısa süre içinde anlaşıldı ki, oradaki Malatya birliklerinin sayısı sandıkları gibi devasa bir ordu değildi. Sadece küçük, çevik ve gözü pek bir vur-kaç birimiydi bu.

O kargaşanın ve toz bulutunun ortasında, çalılıkların arasından ağır adımlarla çıkan yaralı bir Malatya askeri, sol omuzuna saplanmış iki kalın okla adeta dikiliyordu. Zırhı kan içinde kalmıştı, nefesi göğsünden hırıltılarla çıkıyordu; lakin gözlerindeki o ateşten bir parça, bütün o Haçlı ordusuna meydan okuyordu.

Asker, kanlar süzülen yüzünü yukarı kaldırıp bütün kampın duyabileceği o gür, sarsılmaz sesle haykırdı:

"Malatya’yı alamayacaksınız! Asla alamayacaksınız!"

Kont Gauthier, sinirden titreyen elleriyle yayını geren kendi okçularına işaret etti:

"Vurun o kafiri! Susturun sesini!"

Vın!

Okçulardan birinin fırlattığı ok, adamın karnına saplandı; lakin nefer yere düşmedi, sadece dişlerini sıkarak aynı dik duruşla tekrarladı:

"Asla alamayacaksınız!"

Bunun üzerine birkaç ok daha aynı anda fırlatıldı; bacaklarına ve gövdesine saplanan okların ağırlığıyla neferin dizleri sonunda çözüldü, bir ayağının üzerine çöktü. Toprağa kapaklanmak üzereyken bile başını dik tuttu, nefesi kesilmek üzereyken son kez o cümleyi fısıldadı:

"Malatya... Bizimdir..."

Ve adam, elindeki kılıcını toprağa saplayarak son nefesini verdi.

O sırada çadırın girişinde bu manzarayı soluğunu tutarak izleyen Kont Baldwin, olduğu yerde kalakalmıştı. Gauthier’nin o küçümseyerek "başsız tavuklar" dediği bu insanların, ölürken bile dillerinden düşürmedikleri o iradeyi, o sarsılmaz inancı gördüğünde; içindeki o şüphe yerini buz gibi bir gerçeğe bıraktı. Düşmanlarının sadece kılıçla değil, asla bükülemeyen bir ruhla savaştığını o an, o kanlı toprak üzerinde çok net anladı.