94. bölüm · Kül Ve Saltanat
93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler
Malatya Kalesi’nin ana salonunu aydınlatan tek şey, masanın ortasına konulmuş kalın demir ayaklı meşalenin titreşen turuncu alevleriydi. Dışarıda, gece karanlığı ile birlikte bastıran o keskin bozkır ayazı taş duvarları döverken, içerideki hava dışarıdan çok daha sert, çok daha gergin bir solukla doluydu.
Geniş meşe masanın üzerine serilmiş olan ceylan derisinden yapılma kadim Anadolu haritası, günlerdir dökülen terlerin ve mum damlalarının izleriyle dolmuştu. Haritanın etrafını çevreleyen demir perçinli lambaların ışığı altında, Malatya Sultanı Sencer, başkomutanı Davut ve kalenin en güvendiği kıdemli seçkin savaşçıları sessizliğe gömülmüştü. Herkesin gözü, haritanın batı yakasında, Haçlı ordusunun yığınak yaptığı o karanlık dağ geçitlerindeydi.
Sencer, ellerini masanın kenarına dayamış, vücudunu hafifçe öne doğru eğmişti. Üzerindeki zırhın metalik ağırlığı omuzlarına çökmüş gibi duruyordu; lakin bakışlarındaki o keskin zekâ ve sarsılmaz kararlılık odadaki bütün yorgunluğu silip süpürüyordu. Sessizliği bozarak parmağını haritanın üzerindeki sarp bir vadiye bastırdı:
"Kont Reinhardt ve o üç kardeş kılıç artığı, günlerdir surlarımızın önünde sadece birer gövde gösterisi yapmıyor, Davut," dedi Sencer, sesi odanın taş kemerlerinde tok bir yankı uyandırarak. "İlk günkü o patırtılı saldırıların birer aldatmaca olduğunu biliyoruz. Asıl zehirlerini akıtacakları o ana darbeyi nereye saklıyorlar, onu bulmamız lazım."
Başkomutan Davut, ellerini zırhlı karnının üzerinde kavuşturmuş, kırlaşmış sakallarını sıvazlayarak haritaya doğru biraz daha yaklaştı. Gözlerini dar bir geçidinüzerindeki kırmızı mürekkep işaretine dikti.
"Haklısın, Sultanım," dedi Davut, derin ve hafif boğuk bir sesle. "Gündüzki o meydan savaşında hatlarımızı zorladıklarında, asıl ağırlıklarını merkezde değil, sağ kanadımızdaki o sarp orman patikasında tuttular. Eğer ben bir Haçlı kontu olsaydım; o devasa demir zırhlı süvarilerle düz ovadan saldırmak yerine, gece karanlığında o dar boğazdan sızıp kalenin arka su yollarını kesmeyi denerdim."
Masanın etrafında duran seçkin savaşçılardan biri, yüzündeki derin kılıç yarasıyla bilinen kıdemli nefer Boran ileriye atıldı; ellerini masaya koyarak itiraz eder gibi başını salladı:
"Yanılıyorsun, Başkomutan," dedi Boran, keskin bir tonla. "O şövalyeler ağır zırhlıdır, o sarp patikalar o demir yığınlarını taşımaz. Onlar da biliyor ki o yollara girerlerse bizim okçularımız onları o vadide mezara çevirir. Bence o kontlar, doğrudan ana kapıya büyük mancınıklar kurup, surları paramparça etmeden o şehre girmeyecekler. Onların kibri o dar yollardan yürümeye izin vermez."
Sencer, iki deneyimli adamının bu tartışmasını sessizce dinledi; parmağını harita üzerinde yavaşça kaydırarak iki vadinin birleştiği o tehlikeli kavşağa getirdi.
"İkiniz de haklısınız, ikiniz de haksızsınız," dedi Sencer, sesindeki o otoriter tonla odadaki bütün fısıltıları kesti. "Reinhardt kibrini zırh gibi taşıyor, evet; lakin o kardeşlerin en küçüğü olan Baldwin’in gözündekio hırsı gündüzki savaşta gördüm. O çocuk, akılla değil, kanla hamle yapacak. Ana kapıya yüklenip bizi o öne çekecekler, lakin asıl oyun o ikmal yolunun arkasından çevrilecek."
Davut, başını onaylarcasına sallayarak haritadaki o kritik noktaya baktı:
"Peki, Sultanım? Emir buyurun; o zaman o ikmal yoluna ve boğazın girişine seçeceğimiz en keskin neferleri pusuya atalım. Gecenin karanlığında oradan tek bir Haçlı askeri bile sağ geçmesin."
Sencer, başını iki yana sallayarak stratejinin asıl yüzünü gösterdi:
"Hayır, Davut," dedi Sencer, dudaklarında hafif ve tehlikeli bir tebessümle. "Pusuya yatıp beklemek bize zaman kaybettirir. Onlar bizi surların içine tıkıldık sanırken, biz onların o kurdukları büyük karargâhın tam ortasına, inlerine ineceğiz. Surlar içeriden savunulur, lakin zafer dışarıdaki o kibri yere sererek kazanılır."
Odanın havası bir anda değişti. Seçkin savaşçılar birbirlerine baktı; bu plan, sadece bir savunma değil, düşmanın kalbine saplanacak keskin bir bıçak hamlesiydi.
"Yarın şafak sökmeden önce," diye devam etti Sencer, elini masanın üzerinden çekip kılıcının kabzasına götürerek, "herkes görev yerini bilecek. O üç kont o ovası üzerinde uyandığında, karşılarında sadece Malatya surlarını değil, onların ölüm fermanını yazan bu iradeyi bulacaklar. Hazırlıklar başlasın!"
Malatya Kalesi’nin taş duvarlarla çevrili büyük divan salonundaki o ağır hava, dışarıdan gelen rüzgârın tahta kapıyı zorlayan uğultusuyla biraz daha gerilmişti. Sencer, harita üzerindeki son stratejik işaretleri gözden geçirirken, kapının demir halkasına vuran yumuşak ama aceleci bir ses odadaki bütün dikkati dağıttı.
Kapı aralandı. İçeriye giren sönük meşale ışığı, o devasa salona başka bir hüzün taşıdı.
Sencer’in eşi Ceren, üzerinde gecenin ayazından korunan kalın, işlemeli kürklü kaftanıyla içeri adım attı. Onun hemen arkasından, annesinin eteklerine sıkıca tutunmuş, henüz altı yaşında olan küçük oğulları Serkan minik adımlarla yürüyordu. Çocuğun saf ve endişeli gözleri, babasının üzerindeki ağır zırhlara ve masanın etrafındaki silahlara takılmıştı.
Divan salonunda duran Başkomutan Davut ve diğer seçkin savaşçılar, kapıda duranın Sultan’ın eşi olduğunu gördüklerinde hemen başlarını eğdiler.
"Hünkârım..." dedi Davut, derin bir saygıyla elini göğsüne götürerek. "Müsaadenizle, biz hazırlıkları dışarıda denetleyelim."
Sencer, başıyla onay verdi. Davut ve diğer neferler, sessiz adımlarla harita masasının başından ayrılıp dışarı çıktılar ve ağır meşe kapıyı arkalarından yavaşça kapattılar. Divan salonu, şimdi o büyük savaşın eşiğinde, bir baba, bir eş ve bir liderin kendi iç dünyasıyla baş başa kaldığı o sessizliğe büründü.
Ceren, kocasının karşısına kadar yürüdü; yüzündeki o solgunluk ve gözlerindeki derin endişe, günlerdir kalenin içinde biriken korkunun en açık resmiydi. Derin bir nefes alarak ellerini Sencer’in zırhlı omuzlarına koydu.
"Sencer..." dedi Ceren, sesi titreyerek ve boğazındaki o düğümü yutmaya çalışarak. "Dışarıdaki o Haçlı çadırlarının meşaleleri sabaha kadar gözlerimizi yaktı. Herkes biliyor, herkes konuşuyor; kapıda devasa bir ordu var. Ve sen... Yine o en önde, o kılıçların ucunda olacaksın, değil mi?"
Sencer, karısının yüzündeki o endişeyi gördüğünde, yüzündeki o sert ve hünkâr duruşu bir anda yumuşadı. Ellerini kaldırıp Ceren’in ellerini kendi ellerinin arasına aldı; avucunun içindeki soğuk parmakları ısıtmaya çalıştı.
"Korkma, Ceren," dedi Sencer, olabildiğince sakin ve güven veren bir ses tonuyla. "Biz bu toprakları kimseden dilenerek almadık. O dışarıdaki Haçlılar, surlarımızın ne kadar sert olduğunu daha önce de gördüler, yine görecekler. Bir sultan, tahtın arkasında saklanarak halkını koruyamaz. Benim yerim, bu kalenin en ön safıdır."
O sırada, annesinin bacağına sarılmış olan küçük Serkan, meraklı ve korku dolu minik adımlarla babasının yanına yaklaştı. Küçük elleriyle babasının demir zırhının eteklerinden tutarak başını yukarı kaldırdı; gözlerinde çocuk aklının yarattığı o saf masumiyetle sordu:
"Baba..." dedi Serkan, incecik sesiyle. "Dışarıda kötü adamlar mı var? Annem gece boyunca ağladı, 'Baban savaşa gidecek' dedi. Sen geri geleceksin, değil mi?"
Sencer’in yüreği, oğlunun o masum sorusu karşısında yerinden oynadı. Hızlıca dizlerinin üzerine çöktü, zırhının metalik soğukluğunu unutarak küçük Serkan’ı kollarının arasına aldı, sımsıkı göğsüne bastırdı. Saçlarını şefkatle okşarken gözlerinde ilk defa o derin babalık hüznü belirdi.
"Oğlum..." dedi Sencer, sesindeki o titremeyi bastırmaya çalışarak. "Baban bu dağların kurdudur, kolay kolay sırtı yere gelmez. Sen annene söz vereceksin; ben dışarıda o düşmanlarla boğuşurken, sen burada kalenin en cesur adamı olup anneni koruyacaksın, anlaştık mı?"
Küçük Serkan, babasının o güven veren kollarında başını salladı, minik elleriyle babasının zırhlı sırtına tutundu:
"Korum babamı... Çok güçlü olacağım!" diye fısıldadı çocuk.
Ceren, gözünden süzülen tek damla yaşın yanağından süzülmesine mani olamadı; elini uzatıp kocasının yanağına dokundu.
"Yolun açık, kılıcın keskin olsun, Sencer," dedi Ceren, sesindeki o fedakâr Türk kadınının o sarsılmaz iradesiyle. "Lakin unutma; bu kalede sadece bir ordu değil, seninle birlikte nefes alan iki can daha var. Dualarımız seninle."
Sencer, ayağa kalktı; karısının gözlerindeki o son bakışı ve oğlunun o minik ellerinin sıcaklığını yüreğine mühürledi. Kılıcını kavrayıp beline bağladı ve kapıya doğru döndü. Dışarıda şafak sökmek üzereydi; o devasa fırtına artık kapıyı çalıyor, Anadolu’nun kaderini çizecek o büyük gün bütün ağırlığıyla üzerlerine çökiyordu.
