54. bölüm · Kül Ve Saltanat
53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar
Anadolu Kalesi’nin o muazzam ve gösterişli surlarından kilometrelerce uzakta, dağların eteklerine gizlenmiş, dışarıdan bakan bir gözün asla fark edemeyeceği kadar ıssız ve karanlık bir mağara, o gece Gölge Tarikatı’nın hüsran dolu karargâhına dönüşmüştü. Mağaranın zeminine yayılan cüppelerin üzerine oturmuş suikastçılar, dışarıdaki soğuk bozkır ayazına aldırış etmeden, içlerindeki o buz kesmiş sessizlikle birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı.
Ortada yanan tek bir meşalenin titrek ve soluk ışığı, duvara vuran gölgelerini devasa devler gibi gösteriyordu lakin o gölgelerin içinde ne bir kudret ne de bir zafer sarhoşluğu vardı. Aksine, üzerlerinde o koca kaleyi sarsıp yerle bir edememenin getirdiği o ağır ve ezici başarısızlığın yükü oturuyordu.
Mirkan, sırtını mağaranın rutubetli taş duvarına yaslamış, elindeki keskin hançeri yavaşça toprağa saplayıp çıkarıyordu. Gözlerindeki o hırslı pırıltı yerini derin bir karanlığa bırakmıştı. Başını kaldırıp mağaranın köşesinde sessizce duran Gülsüm’e baktı; sesindeki o hırıltılı ve öfkeli tonu daha fazla tutamayarak sessizliği bozdu:
"Dört nefer..." dedi Mirkan, dişlerinin arasından kelimeleri dökerek. "Gözlerini kırpmadan, bir an bile tereddüt etmeden kendi elleriyle canlarına kıydılar. O divan salonuna sızdık, sarayın en mahrem yerine kadar girdik lakin o Sultan Cemal denilen tilkiyi o masanın başında hak ile yeksan edemedik. Bütün plan o Arslan denilen o soysuzun bir anda öne atılmasıyla altüst oldu."
Gülsüm, ellerini cüppesinin geniş yenlerinin içine saklamış, yere diktiği gözlerini bir milim bile kıpırdatmadan oturuyordu. O da içerideki kayıpların acısını iliklerine kadar hissediyordu lakin onun sükûneti, Mirkan’ın öfkesinden çok daha tehlikeli ve derindi.
"Ölen o dört nefer sıradan birer hırsız değildi, Mirkan," dedi Gülsüm, sesi mağaranın nemli duvarlarında ürkütücü bir yankıyla süzülerek. "Onlar bu tarikat için yemin etmiş, ölümün gözünün içine bakmaktan bir gün bile korkmamış en sadık kardeşlerimizdi. Kaleye girdik, evet... Sultan Cemal’in o masadaki gururunu sarstık, o sarayın duvarlarına korkuyu saldık. Lakin hesap etmediğimiz tek şey, o Arslan’ın hızı ve o anki refleksi oldu. O dört can kolay verilmedi; onların her biri bu davanın toprağa düşen birer tohumudur. Acısını yüreğimizde taşıyacağız, unutmayacağız."
Mağaranın diğer köşesinde, başını ellerinin arasına almış olan kıdemli bir suikastçı acıyla başını salladı. "O neferlerin geride kalan ailelerini, verdikleri sözü ve o surların arasında nasıl can verdiklerini unutmak mümkün değil. Başarısız olduk... İlk defa bu kadar yaklaşıp da ellerimiz boş döndük. Bu yenilgi hepimizin sırtında ağır bir vebaldir."
Oda yeniden ağır bir sessizliğe gömüldü. Herkes o kara gecenin detaylarını, nerede hata yaptıklarını zihninde evirip çeviriyordu. Lakin asıl gerçeği, yani Sultan Cemal’in o hançer darbesinden kurtulduğunu ve hâlâ o kalenin tahtında nefes aldığını bilmek içlerini bir kurt gibi kemiriyordu.
Mirkan ayağa kalktı, mağaranın içinde sabırsız adımlarla birkaç tur attıktan sonra durdu ve ellerini masaya vurur gibi havaya kaldırarak sert bir sesle konuştu:
"Gerçek şu ki; o Sultan Cemal denilen adam ölmedi! O divan salonundaki kargaşada Arslan onu kurtardı, o yaralı haliyle bile hâlâ ayakta ve o kaleyi yönetmeye devam ediyor. Biz dışarıdan ne kadar sızmaya çalışırsak çalışalım, o surlar ve o muhafızlar olduğu sürece o adama doğrudan ulaşmak imkânsızlaşıyor."
Gülsüm yavaşça başını kaldırdı. Gözlerindeki o donuk ve acımasız ifade, yerini yepyeni, çok daha karanlık ve acımasız bir plana bırakmıştı. Ayağa kalktı, cüppesinin eteklerini silkelerken adımlarını Mirkan’a doğru attı.
"Doğru..." dedi Gülsüm, sesindeki zehirli sükûnetle. "Doğrudan o kalenin kapısından girip Sultan’ın kalbine hançer saplamak artık çok zor. Çünkü uyardık onları; artık gözleri dört açıldı, etraflarını demir duvarlarla örüyorlar. Lakin her kalenin, her yiğidin ve her koruyucunun bir zayıf noktası vardır."
Mirkan kaşlarını çatıp merakla baktı. "Ne zayıf noktasından bahsediyorsun Gülsüm?"
Gülsüm, mağaranın ortasındaki sönen ateşin kalıntılarına bakarak, kararını net bir dille ortaya koydu:
"O Sultan Cemal’i koruyan, o divan salonunda o neferin önüne atılıp planımızı bozan o Arslan yok mu?" dedi Gülsüm, dudaklarında beliren o tehlikeli tebessümle. "O adam şimdi ne yapıyor biliyor musunuz? Kaleyi terk etti, arkasında hiçbir koruma bırakmadan, karısını ve ailesini yanına alarak Ankara yollarına düştü. O koca kalede bize direnen o iradeyi, o sahte zaferin kahramanını zayıflatmanın tek bir yolu var."
Mağaradaki diğer suikastçılar başlarını kaldırıp Gülsüm’e odaklandılar.
"O Sultan’a doğrudan ulaşamıyorsak," diye devam etti Gülsüm, kelimeleri birer zehirli ok gibi fırlatarak, "bize o kadar büyük bir acı yaşatan, o neferlerimizin kanını yerde bırakan o Arslan’ın ocağına ateş düşüreceğiz. O Ankara yollarında ya da o konakta... O Arslan denilen adamın bütün ailesini, karısını, ocağını birer birer kılıçtan geçireceğiz! Canını yaktığımız o adam, bu yenilginin ve bu acının ne demek olduğunu ancak o zaman anlayacak."
Mirkan, bu cüretkâr ve son derece acımasız karar karşısında bir an soluğunu tuttu. Yüzündeki o öfkeli ifade, yerini karanlık bir onaylayışa bıraktı. Başını yavaşça salladı.
"Haklısın..." dedi Mirkan. "Ona öyle bir acı vereceğiz ki, o kalede kazandığı hiçbir zafer ocağına düşen o ateşin sıcaklığını söndüremeyecek. Hazırlanın; bundan sonra hedefimiz o surlar değil, o Arslan’ın sevdikleridir."
