7. bölüm / 114
Kül Ve Saltanat6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN
Bölümler 114Şu an: 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN
- 1 Giriş464 kelime
- 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER1.186 kelime
- 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ1.141 kelime
- 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA679 kelime
- 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE1.067 kelime
- 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI1.245 kelime
- 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN1.302 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES2.036 kelime
- 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK1.535 kelime
- 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR1.244 kelime
- 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS1.147 kelime
- 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI1.553 kelime
- 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI1.100 kelime
- 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM1.931 kelime
- 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE972 kelime
- 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN1.037 kelime
- 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ1.394 kelime
- 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU1.263 kelime
- 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU1.280 kelime
- 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ1.147 kelime
- 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN1.681 kelime
- 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI1.498 kelime
- 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI865 kelime
- 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH1.428 kelime
- 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ1.319 kelime
- 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ1.418 kelime
- 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ1.182 kelime
- 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ1.204 kelime
- 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ1.479 kelime
- 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA1.602 kelime
- 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ857 kelime
- 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ572 kelime
- 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ1.421 kelime
- 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR1.123 kelime
- 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA1.137 kelime
- 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER1.239 kelime
- 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE1.575 kelime
- 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU1.311 kelime
- 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ1.418 kelime
- 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA1.498 kelime
- 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü1.309 kelime
- 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi1.339 kelime
- 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır1.212 kelime
- 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası477 kelime
- 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası1.783 kelime
- 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır1.510 kelime
- 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı1.520 kelime
- 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge1.004 kelime
- 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm1.224 kelime
- 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar1.590 kelime
- 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği1.349 kelime
- 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak1.514 kelime
- 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu1.465 kelime
- 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar753 kelime
- 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan1.390 kelime
- 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek1.700 kelime
- 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru959 kelime
- 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu587 kelime
- 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar1.476 kelime
- 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm933 kelime
- 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu1.414 kelime
- 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı1.226 kelime
- 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde1.116 kelime
- 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği1.168 kelime
- 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına988 kelime
- 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi1.392 kelime
- 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına1.382 kelime
- 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler1.484 kelime
- 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği1.702 kelime
- 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını1.109 kelime
- 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet1.683 kelime
- 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes806 kelime
- 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı1.452 kelime
- 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları1.075 kelime
- 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı1.301 kelime
- 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi1.485 kelime
- 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı625 kelime
- 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi1.354 kelime
- 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü957 kelime
- 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı1.048 kelime
- 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli1.197 kelime
- 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar1.683 kelime
- 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü685 kelime
- 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü2.271 kelime
- 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları697 kelime
- 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi1.129 kelime
- 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi1.398 kelime
- 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset1.179 kelime
- 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış554 kelime
- 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına1.147 kelime
- 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler925 kelime
- 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır1.407 kelime
- 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi1.270 kelime
- 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler1.138 kelime
- 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı1.014 kelime
- 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu1.253 kelime
- 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet720 kelime
- 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir1.280 kelime
- 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi1.495 kelime
- 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü701 kelime
- 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı1.310 kelime
- 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan659 kelime
- 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı1.818 kelime
- 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması1.127 kelime
- 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm946 kelime
- 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler1.103 kelime
- 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti1.138 kelime
- 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları898 kelime
- 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası1.906 kelime
- 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu790 kelime
- 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu953 kelime
- 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap991 kelime
- 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması984 kelime
- 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı1.299 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bozkırın kuru ve acımasız tozunu arkasında bırakan o 500 kişilik demir yüklü ordu, nihayet Ankara’nın asırlık, devasa surlarının önüne dayanmıştı. Atların nalları toprağa ve taşa vurdukça çıkan o boğuk sesler, dağlarda yankılanıyor, yaklaşan fırtınanın ayak sesleri gibi vadide inliyordu. En önde, rüzgarda savrulan koyu renkli pelerini ve yüzündeki o sert, savaş yorgunu hatlarıyla Arslan sürüyordu atını. Onun hemen arkasında, sınır boylarında kılıç sallamaktan bilekleri çelikleşmiş o sadık ve korkusuz komutanları yer alıyordu: Gençliğinin verdiği heyecanı gözlerindeki kararlılıkla gizleyen Umut, iri yarı yapısıyla dağları devirebilecek güce sahip Demir, kılıcını kuşandığı an etrafına ölüm saçan Keskin, zırhının her parçası savaş izleriyle dolu olan Çelik, gölgeler kadar sessiz ve tehlikeli Sır ve usta savaşçı Kaya.
Ankara Kalesi’nin yüksek burçlarında dikilen nöbetçiler, ufuktaki bu devasa kalabalığı ve başkomutanın sancağını gördüklerinde telaşla demir çanları çalmaya başladılar. Haber kısa sürede sarayın en derin odalarına, Ankara Sultanı Huşit’in huzuruna ulaştı.
Anadolu’nun o sert ve dağınık beyliklerini tek bir demir yumruk altında toplayan, adını duyduğunda düşmanların yüreğine korku salan Ankara Sultanı Huşit, taht salonundaki mermer sütunların arasında ağır adımlarla yürüyordu. O, Anadolu Sultanı Ahmet gibi, uzağı göremeyen ya da yumuşak huylu biri değil; devletin zerre kadar taviz vermez, buz gibi keskin aklına sahip bir hükümdardı.
Sultan Huşit’in hemen yanında, kalenin yüksek balkonundan gelenleri izleyen iki prenses, adeta sarayın karanlığına vuran birer güneş gibi parlıyordu. Onları görenlerin nefesi kesilirdi:
Hatice Sultan: Sultan Huşit’in büyük kızıydı. Güzelliği, dillerden dillere dolaşan efsaneler gibiydi; siyah, dalgalı ve boyunu aşan uzun saçları, geceyi andıran derin ve melankolik gözleriyle durduğu yeri aydınlatırdı. O, sadece bir prenses değil, sarayın en asil ve mesafeli yüzüydü. Güzelliğindeki o keskin asalet, en cesur komutanların bile onun karşısında başını öne eğmesine neden olurdu.
Mihriban Sultan: Küçük prenses ise ablasının o ağır ve mesafeli duruşunun aksine, vahşi bir çiçeğin zarafetine sahipti. Kehribar rengi gözleri, güldüğü an etrafa ışık saçan yüzü ve gamzeleriyle sarayın neşesiydi ama o güzelliğin altında fırtınalar koparırdı. Kılıç tutmaktan hafifçe nasırlaşmış parmakları ve rüzgarda uçuşan kumral saçlarıyla, görenleri hem büyüleyen hem de tehlikeli olduğunu hissettiren benzersiz bir cazibeye malikti.
Kalenin devasa, demir kapıları gıcırtıyla aralandığında, Arslan ve 500 kişilik ordusu yavaşça içeri girmeye başladı. Atının üzerinde dikleşen Arslan, kalenin geniş ve mermer döşeli avlusuna adım attığı an, askerler kusursuz bir nizamla durdu.
Umut, etraftaki devasa surlara ve yukarıdaki balkonda duran kalabalığa bakarak hafifçe Arslan’a doğru eğildi. Yorgunluktan çatlamış dudaklarıyla, içindeki o çocuksu tedirginliği gizleyemeden fısıldadı:
Umut: "Arslan Abi... Sınırda bıraktığımız o kanlı vadilerden, o çığlıklardan sonra burası o kadar devasa ve sessiz ki... İnsan kendini bir karınca gibi hissediyor. Umarım bizi bu kaleye içeri alırlar, kapıda öylece bekletip hıncımızı almazlar."
Arslan, dizginleri sıkıca tutan elini gevşetmeden, başını dik bir şekilde kalecinin ana kulesine ve balkonda duran Sultan Huşit’in silüetine çevirdi. Sesindeki o sarsılmaz güven, yanındaki herkesin yüreğine su serpiyordu.
Arslan: "Tabii ki alacaklar Umut. Burası yabancı bir toprak parçası değil, bizim kanımızla sulanan, surlarını kendi ellerimizle diktiğimiz Ankara'dır. Biz dışarıda o can pazarlarında ölürken, içeride bu sarayın bacası tütüyorsa, o demir kapılar bizim yüzümüze kapanmak için değil, zaferimizi karşılamak için sonuna kadar açılmak zorundadır."
Arslan’ın hemen arkasında duran, zırhının ağırlığından omuzları çökmüş ama gözleri hala bir kartal gibi keskin olan Çelik, ellerini eyerin kaşına dayayıp homurdandı. Günlerdir kuru ekmekle beslenen ordunun karnı zil çalıyordu.
Çelik: "Kapılar açılır açılmasına da Şehzadem... Bizim bu kadar adamla, beş yüz kişilik aç bir orduyla geldiğimizi gördüler. Acaba sormak lazım, bu koca kalenin ambarlarında bizim bu adamları, atları ve demir yükümüzü günlerce besleyecek kadar erzak var mı? Sınırda kurşuni ekmeğe razıydık ama burada sarayın sofrası bize kalır mı, yoksa yine ellerimiz boş mu kalacağız?"
Keskin, Çelik’in bu kaygılı ve homurdanan sözlerine alayla karışık sert bir gülüşle karşılık verdi. Kılıcının kabzasını düzelttikten sonra başını yukarıdaki yüksek kulelere, prenseslerin izlediği balkona doğru kaldırdı.
Keskin: "Korkma Çelik, korkma... Koskoca Ankara burası! Ticaretin, zenginliğin ve ambarların merkezi. Sınırda ordunun midesini unutmuş olabilirler ama merkezdeki vezirler kendi boğazlarından kesip yine de bu devleti ayakta tutmak zorundadır. O ambarlar bizim için doludur, kuşkun olmasın."
Arslan, atından çevik bir hareketle yere atladı. Çizmelerinin demirleri avlunun mermer taşlarına çarptığında çıkardığı tok ses, tüm avludaki sessizliği delip geçti. Gözlerini yukarıda, onları yukarıdan süzülen o ihtişamlı silüetlere dikti. Sınırda dökülen kanın kokusu, şimdi Ankara'nın bu ulu sarayında başlayacak olan yeni ve karanlık bir taht mücadelesinin fitilini ateşlemek üzereydi.
Ankara Kalesi’nin devasa demir sürgüleri açıldığında, 500 kişilik yorgun ama mağrur ordu nizam alarak avluya akın etti. Arslan, atını en önde sürerken, hemen arkasında amcasının oğlu Umut ve kıdemli komutanları Demir, Keskin, Çelik, Sır ve Kaya yer alıyordu. Atların nalları mermer avluda yankılanırken, askerler sessizlik içinde nizam aldı. Arslan ve sadık komutanları atlarından inip, meşalelerle aydınlatılan, yüksek tavanlı ve işlemeli sütunlarla çevrili büyük taht salonuna doğru yürümeye başladılar.
Salonun en ucunda, tahtında oturan Ankara Sultanı Huşit tüm heybetiyle onları bekliyordu. Yanında ise sarayın asil ve mesafeli prensesi Hatice Sultan ile o vahşi güzelliğiyle dikkat çeken Mihriban Sultan sessizce duruyordu. Arslan ve yanındaki altı komutan, tahtın önüne gelip aynı anda başlarını eğerek derin bir saygıyla selam durdular.
Sultan Huşit, sert ve otoriter bakışlarını aralarından gezdirdikten sonra, tok sesiyle salonun sessizliğini bozdu.
Sultan Huşit: "Ankara’nın çelik bilekli başkomutanı, zaferlerle dönen Arslan... Sınırın o acı ayazından ve kanlı topraklarından sonra kalitemize hoş geldiniz. Seferiniz mübarek, kılıcınız keskin ola."
Arslan, başını kaldırarak doğrudan Sultan Huşit’in gözlerinin içine baktı; yüzündeki yorgun hatlar, yerini sarsılmaz bir kararlılığa bırakmıştı.
Arslan: "Hoş bulduk Sultanım. Gösterdiğiniz bu kudretli kapılar ve lütuf için ordum adına şükran borçluyum. Sınırda döktüğümüz her damla kan, bu ulu tahtın ve Ankara'nın huzuru içindir."
Sultan Huşit, hafifçe başını sallayıp merakta olduğu o asıl konuya, merkezdeki ve komşu diyardaki dengelere çevirdi sözü. Gözlerini kısarak Arslan’ın babasını sordu.
Sultan Huşit: "Söyle bakalım Arslan... Uzun zamandır yollardasın. Anadolu Sultanı Ahmet nasıl? Sağlığı, devletin idaresi dirlik içinde mi? Sınır ötesindeki o çalkantılı günlerde sarayda işler nasıl yürür?"
Arslan, babasının adının anılmasıyla birlikte duruşunu biraz daha dikleştirdi, sesindeki o derin saygıyı bozmadan yanıtladı.
Arslan: "Çok şükür iyidir Sultanım. Babam Sultan Ahmet, devletin sancısını yüreğinde taşıyor ve hâlâ akıl otağında kılıcını biletmeye devam ediyor. Ankara'nın ve tahtın selameti için gece gündüz demeden idareyi elinde tutuyor; size ve bu ulu topraklara en derin selamlarını ve hürmetlerini iletmemi emretti."
Salonda bir an için ağır bir sessizlik hakim oldu. Ancak bu sessizlik, kapıda beklenen fırtınanın habercisi gibiydi. Sultan Huşit, yüzündeki o hafif tebessümü silerek ayağa kalktı; ellerini tahtın kollarına dayayıp öne doğru eğildi. Gözlerinde gergin ve tehlikeli bir parıltı vardı.
Sultan Huşit: "İyi olmasına iyi de Arslan... Sınırda sadece kılıç salladığınızı, düşmanın sadece ordinaryüs askerleriyle boğuştuğunuzu sanıyorsanız yanılırsınız. Biz burada sadece sarayın içindeki entrikalarla değil, dışarıdan gelen devasa bir tehditle de boğuşuyoruz."
Arslan’ın arkasında duran Umut, bu sözler üzerine hafifçe irkildi; amcasının oğlu Arslan’a doğru dönüp gözleriyle sessiz bir soru yöneltti. Ancak Huşit Şah, lafı hiç uzatmadan o büyük tehlikenin adını koydu.
Sultan Huşit: "Krezüs’ün oğlu Kroyos... O kaniçici hırs bataklığından beslenen soysuz, gözünü doğrudan bizim topraklarımıza dikti. Sadece sınır boylarını yağmalamakla kalmıyor; bizzat Ankara’yı, bu asırlık kaleyi ve tüm Anadolu’yu kendi egemenliği altına almak istiyor. Haberler ücra köşelerden değil, bizzat sarayın casuslarından geldi."
Arslan’ın hemen yanında duran iri yarı Demir, bu ismi duyunca ellerini yumruk yaptı; zırhının derileri arasından gelen metal sesleri salonun yankısında duyuldu.
Demir: "Kroyos mu? O kibirli soytarı, sınırda kestiğimiz akbabaların akıbetini unutmuşa benziyor. Eğer o altın ve hırs düşkünü piç Ankara’ya göz diktiyse, buralara ancak bizim cesetlerimizi çiğneyerek girebilir."
Arslan, elini sakin olması için Demir’in omzuna koydu, ardından başını yeniden Sultan Huşit’e çevirdi. Yüzündeki o soğuk kanlılık, en sert savaşlarda bile bozulmayan bir komutan soğukluğuydu.
Arslan: "Kroyos’un adını duymak bizim için şaşırtıcı değil Sultanım. O, her zaman başkasının ekmeğine göz diken bir çakal sürüsünün başıdır. Sınırda onun öncülerine ne yaptıysak, buralara kadar gelmeye cesaret ederse kehanetin sonunu kendi ellerimizle yazarız. Biz buraya sadece dinlenmeye değil, Ankara’nın topraklarına uzanan o kirli elleri kökünden koparmaya geldik."
Sultan Huşit, Arslan’ın bu kararlı ve korkusuz sözleri karşısında memnuniyetle başını salladı. Balkondan gelen rüzgar salonun içindeki meşalelerin alevlerini titretirken, büyük savaşın fitili Ankara’nın bu ulu taş duvarları arasında resmen ateşlenmişti.
Bölüm etkileşimi
