85. bölüm · Kül Ve Saltanat
84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları
Gece, bozkırın o uçsuz bucaksız ve acımasız karanlığını Arap köyünün üzerine kalın bir tül gibi germişti. Köyün merkezindeki kerpiç odalardan birinde, dar ve sert yatağında yatan Umut, aniden derinden gelen boğuk bir hırıltıyla sarsılarak uykudan sıçradı. Alnından ve şakaklarından boşanan soğuk terler teninden süzülüyor, nefesi göğsüne sığmıyor gibi hızlı ve kesik kesik soluyordu. Gördüğü o rüyanın zihninde bıraktığı o zehirli ve ağır bulut, odanın karanlığında hala asılı duruyordu. Yatağında biraz doğruldu, ellerini yüzüne götürüp kalbinin o düzensiz ve şiddetli atışlarını sakinleştirmeye çalıştı; lakin içindeki o huzursuzluk rüzgârı dinmek bilmiyordu.
Daha fazla o dört duvar arasında kalamayacağını anlayarak üzerindeki kalın abasını sırtına attı ve sessizce odadan çıkıp dışarıdaki serin gece ayazına adım attı.
Köyün meydanında, gecenin bu saatinde dahi korum gibi parlayan büyük ocağın başında tek başına oturan demir maskeli Herna, kollarını dizlerine bağlamış, çıtırdayan odunların yaydığı turuncu alevleri izliyordu. Herna’nın maskesinde o bilge ve zamanın ötesinden süzülüp gelmiş çizgiler, ateşin ışığıyla bir hayalet gibi dans ediyordu. Umut, ayağındaki çizmelerin kumda çıkardığı hafif hışırtıyla yaklaştı ve alevlerin yaydığı o cılız sıcaklığın kenarına, Herna’nın hemen yanına sessizcece çöktü.
Herna, başını bir an olsun alevlerden ayırmadan, o her zamanki sarsılmaz ve derin tonuyla mırıldandı:
"Gecenin bu vaktinde uykunu bölüp seni bu ocağın başına getiren rüzgâr, Umut... hayra alamet değil. Söyle, içindeki o fırtına neyi arıyor?"
Umut, ellerini dizlerinin üzerine kenetledi; başını hafifçe öne eğip gözlerini çıtırdayan ateşe dikti. Sesi titriyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu:
"Herna... Ben az önce bir rüya gördüm..." dedi Umut, fısıltıya benzer ama acı dolu bir sesle. "Rüyamda... Amcamın oğlu Arslan’ı gördüm. Üzerinde o her zamanki savaş kıyafetleri vardı, bana doğru bakıyordu... Ve yüzünde öyle garip, öyle huzurlu bir tebessüm vardı ki... Ona doğru koşmak, ellerine sarılmak, sesini duymak istedim. Lakin ne kadar adım attıysam, ne kadar çabaladıysam benden uzaklaştı. Bir türlü ona yetişemedim, aramızdaki o mesafe kapanmadı... Sonra... Bir anda havaya karışan bir duman gibi ortadan kayboldu."
Herna, bu sözler üzerine başını yavaşça çevirmedi; aksine, bakışlarını o hırsla yanan alevlerin en derin noktasına odakladı. Zaman sanki o an durdu; çölden esen gece rüzgârı bile ocağın etrafında sessizliğe büründü. Uzun, tüyler ürpertici bir sessizlik çadırın ve ocağın üzerine bir karabasan gibi çöktü. Herna, ateşin diliyle konuşur gibi ağır ağır soluklandı ve sonunda başını çevirip gözlerini Umut’un yüzüne dikti:
"Amcanın oğlu öldü, Umut."
Umut, duyduğu bu cümle karşısında kaskatı kesildi. İçindeki o rüya kırıntısı bir anda buz kesti; aldığı o son nefes boğazına tıkandı. İnanamaz bir halde başını iki yana sallayarak, ellerini Herna’ya doğru uzattı:
"Ne... Ne diyorsun sen Herna?!" diye fısıldadı Umut, sesindeki o isyan ve şok dalgasıyla. "Nasıl ölür? Daha dün o surların önündeydi, o topraklardaydı! Yanlış görüyorsun, rüya dedim sana! Gözlerimle gördüm o ateşi..."
Herna, Umut’un bu inkar dolu haykırışına karşı en ufak bir şüphe duymadan, sarsılmaz bir kesinlikle başını salladı:
"Gördüğün rüya yanlış değil, Umut. Sadece zamanı geç idrak ettin," dedi Herna, her kelimesine ayrı bir ağırlık vererek. "O rüya, sıradan bir kabusluk düş değildi. O, ruhun ruhla vedalaşmasıydı. Arslan, o surların ardında, o soğuk taşların üzerinde son nefesini verdi. Bedenini o toprağa bıraktı, lakin ruhu buraya, senin yanına gelip veda etti."
Umut’un dizlerinin üzerindeki elleri şiddetle titremeye başladı. Yüzünde hiçbir engel, hiçbir demir parça olmaksızın, gözlerinden süzülen o acı dolu yaşlar yanaklarından aşağıya, çenesine doğru serbestçe akıyordu. İçindeki o büyük dağ, o an yerle bir olmuştu.
"Öldü... Demek bana o yüzden gülümsüyordu..." dedi Umut, hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak. "Bana veda etmek istemişti... Ona yetişemeyişim, ondan kopup gidişimin sebebi bu yüzdenmiş demek... Bir kez olsun sarılamadım ona..."
Herna, elini uzatıp Umut’un titreyen omuzuna dokundu ve yumuşak ama derinden sarsan bir tonda devam etti:
"Hayatta kalanlar için ayrılık acıdır, Umut. Lakin o, omuzlarında taşıdığı o devasa intikam yükünden ve bu kanlı dünyanın o bıkkın kavgalarından nihayet kurtuldu. Sana o son gülümsemesini bıraktı, çünkü senin artık bu yolda tek başına yürüyeceğini, o maskenin arkasındaki o asıl mücadelenin şimdi başladığını biliyordu. O veda etti, Umut. Şimdi o veda, senin omuzlarında yeni bir kader olarak yükseliyor."
Umut, başını ellerinin arasına alarak ocağın başında hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Gece, ocağın etrafındaki bu acı dolu itirafla birlikte daha da karardı; lakin o ateşin ışığı, Umut’un yüzündeki gözyaşlarını aydınlatırken, içinde yanan o yeni ve amansız ateşi de körüklüyordu. Arslan’ın vedası artık gerçekti; şimdi bu bozkırda, o acının üzerine kurulacak yeni bir hikâyenin vakti gelmişti.
