51. bölüm · Kül Ve Saltanat
50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği
Anadolu Kalesi’nin surlarında zafer kadehleri kaldırılıp taş duvarların örülmesi için fermanlar kesilirken, o görkemli divandan çok uzakta, bozkırın insanı yutan o kurak ve ıssız patikalarında bambaşka bir yürüyüş hüküm sürüyordu. Güneş, tepede kavurucu bir demir kütlesi gibi parlıyor, kurumuş toprakların üzerinden kalkan ince toz bulutları yürüyenlerin ayak izlerini hemen yutuyordu.
Umut, yorgun adımlarla yürürken yularından tuttuğu atının üzerindeki ağır erzak çuvallarının gıcırtısını dinliyordu. Yanında, o gizemli demir maskesi yüzüne kazınmış gibi duran kâhin Herna, hiç arkasına bakmadan, adımlarını bir saniye bile yavaşlatmadan ilerliyordu.
Ankara Kalesi’ndeki o kanlı savaşın orta yerinden, Herna’nın esrarengiz sözlerine uyarak uzaklaşmıştı Umut. O kutlama sofralarında, o kılıç şakırtılarının arasında kalmamış, kâhin kadının "Orada senin ölümün var, yolun başkadır" ikazına boyun eğmişti. Yanına aldığı tulumlar dolusu su, kurutulmuş etler ve un çuvallarıyla yüklü olan o sadık at, bu uzun ve meçhul yolculuktaki tek yoldaşlarıydı.
Umut, alnından süzülen teri kaba eliyle sildikten sonra başını hafifçe kaldırdı. Günlerdir devam eden bu sessiz yürüyüş, boğazındaki o kurumuşluk hissiyle birleşince artık dillenmesi kaçınılmaz bir hâl almıştı. Atın yularını biraz daha sıkı kavrayıp Herna’ya doğru seslendi:
"Herna..." dedi Umut, sesi bozkırın rüzgârında çatlayarak. "Günlerdir yürüyoruz. Arkada koca bir ordu, zaferler ve verilmiş sözler kaldı. Lakin sen..." Umut duraksadı, atın adımlarını yavaşlatıp Herna’nın biraz daha yaklaşmasını sağladı. "Neden benim yanımda hiç yemek yemiyorsun? O maskeyi bir an olsun yüzünden çıkarıp soluklanmıyorsun. Yoksa... Yoksa benden mi utanıyorsun, ya da sakladığın başka bir yüz mü var?"
Herna, Umut’un bu soruyla birlikte adımlarını birden bire kesti. Olduğu yerde durdu ve yavaşça başını arkaya çevirdi. O demir maskenin soğuk, pürüzsüz yüzeyi güneş ışığını doğrudan yansıtıyordu. Maskenin göz deliklerinden sızan bakışlar, Umut’un ruhunu delip geçecek kadar keskin ve derindi.
Herna, kaskatı ve tınısı insanı ürküten o boğuk sesiyle cevap verdi:
"Utanmakla alakası yok, nefer..." dedi Herna, kelimeleri tane tane dökerek. "Benim ne bir yüzüm ne de senin bildiğin manada bir iştahım var. Bazı insanları rızık besler, bazılarını ise sadece kader... Benim maskem, bu bozkırın rüzgârından ya da senin bakışlarından sakınmak için değil; geçmişin o sönmüş küllerini bu dünyadan gizlemek içindir. Sadece böyle olması gerek. Vakti gelince her şey açılır, lakin o vakit bugün değil."
Umut, kadının bu buz gibi ve kestirip atan cevabı karşısında derin bir nefes aldı. İçindeki o huzursuzluk dalgası yeniden kabarmıştı. Elini atın boynuna koyup okşarken, gözlerini yere indirdi ve mırıldandı:
"Seni dinleyerek... O kaleden ayrılıp arkama bile bakmadan senin peşine takılarak doğru mu yaptım, biliniyorum Herna?" dedi Umut, sesindeki o gizli pişmanlığı ve şüpheyi saklayamayarak. "Orada arkadaşlarım, omuz omuza çarpıştığım neferler kaldı. Ben ise adını bile bilmediğim bu ıssız dağlarda, maskeli bir kâhinin peşinden sürükleniyorum."
Herna, Umut’un bu sorgulayan ve isyan eder gibi çıkan sesine karşı ne öfkelendi ne de sesini yükseltti. Sakin, kayalıkların arasından sızan bir su pınarı kadar dingin bir tonda karşılık verdi:
"İnsan, gözünün gördüğü kadarına inanır Umut," dedi Herna, yürümeye yeniden başlarken. "Gözün o kaleyi, o zaferi ve o kılıçları gördü; kalbin ise orada kalmam gerektiğini fısıldadı. Lakin sabırlı ol... Kökü derin olan ağacın meyvesi de geç olgunlaşır. Sabırlı ol ve sonuçları kendi gözlerinle gör. O kale yakında kendi demir duvarları arasında boğulurken, sen bu bozkırın gerçek sahibinin kim olduğunu öğreneceksin."
Umut, kadının bu esrarengiz ve iddialı sözleri karşısında yutkundu. Daha fazla konuşmadı, atın yularından tutup arkasından yürümeye devam etti. Gökyüzündeki güneş yavaş yavaş batmaya yüz tutmuş, bozkırın üzerine o sarımsı, hüzünlü akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. Rüzgâr sertleşmiş, ortalığı toz bulutları kaplamıştı.
Ufuk çizgisine doğru baktıklarında, dağın eteklerinde devasa kayaların arasına gizlenmiş, ağzı karanlık bir kuyu gibi bakan eski ve derin bir mağara silueti belirdi. Mağaranın etrafı yabani otlarla çevriliydi ve dışarıdan bakıldığında rüzgârdan tamamen korunaklı bir sığınak olduğu anlaşılıyordu.
Umut, mağarayı fark edince rahat bir nefes aldı. Atın dizginlerini hafifçe çekerek durdurdu ve Herna’ya doğru döndü:
"Herna, bak..." dedi Umut, yorgunluktan çatlamış dudaklarıyla hafifçe gülümsemeye çalışarak. "Akşam iniyor, bozkırın ayazı kemiklerimize işleyecek. Şurada bir mağara var, geceyi geçirmek için güvenli duruyor. Burada biraz dinlenelim, atı da içeriye çekeriz."
Herna, mağaranın karanlık girişine doğru baktı. Başını yavaşça onaylarcasına salladı.
"Duralım," dedi Herna, sesi mağaranın derinliklerinden gelen bir yankı gibi rüzgâra karıştı. "Gece uzun, yollarımız ise bundan sonra daha da karanlık olacak. Burası dinlenmek için doğru bir durak."
İkisi de yavaşça mağaranın serin ve karanlık ağzına doğru yöneldiler. Umut atı içeri sokup bir kaya parçasının köşesine bağladıktan sonra, heybelerden çıkardığı kuru ekmek ve tulumu çıkardı. Bozkırın o dondurucu ve sessiz gecesi dışarıda başlarken, mağaranın içinde yanan küçük bir kıvılcımın aydınlattığı o dar alanda, geleceğin ne getireceğini bilmeyen iki yolcu sessizliğe gömüldü.
Mağaranın derinliklerinden esen serin ve rutubetli gece rüzgârı, dışarıdaki bozkır ayazının keskinliğini biraz olsun kırarken, içerideki sessizlik adeta elle tutulacak kadar yoğunlaşmıştı. Umut, yorgunluktan sızlayan bacaklarını kaya parçasının üzerine uzatmış, atın hafifçe soluyarak çıkardığı sesleri dinliyordu. Herna ise mağaranın tam ortasında, hiç konuşmadan, üzerindeki ağır cüppenin eteklerini toplayarak bağdaş kurdu.
Kâhin kadın, heybesinden çıkardığı birkaç kuru çalı parçasını ve kav alevini ustalıkla bir araya getirdi. Parmaklarıyla taşa vurduğu küçük bir kıvılcım, önce kuru otları tutuşturdu; ardından mağaranın duvarlarında dans eden, sarı ve kırmızı tonlarında ürpertici bir ateş yükseldi. Herna, ellerini yavaşça alevlerin üzerine doğru uzattı. Maskesinin demir yüzeyi ateşin ışığıyla parlıyor, göz deliklerinden sızan derin karanlık ise doğrudan o kıvılcımlara kilitleniyordu.
Uzun bir süre tek kelime etmeden, sadece çıtırdayan ateşi izledi. Ateşin rengi yavaş yavaş turuncudan derin bir kana, ardından sinsi bir kül grisine dönüştü. Herna, ellerini yavaşça yukarı doğru kaldırdı; parmakları havada antik bir ritüeli çizer gibi gerildi. O an, mağaranın içindeki hava bir anda buz kesti, dışarıdaki rüzgârın sesi bile kesildi.
Ateşin içinde, sıradan odun yanıklarının ötesinde hareketli görüntüler belirmeye başladı.
Herna’nın o alev yığınlarının üzerinden izlediği manzara, coğrafyanın çok ötesinde, başka bir dünyanın acısını ve kanını taşıyordu. Ateşin içinde engin kum tepeleri, kurak vadiler ve minarelerin gölgesinde kavrulan antik topraklar belirdi. Orası, Yahudi sömürüsünün ve acımasız zulmün çarkları altında ezilen, nefes alması bile yasaklanmış bir Arap ülkesiydi.
Vizyon derinleştikçe, ateşin yansıttığı o dehşet verici tablo netleşti: Sokaklarda elleri kolları bağlı, evlerinden ve topraklarından zorla koparılan Müslüman aileler vardı. İşgalci güçlerin ve sömürü düzenini kuranların çizmeleri, masum insanların onurunu ve hayatını çiğniyordu. Herna’nın gözleri o alevlerin içinde, o mazlum halkın dökülen gözyaşlarını ve göğü delen feryatlarını izliyordu.
Ateş, zulmün en kirli yüzünü tek tek gözler önüne seriyordu: Müslümanların nesillerdir bizzat alnının teriyle kazandığı tarlalar, zeytinlikler, evler ve dükkânlar birer birer ellerinden alınıyordu. Tapular hileyle, zorbalıkla ve kılıç zoruyla değiştiriliyor; mazlumların malları, varlıkları o sömürü düzeninin sahipleri tarafından yağmalanıyordu. Sokak ortasında kalan çocukların açlığı, kadınların feryatları ve zulme karşı başını kaldıranların kurşuna dizildiği o karanlık sahneler, ateşin dumanıyla birlikte mağaranın tavanına doğru yükseliyordu.
Umut, kaya parçasının üzerinde oturmuş, şaşkınlık ve dehşet içinde bu manzarayı izliyordu. Gözleri yerinden fırlayacak gibi açılmıştı; nefesi boğazına düğümlenmişti. Ateşin içindeki o gerçek dışı ama bir o kadar da canlı olan vahşet tablosunu, sanki o topraklardaymış gibi iliklerinde hissediyordu.
"Bu... Bu nedir Herna?" diye fısıldadı Umut, sesi titreyerek ve korkuyla karışık bir hayretle. "O insanlar... O topraklar... Orası neresi böyle? Ateş... Ateş her şeyi gösteriyor."
Herna, ellerini havada tutmaya devam ederken, sesi mağaranın duvarlarında yankılanan derin ve yankılı bir kehanet gibi yükseldi:
"Orası, adaletin kılıcını yitirmiş, zulmün ve sömürünün çarkları arasında ezilen uzak bir diyardır, Umut," dedi Herna, gözlerini ateşten bir an bile ayırmadan. "Yahudilerin kurduğu o sömürü düzeni, o masum insanları dilsiz, vatansız ve ekmeksiz bırakmıştır. Mallarını çaldılar, evlerini yaktılar, onurlarını ayaklar altına aldılar. Ve bu zulüm, göğün adaletini bekliyor."
Umut, ateşin yansıttığı o kanlı görüntülerden gözlerini kaçırmak istedi ama yapamadı; o acı, o mazlumların feryatları ruhuna bir mızrak gibi saplanıyordu.
Herna yavaşça ellerini indirdi ve başını çevirip doğrudan Umut’un şaşkınlıkla bakan yüzüne baktı. Maskesinin altındaki o gizemli ve otoriter ses, mağaranın en ücra köşelerine kadar ulaştı:
"Ve sen, Umut..." dedi Herna, parmağıyla ateşi ve ardından genci işaret ederek. "Sen bu bozkırlarda tesadüfen yürümüyorsun. O sömürü çarklarını kıracak, o mazlumların gözyaşını dindirecek olan kehanetin adamı sensin. Onların kurtarıcısı sen olacaksın. O topraklara gidecek, o zalimlerin saraylarını yerle bir edecek ve o insanları maruz kaldıkları bu dehşet verici eziyetten çekip çıkaracaksın."
Umut, duydukları karşısında geriye doğru bir an sarsıldı. Kalbi göğsünü kafese sığmaz bir kuş gibi dövüyordu. Ankara Kalesi’ni, o savaşları, o kılıç seslerini geride bırakıp buralara gelmesinin asıl sebebinin, çok daha büyük ve kanlı bir kurtuluş mücadelesinin parçası olduğunu o an anladı. Ateş sönmeye yüz tutarken, mağaranın karanlığında yeni bir kaderin fitili ateşlenmişti.
