99. bölüm · Kül Ve Saltanat

98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı

Malatya’nın uçsuz bucaksız dış ovası, gece yarısının o katran karası kucağında, buz gibi esen bozkır rüzgârının uğultusuyla inliyordu. Gökyüzündeki yıldızlar, yaklaşan o büyük kanlı fırtınanın dehşetinden sanki bulutların arkasına saklanmış, ovayı sadece meşalelerin solgun ve titrek turuncu ışıkları aydınlatıyordu. Malatya Sultanı Sencer, en önde, atının üzerinde dimdik durmuş; ağır çelik zırhının içinde nefes alarak Haçlı ordusunun karanlıktaki hareketlerini izliyordu. Arkasında ise demir gibi sağlam nizam almış Malatya ordusu, ölüm sessizliği içinde emri bekliyordu.

Sessizliği, ufkumdaki o karanlığı boydan boya delen tiz ve vahşi bir boru sesi yardı:

"Uuuuuuu!"

Malatya komutanı Davut, atının başını hafifçe yukarı kaldırıp kısılan gözleriyle karanlığa odaklandı:

"Bir şeyler geliyor..." diye mırıldandı dişlerinin arasından.

Çok geçmeden, gökyüzünde beliren ilk kızıl ışık noktası, saniyeler içinde yüzlercesine dönüştü. Haçlı okçularının gerdiği yaylardan fırlayan alevli oklar, gecenin karanlığını yarıp kavis çizerek Malatya ordusunun üzerine korkunç bir yağmur gibi inmeye başladı.

Fıss! Fıss! Fıss!

Alevli okların bazıları kalkanların demir yüzeyine çarparak kıvılcımlar saçtı, bazıları ise çadırların ve tahta cephane arabalarının üzerine düşerek anında devasa alevler sardı. Birkaç noktada birden küçük yangınlar patlak verdi.

"Okçular! Kalkanları kaldırın! Sıkı durun!" diye gürledi Sencer, atını ileri sürerek.

Malatya askerleri hemen omuz omuza verip demirden bir çatı ördüler; lakin ilk alevli ok salvosu çoktan kayıplara yol açmıştı. Yanarak yere kapaklanan neferler, yoldaşları tarafından hızla geriye taşınırken, diğer askerler toprak atarak yangınları söndürmeye çalışıyordu.

Haçlı ordusunun arkasındaki komuta çadırından gelen emirle, okçular ikinci kez yaylarını sonuna kadar gerdiler.

Malatya komutanı Davut, kılıcını kınından çekip havaya kaldırarak bağırdı:

"Dağılmayın! Hazırlanın!"

İkinci alevli ok yağmuru gökyüzünü bir kez daha kapladı. Bu kez Malatya askerleri tamamen hazırlıklıydı; kalkanlar yukarıda, başlar eğikti. Okların büyük çoğunluğu demir kalkanlara çarparak yere düşerken, ilk saldırıya kıyasla kayıplar çok daha azdı.

Sencer, kılıcını indirip karanlığın içine doğru işaret etti:

"Şimdi sıra bizde! Gösterin o Haçlı sürülerine günlerini!"

Malatya okçuları karanlıkta önceden belirlenen mevzilerine koşarak yerleşti ve komutanın işaretiyle yaylarını gerdi:

"Atış!"

Binlerce normal ok, geceyi zifte boyayan bir rüzgâr gibi Haçlı saflarına doğru fırladı. Haçlı askerleri kalkanlarını kaldırmaya çalıştı lakin Malatya ordusu bu kez sadece okla değil, bütün gücüyle taarruza geçmişti.

"İLERİ!"

Mızraklı birlikler en önde fırtına gibi öne fırladı, arkalarından kalkanlarını diken kılıçlı neferler akın etti. Haçlı ordusu da bu beklenmeyen ani karşı taarruz karşısında gerilemeyip karşılık verdi. İki devasa ordu, gecenin o kör karanlığında birbirine büyük bir gürültüyle çarptı.

İlk çarpışmada demir kalkanların çıkardığı o devasa ses ovada yankılandı:

GÜM!

Ardından kılıçlar kınlarından birer şimşek gibi çekildi.

Tang! Şak! Çat!

Bir Malatya askeri, üzerine atılan Haçlı şövalyesinin kılıç darbesini kalkanıyla büyük bir maharetle karşılayıp rakibini geriye itti; yanındaki nefer ise hemen boşalan o noktayı kapatarak mızrağını düşmanın böğrüne sapladı. Savaş alanı bir anda can pazarına döndü. Kılıçlar karanlıkta kıvılcımlar saçarak çarpışıyor, yaralıların iniltileri atların kişnemelerine karışıyordu.

Savaşın en kızgın, en acımasız noktasında, Haçlı ordusunun başkomutanı Kont Reinhardt, elindeki kanlı kılıcıyla en öne atıldı. Onun hemen solunda sinsi sırıtışıyla Kont Gauthier, sağında ise gençliğin verdiği hırsla gözü dönmüş Kont Baldwin savaşı yönetiyordu.

Malatya komutanı Davut, atını doğrudan Haçlı hatlarının ortasına sürdü. Karşısında zırhlar içinde parlayan Kont Reinhardt’ı gördüğünde gözleri öfkeyle parladı. İki kıdemli komutan, karanlığın ortasında, binlerce kişinin çarpıştığı o kaosun içinde birbirlerine kilitlendiler.

Reinhardt, alayla gülerek kılıcını Davut’un kafasına doğru indirdi. Davut, son anda kalkanını yukarı kaldırarak darbeyi savuşturdu; lakin kalkanın tahtası ortadan ikiye yarıldı. Zaman kaybetmeyen Davut, atının üzerinde hafifçe doğruldu ve elindeki kalın çelik kılıcı, Reinhardt’ın zırhının en zayıf noktası olan göğüs boşluğuna bütün gücüyle, varını yoğunu koyarak sapladı.

Şaaak!

Kont Reinhardt’ın gözleri ardına kadar açıldı. Ağzından koyu kırmızı bir kan fışkırırken, elindeki kılıç toprağa düştü. Davut, kılıcını hızla geri çektiğinde, Reinhardt yere kapaklanarak can verdi. Haçlıların en büyük komutanının düşmesi, cephenin o bölgesinde büyük bir panik yarattı.

Lakin savaşın dehşeti henüz bitmemişti.

Savaşın o en gürültülü ve kalabalık anında, Kont Gauthier’nin yönlendirdiği zırhlı süvari birliği, doğrudan Malatya merkez hattını yardı. Gauthier’nin arkasından gelen ani bir ok ve mızrak sağanağında, Sultan Sencer’in etrafındaki koruma halkası dağıldı.

Sencer, kılıcını savurarak üç Haçlı askerini birden yere sererken, o sırada taarruz eden Kont Baldwin’in arkadan savurduğu ağır demir mürzin darbesini doğrudan sırtında ve böğründe hissetti.

GÜRZ!

Zırhı parçalanan Sencer, ağzından koyu bir kan akıtarak atının üzerinde iki büklüm oldu ve ağır bir şekilde yere kapaklandı. Sultan Sencer’in yere düştüğünü gören Malatya askerleri bir anda çılgına döndü.

"Sultanımız düştü! Sıkı durun! Kuşatın onları!" diye kükredi komutan Davut, Sencer’in olduğu yere doğru hızla at sürerken.

Malatya ordusu, liderlerinin düşmesinin yarattığı o derin şokla gerilemek yerine, adeta devleşti. İntikam ateşiyle yanan neferler, Haçlı saflarına karşı görülmemiş bir kinle saldırmaya başladı. Kont Gauthier, Reinhardt’ın öldüğünü ve ordunun çözüldüğünü gördüğünde paniğe kapıldı; Baldwin’e seslenerek geri çekilme borusunun çaldırılmasını emretti.

Haçlılar, ardımızda bıraktıkları yüzlerce ölü ve yaralıyla birlikte gecenin karanlığına doğru düzensiz bir şekilde geri çekilmeye başladı. Malatya askerleri onları bir süre takip ettikten sonra Davut’un emriyle durdu.

Komutan Davut, kanlar içinde yerde yatan Sultan Sencer’in yanına koştu. Sencer, ağır yaralı bir halde gözlerini yarıya kadar açmış, nefes almakta zorlanıyordu; lakin gözlerindeki o hünkâr ateşi hâlâ sönmemişti.

"Toprak bizimdir, Davut..." diye fısıldadı Sencer, ağzından gelen kanları yutmaya çalışarak. "Hatları bırakmayın..."

Ovada sönen meşalelerin dumanı tüterken, Malatya ordusu zaferin o ağır, kanlı ve hüzünlü sessizliğine bürünmüştü. Haçlılar geri püskürtülmüştü, lakin bu gecenin bedeli hem Sultan Sencer hem de Malatya için çok ağır ödenmişti.

Malatya surlarının demir kapıları gıcırtıyla açıldığında, dışarıdaki o acımasız gece Ay’ın ölümsüz ışığı altında adeta taşa kesmişti. Savaş meydanından sedye üzerinde, üzeri kanla ve tozla sıvanmış zırhıyla getirilen Sultan Sencer, nefes alıp vermekte zorlanıyordu. Sırtına yediği o ezici mürzin darbesi kaburgalarını parçalamış, iç organlarına kadar ağır bir hasar bırakmıştı.

Askerler ve muhafızlar, Sultan’ı geniş taş kemerli ana salondan geçirerek doğrudan hünkar odasına taşıdılar. Taş koridorlarda sadece sedyeyi taşıyanların ayak sesleri ve Sencer’in ağzından dökülen boğuk, hırıltılı nefesler yankılanıyordu.

Hünkar odasının kapısı açıldığında, içeriden gelen meşale kokusu ve telaş bir anda dışarı taştı. Sarayın en mahir hekimleri, ellerinde keten sargılar, kaynar sular ve şifalı ot macunlarıyla daha önceden odaya doluşmuşlardı. Sencer yatağa yatırıldığı an, başhekim yaşlı Yakup Efendi hemen yaranın üzerine eğildi. Zırhın parçaları kesilip çıkarıldığında, ortaya çıkan manzara odadaki herkesin kanını dondurdu; sırtındaki et adeta ezilmiş, koyu ve siyahımsu bir kan durmaksızın akıyordu.

Hekimler ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Kanamayı durdurmak için dağlama demirleri ısıtılıyor, yaranın üzerine acı merhemler sürülüyordu. Lakin darbe o kadar derin, o kadar yıkıcıydı ki, Yakup Efendi’nin elleri titriyor, alıncadan süzülen terler gözlerini yakıyordu.

"Dayanın hünkârım... Kapatın yarayı, çabuk bez getirin!" diye seslendi Yakup Efendi, sesindeki o çaresizlik odadaki herkesin yüreğini dağladı.

Lakin nafileydi... Ölüm, odanın soğuk duvarları arasında sessizce süzülerek yatağın başucuna çoktan çökmüştü.

Kapının eşiğinde, gözlerinden yaşlar sel gibi akan, dizlerinin bağı çözülmüş bir halde duran hünkarın karısı Ceren, ellerini ağzına kapatmış, hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu. Yatağın hemen kenarında ise henüz altı yaşında olan küçük Serkan, babasının üzerindeki kanlı örtüye ve etrafta koşturan adamlara bakarak anlam veremediği bir korkuyla titriyordu. Çocuğun masum gözleri dolmuş, minik elleri annesinin eteklerine sımsıkı sarılmıştı.

Sencer, göz kapaklarının ağırlaştığını, odadaki meşale ışıklarının yavaş yavaş karardığını hissediyordu. Başını güçlükle yana çevirdi. Gözleri önce ağlamaktan göz pınarları kuruymuş olan karısı Ceren’e, ardından da korkuyla bakan küçük oğlu Serkan’a dokundu. İçindeki o son baba şefkati ve hünkâr iradesiyle nefesini topladı.

Ses tonu zayıf, fısıltı halindeydi lakin odadaki herkes o kelimeleri net bir şekilde duydu:

"Ceren... Ağlama hatun..." dedi Sencer, dudaklarından sızan taze kanı belli etmemeye çalışarak. "Toprakları... Kimseye kaptırmayın. Toprak namustur... Şereftir."

Ceren, daha fazla dayanamayarak yatağın kenarına yığıldı. Titreyen ellerini uzttı ve Sencer’in buz tutmaya başlayan, kan bulaşmış parmaklarını avuçlarının arasına alıp alnına götürdü; hıçkırıkları odanın taştı duvarlarında yankılandı.

Sencer, başını hafifçe diğer tarafa, minik oğlu Serkan’a doğru çevirdi. Oğlu adını fısıldayacak gücü bulamasa da gözleriyle ona baktı. Ardından odada toplanmış olan başkomutanlara, beylere ve sarayın ileri gelenlerine doğru sert ve kararlı bir bakış fırlattı. Ölüm döşeğinde bile o hünkar otoritesinden hiçbir şey kaybetmemişti.

"Herkes beni iyi dinlesin..." dedi Sencer, nefesi kesilir gibi olurken. "Bundan sonra... Sutanınız Ceren’dir. O ne dese... O olacak. O, bu devasa toprakların ve varisimin anasıdır. Sözü senettir."

Bu son cümleleri söylerken nefesi boğazında düğümlendi. Gözleri yavaşça, bir daha hiç açılmamak üzere kapanırken, Ceren’in elini tutan parmakları yavaşça gevşedi. Odanın içindeki o ağır sessizlik, sadece küçük Serkan’ın hıçkırığıyla bölündü. Malatya'nın büyük sultanı, namus bildiği toprakların üzerinde gözlerini dünyaya kapatmıştı.

Sabahın ilk ışıkları, Malatya’nın yüksek surlarının üzerine solgun, gri bir hüzünle doğdu.

Dün geceki savaşın izleri hala ovada tüterken, sarayın avlusu mahşer yeri gibi kalabalıktı. Üzerine Türkmen bayrakları örtülmüş olan ahşap tabut, omuzlar üzerinde yavaşça dışarı çıkarıldı. Halk, surların dibinde, başları öne eğik bir şekilde sessizce bekliyordu. Herkesin yüzünde derin bir yas, yüreğinde ise sönmeyen bir kor vardı.

Sultan Sencer, dualar eşliğinde, o uğrunda kan döktüğü, canını verdiği Malatya topraklarının en yüksek tepesindeki mezarlığa indirildi. Toprak, üzerine atılan her kürek sesiyle birlikte sanki biraz daha ağırlaşıyor, gökyüzü bile bu büyük kaybın ardasından bulutlarını ovaya indiriyordu.

Ceren, simsiyah yas elbiseleri içinde, bir elinden tuttuğu altı yaşındaki Serkan ile birlikte mezarın başında dimdik duruyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu lakin duruşunda en ufak bir zafiyet yoktu. Sencer’in son emri, bu topraklara çakılan bir demir kazık gibi arkasında kalanların omuzlarındaydı.

Güneş bulutların arkasından yavaşça sıyrılırken, Malatya rüzgârı ovada yeniden esmeye başladı. Sencer toprağa verilmişti; lakin onun bıraktığı miras, bu topraklarda yaşayan herkesin kalbine mühür gibi kazınmıştı.