99. bölüm · Kül Ve Saltanat
98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi
Malatya’nın uçsuz bucaksız dış ovası, gece yarısının o katran karası kucağında, buz gibi esen bozkır rüzgârının uğultusuyla inliyordu. Gökyüzündeki yıldızlar, yaklaşan o büyük kanlı fırtınanın dehşetinden sanki bulutların arkasına saklanmış, ovayı sadece meşalelerin solgun ve titrek turuncu ışıkları aydınlatıyordu. Malatya Sultanı Sencer, en önde, atının üzerinde dimdik durmuş; ağır çelik zırhının içinde nefes alarak Haçlı ordusunun karanlıktaki hareketlerini izliyordu. Arkasında ise demir gibi sağlam nizam almış Malatya ordusu, ölüm sessizliği içinde emri bekliyordu.
Sessizliği, ufkumdaki o karanlığı boydan boya delen tiz ve vahşi bir boru sesi yardı:
"Uuuuuuu!"
Malatya komutanı Davut, atının başını hafifçe yukarı kaldırıp kısılan gözleriyle karanlığa odaklandı:
"Bir şeyler geliyor..." diye mırıldandı dişlerinin arasından.
Çok geçmeden, gökyüzünde beliren ilk kızıl ışık noktası, saniyeler içinde yüzlercesine dönüştü. Haçlı okçularının gerdiği yaylardan fırlayan alevli oklar, gecenin karanlığını yarıp kavis çizerek Malatya ordusunun üzerine korkunç bir yağmur gibi inmeye başladı.
Fıss! Fıss! Fıss!
Alevli okların bazıları kalkanların demir yüzeyine çarparak kıvılcımlar saçtı, bazıları ise çadırların ve tahta cephane arabalarının üzerine düşerek anında devasa alevler sardı. Birkaç noktada birden küçük yangınlar patlak verdi.
"Okçular! Kalkanları kaldırın! Sıkı durun!" diye gürledi Sencer, atını ileri sürerek.
Malatya askerleri hemen omuz omuza verip demirden bir çatı ördüler; lakin ilk alevli ok salvosu çoktan kayıplara yol açmıştı. Yanarak yere kapaklanan neferler, yoldaşları tarafından hızla geriye taşınırken, diğer askerler toprak atarak yangınları söndürmeye çalışıyordu.
Haçlı ordusunun arkasındaki komuta çadırından gelen emirle, okçular ikinci kez yaylarını sonuna kadar gerdiler.
Malatya komutanı Davut, kılıcını kınından çekip havaya kaldırarak bağırdı:
"Dağılmayın! Hazırlanın!"
İkinci alevli ok yağmuru gökyüzünü bir kez daha kapladı. Bu kez Malatya askerleri tamamen hazırlıklıydı; kalkanlar yukarıda, başlar eğikti. Okların büyük çoğunluğu demir kalkanlara çarparak yere düşerken, ilk saldırıya kıyasla kayıplar çok daha azdı.
Sencer, kılıcını indirip karanlığın içine doğru işaret etti:
"Şimdi sıra bizde! Gösterin o Haçlı sürülerine günlerini!"
Malatya okçuları karanlıkta önceden belirlenen mevzilerine koşarak yerleşti ve komutanın işaretiyle yaylarını gerdi:
"Atış!"
Binlerce normal ok, geceyi zifte boyayan bir rüzgâr gibi Haçlı saflarına doğru fırladı. Haçlı askerleri kalkanlarını kaldırmaya çalıştı lakin Malatya ordusu bu kez sadece okla değil, bütün gücüyle taarruza geçmişti.
"İLERİ!"
Mızraklı birlikler en önde fırtına gibi öne fırladı, arkalarından kalkanlarını diken kılıçlı neferler akın etti. Haçlı ordusu da bu beklenmeyen ani karşı taarruz karşısında gerilemeyip karşılık verdi. İki devasa ordu, gecenin o kör karanlığında birbirine büyük bir gürültüyle çarptı.
İlk çarpışmada demir kalkanların çıkardığı o devasa ses ovada yankılandı:
GÜM!
Ardından kılıçlar kınlarından birer şimşek gibi çekildi.
Tang! Şak! Çat!
Bir Malatya askeri, üzerine atılan Haçlı şövalyesinin kılıç darbesini kalkanıyla büyük bir maharetle karşılayıp rakibini geriye itti; yanındaki nefer ise hemen boşalan o noktayı kapatarak mızrağını düşmanın böğrüne sapladı. Savaş alanı bir anda can pazarına döndü. Kılıçlar karanlıkta kıvılcımlar saçarak çarpışıyor, yaralıların iniltileri atların kişnemelerine karışıyordu.
Savaşın en kızgın, en acımasız noktasında, Haçlı ordusunun başkomutanı Kont Reinhardt, elindeki kanlı kılıcıyla en öne atıldı. Onun hemen solunda sinsi sırıtışıyla Kont Gauthier, sağında ise gençliğin verdiği hırsla gözü dönmüş Kont Baldwin savaşı yönetiyordu.
Malatya komutanı Davut, atını doğrudan Haçlı hatlarının ortasına sürdü. Karşısında zırhlar içinde parlayan Kont Reinhardt’ı gördüğünde gözleri öfkeyle parladı. İki kıdemli komutan, karanlığın ortasında, binlerce kişinin çarpıştığı o kaosun içinde birbirlerine kilitlendiler.
Reinhardt, alayla gülerek kılıcını Davut’un kafasına doğru indirdi. Davut, son anda kalkanını yukarı kaldırarak darbeyi savuşturdu; lakin kalkanın tahtası ortadan ikiye yarıldı. Zaman kaybetmeyen Davut, atının üzerinde hafifçe doğruldu ve elindeki kalın çelik kılıcı, Reinhardt’ın zırhının en zayıf noktası olan göğüs boşluğuna bütün gücüyle, varını yoğunu koyarak sapladı.
Şaaak!
Kont Reinhardt’ın gözleri ardına kadar açıldı. Ağzından koyu kırmızı bir kan fışkırırken, elindeki kılıç toprağa düştü. Davut, kılıcını hızla geri çektiğinde, Reinhardt yere kapaklanarak can verdi. Haçlıların en büyük komutanının düşmesi, cephenin o bölgesinde büyük bir panik yarattı.
Lakin savaşın dehşeti henüz bitmemişti.
Savaşın o en gürültülü ve kalabalık anında, Kont Gauthier’nin yönlendirdiği zırhlı süvari birliği, doğrudan Malatya merkez hattını yardı. Gauthier’nin arkasından gelen ani bir ok ve mızrak sağanağında, Sultan Sencer’in etrafındaki koruma halkası dağıldı.
Sencer, kılıcını savurarak üç Haçlı askerini birden yere sererken, o sırada taarruz eden Kont Baldwin’in arkadan savurduğu ağır demir mürzin darbesini doğrudan sırtında ve böğründe hissetti.
GÜRZ!
Zırhı parçalanan Sencer, ağzından koyu bir kan akıtarak atının üzerinde iki büklüm oldu ve ağır bir şekilde yere kapaklandı. Sultan Sencer’in yere düştüğünü gören Malatya askerleri bir anda çılgına döndü.
"Sultanımız düştü! Sıkı durun! Kuşatın onları!" diye kükredi komutan Davut, Sencer’in olduğu yere doğru hızla at sürerken.
Malatya ordusu, liderlerinin düşmesinin yarattığı o derin şokla gerilemek yerine, adeta devleşti. İntikam ateşiyle yanan neferler, Haçlı saflarına karşı görülmemiş bir kinle saldırmaya başladı. Kont Gauthier, Reinhardt’ın öldüğünü ve ordunun çözüldüğünü gördüğünde paniğe kapıldı; Baldwin’e seslenerek geri çekilme borusunun çaldırılmasını emretti.
Haçlılar, ardımızda bıraktıkları yüzlerce ölü ve yaralıyla birlikte gecenin karanlığına doğru düzensiz bir şekilde geri çekilmeye başladı. Malatya askerleri onları bir süre takip ettikten sonra Davut’un emriyle durdu.
Komutan Davut, kanlar içinde yerde yatan Sultan Sencer’in yanına koştu. Sencer, ağır yaralı bir halde gözlerini yarıya kadar açmış, nefes almakta zorlanıyordu; lakin gözlerindeki o hünkâr ateşi hâlâ sönmemişti.
"Toprak bizimdir, Davut..." diye fısıldadı Sencer, ağzından gelen kanları yutmaya çalışarak. "Hatları bırakmayın..."
Ovada sönen meşalelerin dumanı tüterken, Malatya ordusu zaferin o ağır, kanlı ve hüzünlü sessizliğine bürünmüştü. Haçlılar geri püskürtülmüştü, lakin bu gecenin bedeli hem Sultan Sencer hem de Malatya için çok ağır ödenmişti.
Malatya surlarının demir kapıları gıcırtıyla açıldığında, dışarıdaki o acımasız gece Ay’ın ölümsüz ışığı altında adeta taşa kesmişti. Savaş meydanından sedye üzerinde, üzeri kanla ve tozla sıvanmış zırhıyla getirilen Sultan Sencer, nefes alıp vermekte zorlanıyordu. Sırtına yediği o ezici mürzin darbesi kaburgalarını parçalamış, iç organlarına kadar ağır bir hasar bırakmıştı.
Askerler ve muhafızlar, Sultan’ı geniş taş kemerli ana salondan geçirerek doğrudan hünkar odasına taşıdılar. Taş koridorlarda sadece sedyeyi taşıyanların ayak sesleri ve Sencer’in ağzından dökülen boğuk, hırıltılı nefesler yankılanıyordu.
Hünkar odasının kapısı açıldığında, içeriden gelen meşale kokusu ve telaş bir anda dışarı taştı. Sarayın en mahir hekimleri, ellerinde keten sargılar, kaynar sular ve şifalı ot macunlarıyla daha önceden odaya doluşmuşlardı. Sencer yatağa yatırıldığı an, başhekim yaşlı Yakup Efendi hemen yaranın üzerine eğildi. Zırhın parçaları kesilip çıkarıldığında, ortaya çıkan manzara odadaki herkesin kanını dondurdu; sırtındaki et adeta ezilmiş, koyu ve siyahımsu bir kan durmaksızın akıyordu.
Hekimler ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Kanamayı durdurmak için dağlama demirleri ısıtılıyor, yaranın üzerine acı merhemler sürülüyordu. Lakin darbe o kadar derin, o kadar yıkıcıydı ki, Yakup Efendi’nin elleri titriyor, alıncadan süzülen terler gözlerini yakıyordu.
"Dayanın hünkârım... Kapatın yarayı, çabuk bez getirin!" diye seslendi Yakup Efendi, sesindeki o çaresizlik odadaki herkesin yüreğini dağladı.
Lakin nafileydi... Ölüm, odanın soğuk duvarları arasında sessizce süzülerek yatağın başucuna çoktan çökmüştü.
Kapının eşiğinde, gözlerinden yaşlar sel gibi akan, dizlerinin bağı çözülmüş bir halde duran hünkarın karısı Ceren, ellerini ağzına kapatmış, hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu. Yatağın hemen kenarında ise henüz altı yaşında olan küçük Serkan, babasının üzerindeki kanlı örtüye ve etrafta koşturan adamlara bakarak anlam veremediği bir korkuyla titriyordu. Çocuğun masum gözleri dolmuş, minik elleri annesinin eteklerine sımsıkı sarılmıştı.
Sencer, göz kapaklarının ağırlaştığını, odadaki meşale ışıklarının yavaş yavaş karardığını hissediyordu. Başını güçlükle yana çevirdi. Gözleri önce ağlamaktan göz pınarları kuruymuş olan karısı Ceren’e, ardından da korkuyla bakan küçük oğlu Serkan’a dokundu. İçindeki o son baba şefkati ve hünkâr iradesiyle nefesini topladı.
Ses tonu zayıf, fısıltı halindeydi lakin odadaki herkes o kelimeleri net bir şekilde duydu:
"Ceren... Ağlama hatun..." dedi Sencer, dudaklarından sızan taze kanı belli etmemeye çalışarak. "Toprakları... Kimseye kaptırmayın. Toprak namustur... Şereftir."
Ceren, daha fazla dayanamayarak yatağın kenarına yığıldı. Titreyen ellerini uzttı ve Sencer’in buz tutmaya başlayan, kan bulaşmış parmaklarını avuçlarının arasına alıp alnına götürdü; hıçkırıkları odanın taştı duvarlarında yankılandı.
Sencer, başını hafifçe diğer tarafa, minik oğlu Serkan’a doğru çevirdi. Oğlu adını fısıldayacak gücü bulamasa da gözleriyle ona baktı. Ardından odada toplanmış olan başkomutanlara, beylere ve sarayın ileri gelenlerine doğru sert ve kararlı bir bakış fırlattı. Ölüm döşeğinde bile o hünkar otoritesinden hiçbir şey kaybetmemişti.
"Herkes beni iyi dinlesin..." dedi Sencer, nefesi kesilir gibi olurken. "Bundan sonra... Sutanınız Ceren’dir. O ne dese... O olacak. O, bu devasa toprakların ve varisimin anasıdır. Sözü senettir."
Bu son cümleleri söylerken nefesi boğazında düğümlendi. Gözleri yavaşça, bir daha hiç açılmamak üzere kapanırken, Ceren’in elini tutan parmakları yavaşça gevşedi. Odanın içindeki o ağır sessizlik, sadece küçük Serkan’ın hıçkırığıyla bölündü. Malatya'nın büyük sultanı, namus bildiği toprakların üzerinde gözlerini dünyaya kapatmıştı.
Sabahın ilk ışıkları, Malatya’nın yüksek surlarının üzerine solgun, gri bir hüzünle doğdu.
Dün geceki savaşın izleri hala ovada tüterken, sarayın avlusu mahşer yeri gibi kalabalıktı. Üzerine Türkmen bayrakları örtülmüş olan ahşap tabut, omuzlar üzerinde yavaşça dışarı çıkarıldı. Halk, surların dibinde, başları öne eğik bir şekilde sessizce bekliyordu. Herkesin yüzünde derin bir yas, yüreğinde ise sönmeyen bir kor vardı.
Sultan Sencer, dualar eşliğinde, o uğrunda kan döktüğü, canını verdiği Malatya topraklarının en yüksek tepesindeki mezarlığa indirildi. Toprak, üzerine atılan her kürek sesiyle birlikte sanki biraz daha ağırlaşıyor, gökyüzü bile bu büyük kaybın ardasından bulutlarını ovaya indiriyordu.
Ceren, simsiyah yas elbiseleri içinde, bir elinden tuttuğu altı yaşındaki Serkan ile birlikte mezarın başında dimdik duruyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu lakin duruşunda en ufak bir zafiyet yoktu. Sencer’in son emri, bu topraklara çakılan bir demir kazık gibi arkasında kalanların omuzlarındaydı.
Güneş bulutların arkasından yavaşça sıyrılırken, Malatya rüzgârı ovada yeniden esmeye başladı. Sencer toprağa verilmişti; lakin onun bıraktığı miras, bu topraklarda yaşayan herkesin kalbine mühür gibi kazınmıştı.
