103. bölüm · Kül Ve Saltanat
102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı
Gündüzün en keskin ve acımasız saatleri, Suveyha’nın sarp dağ eteklerindeki dar geçitlerin üzerine çökmüştü. Gökyüzü bulutsuzdu, lakin tepelerden esen rüzgâr, dağların arasına sıkışmış olan o kalabalık ordunun üzerine buz gibi bir gerginlik taşıyordu. Dar geçitlerin yüksek kayalıklarını ve vadinin tabanını tutmuş olan Arap ordusu, avantajlı bir konumdaydı; yüksekte olmak, taşları ve okları yönlendirmek onlardaydı. Lakin neferlerin yüzlerindeki o solgunluk ve gözlerindeki o derin endişe, en keskin demir zırhın bile kapatamayacağı bir korkuyu ele veriyordu.
Çünkü bu kez karşılarında sıradan insanlar, Lidyalılar veya Persler yoktu.
Karşılarında ölümün pençesinden kopup gelmiş, tenleri hastalıklı bir yeşil tonda parlayan, gözlerinde canilikten başka bir ışık barındırmayan o lanetli varlıklar; Ölümsüzler vardı.
Savaş nizamı alınmış, kalkanlar sıkıca kenetlenmişti. Ordunun en ön safında, ellerindeki kana bulanmış kılıçlarıyla bekleyen neferlerin elleri hafifçe titriyordu. Aralarındaki o fısıltı halindeki korkuyu, şüpheleri ve "Acaba buradan sağ çıkabilecek miyiz?" düşüncesini sezen Umut, atını yavaşça öne sürdü. Zırhının metalik sesleri vadide yankılanırken, ordunun önünden geçerek sesinin ulaştığı en son noktaya kadar gürledi:
"Bugün karşımızda yalnızca bir ordu yok!" dedi Umut, sesindeki o demir gibi kararlılıkla neferlerin yüzüne bakarak. "Korkularımız, şüphelerimiz ve içimizdeki o geri dönme isteği de karşımızda duruyor! Ama unutmayın: Zafer, en güçlü olanın değil, sonuna kadar ayakta kalanın olur!"
Askerler nefeslerini tutmuş, Umut’un her kelimesini ciğerlerine çekiyordu. Genç komutan kılıcını kınından çekip havaya kaldırdı; güneş ışığı bıçağın keskin yüzeyinde kör edici bir parıltıyla yansıdı.
"Kılıçlarınızı kaldırın!" diye kükredi Umut. "Yanınızdaki kardeşiniz için savaşın! Geri çekilmeyin, birbirinizi bırakmayın! Bugün burada korkuya boyun eğersek, yarın adımız bile hatırlanmaz! İleri! Bu günün sonunda ya zafer bizim olacak ya da düşman bizim cesaretimizi hatırlayacak!"
Umut’un o coşkulu nidası, dağların arasında yankılanıp binlerce neferin kalbine çelik gibi bir inanç olarak oturdu.
Ve tam o saniyede, dar geçitlerin o karanlık ve derin virajlarından, ground (yer) inletecek bir uğultu yükseldi. Ölümsüzler ordusu, o insan dışı hırıltıları ve tüyler ürpertici çığlıklarıyla dar geçidi doldurarak ileriye doğru atıldı.
Öncü safın en önüne çıkmış olan, o yeşil tenli, yüzü korkunç yara izleriyle kaplı devasa lider Malakor, elindeki siyah ve dişli dev kılıcını gökyüzüne doğru kaldırdı. Sırf o hareketiyle arkasındaki binlerce ölümsüz vahşi bir dalga gibi tırmanışa geçti.
Karşıda ise Arap ordusu, komutanlarının emriyle kalkanlarını yukarı kaldırdı. Umut da atından inip yaya olarak en ön hatta, kalkan duvarının hemen arkasında yerini aldı.
Birkaç saniye sonra iki devasa güç, daracık geçidin ortasında büyük bir kıyamet gürültüsüyle çarpıştı.
GÜM! RAAAAT! ÇAT!
Savaş anı, kelimenin tam anlamıyla bir kasaphaneye döndü. Ölümsüzlerin o vahşi pençeleri ve kaba demirden yapılmış baltaları, Arap kalkanlarına çarptığında tahtalar parçalanıyor, kıymıklar havada uçuşuyordu. Yeşil yüzlü yaratıklar acı nedir bilmezcesine, arkadaşlarının cesetlerinin üzerine basarak doğrudan Arap neferlerinin üzerine atılıyorlardı.
Kan, saniyeler içinde geçidin toprağını koyu kırmızı bir çamura çevirdi. Bir Arap neperi, üzerine atlayan yeşil tenli bir mahlukun mızrağını karnında hissederken, son gücüyle kılıcını yaratığın boğazına sapladı; ikisi birden kanlar içinde yere yığıldı. Yan tarafta, iki Arap savaşçısı bir ölümsüzü sıkıştırıp kalkanlarıyla ezmeye çalışırken, arkadan gelen diğer ölümsüzler on arkadan saldırıp zırhlarını parçaladı. Her karış toprakta can pazarı yaşanıyor, kopan eller, havada uçuşan kılıç parçaları ve yaralıların boğuk feryatları vadinin sesini tamamen yutuyordu.
Savaşın o en kızgın, en kaotik merkezinde, iki ordunun kaderini belirleyecek o yüzleşme gerçekleşti.
Ölümsüzlerin lideri Malakor, iri ve hantal adımlarla Umut’un üzerine doğru yürüdü. Yüzündeki o korkunç sırıtmış ifadeyle, elindeki devasa kılıcı havaya kaldırıp doğrudan Umut’un başına doğru savurdu.
ŞAAAK!
Umut, son anda refleksle kalkanını yukarı kaldırarak darbeyi karşıladı. Darbenin şiddetiyle kolları uyuştu, dizleri hafifçe sarsıldı; lakin pes etmedi. Kalkanı bir kenara itip elindeki çelik kılıçla hızlı bir karşı hamle yaptı. Malakor, o devasa gövdesine rağmen inanılmaz bir çeviklikle hamleden kaçınarak kılıcını Umut’un zırhının böğrüne doğru saplamaya çalıştı. Kılıç zırhı sıyırıp geçerken Umut’un kaburgasında derin bir çizik bıraktı; taze kan hemen gömleğini kırmızıya boyadı.
"Buraya kadar, ölümlü!" diye hırladı Malakor, kalın ve boğuk bir sesle.
Umut, acıyı hiçe sayarak dişlerini sıktı ve bütün gücünü sağ koluna vererek kılıcını bir değirmen taşı gibi döndürdü. İki liderin kılıçları arka arkaya çarpışıyor, demirden çıkan kıvılcımlar yüzlerine sıçrıyordu. Malakor üst üste savurduğu balta darbeleriyle Umut’u geri püskürtmeye çalıştı; lakin Umut, bir anlık boşluktan yararlanarak öne doğru atıldı.
Sol eliyle Malakor’un zırhının yakasına yapışıp onu kendine çekti ve sağ elindeki kılıcı tüm gücüyle, varını yoğunu koyarak yaratığın boynuna sapladı.
GIRÇ!
Malakor’un gözleri ardına kadar açıldı. Ağzından koyu, simsiyahımsı bir kan fışkırırken, elindeki dev kılıç toprağa düştü. Ölümsüzlerin lideri, Umut’un kollarının arasında bir meşe ağacı gibi devrilerek yere kapaklandı.
Liderlerinin düştüğünü gören ölümsüzler ordusu bir an için duraksadı.
Tam o sırada, Arap ordusunun en arka safından yükselen o gür, sarsılmaz nida bütün vadiyi sarstı:
"ALLAHU EKBER!"
Bu mukaddes ve dağları titreten ses, Arap neferlerinin yüreğine yeniden o ilahi gücü doldurdu. Askerler kalkanlarını ileri atıp kılıçlarını büyük bir hırsla sallamaya başladılar. Ölümsüzlerin o korkusuz ve ezici üstünlüğü, atılan bu nidanın ve zapt edilemeyen kılıç darbelerinin altında adeta erimeye başladı.
Ölümsüzler ordusu, tarih boyunca ilk kez korkunun ne olduğunu, o iliklerine kadar işleyen acıyla hissettiler. Karşılarındaki insanlardan ziyade, durdurulamaz birer intikam meleği gibi üzerlerine gelen bu ordunun karşısında bocaladılar. Yeşil tenli mahluklar geri çekilmeye, birbirlerini ezip dar geçitten kaçmaya çalışırken, Arap neferlerinin kılıçları arkalarından onları biçmeye devam ediyordu.
Dar geçitler, ölümsüzlerin kanı ve cesetleriyle dolmuştu; Suveyha’nın toprakları, o gün tarihin en büyük ve en kanlı zaferine adını mühürlemişti.
Ölümsüzlerin o vahşi ve kanlı dalgası dar geçitlerin eteklerinde kırılıp bozguna uğrarken, hemen ilerideki tepenin eteklerinden bu dehşet dolu tabloyu izleyen Pers ordusunun derinliklerinde sessiz bir gurur ve hüzün dalgalanıyordu. Pers saffının en önünde duran Hürkan, gözlerini zafer meydanından bir an olsun ayırmadan, dudaklarının arasında belli belirsiz bir tebessümle başını salladı. Kendi kendine mırıldandı:
"Aferin sana, Umut..." dedi Hürkan, sesindeki o derin hayranlıkla. "Nede olsa Arslan’la aynı kandan geliyorsun... Keşke o da bugünleri görseydi, senin bu destansı zaferine bizzat şahit olabilirdi."
Dar geçitlerin içi, yeşil tenli yaratıkların ve ölümsüzlerin parçalanmış cesetleriyle dolmuştu. Ortalığı kaplayan o kesif kan kokusu ve barut artığı duman yavaş yavaş havaya karışırken, savaşın yorgunluğunu üzerlerinden atan Arap neferleri zaferin coşkusuyla gülüşmeye başladılar. Umut, kana bulanmış kılıcını kınına sokarken, etraftaki yığınlara küçümseyici ve rahatlamış bir bakış attı. Hafif alaycı bir ses tonuyla, çevresindeki neferlerin duyabileceği şekilde konuştu:
"Bakın görün..." dedi Umut, dudğunda alaylı bir kıvrımla. "O kadar büyüttükleri, ödüümüzü koparan o ölümsüzler... Meğer o kadar da korkunç değillermiş! Birkaç sağlam darbeyle hepsi toprağa serildi."
Umut’un bu sözleri üzerine etraftaki askerler kahkahalarla gülüşmeye, birbirlerinin sırtına vurarak zaferin tadını çıkarmaya başladılar. Savaş meydanının orta yerinde duran Muzaffer, ellerini kanlı mızrağına dayamış, uzaktaki Pers bayraklarının dalgalandığı tepelere doğru sert bir bakış fırlatarak konuştu:
"Erken sevinmeyelim, Umut!" dedi Muzaffer, sesindeki o tecrübeli ve temkinli tonla. "Şu Perslerin ve arkalarındaki yığının sayısı ne kadar çok olursa olsun, bizimle baş edemezler... Bu topraklar bizim, bu dağlar bizim!"
Lakin Muzaffer’in sözleri daha havada asılı kalırken, uzaktaki Pers karargâhından yükselen o kalın ve boğuk savaş davullarının sesi bütün vadiyi sarstı. Pers kralı Kroyos, ölümsüzlerin yenilgisini hazmedememiş, ellerindeki en büyük ve en yıkıcı kozu sahneye sürmüştü. Kroyos’un emir verircesine kaldırdığı eliyle birlikte, Hindistan coğrafyasından getirilmiş olan o devasa zırhlı filler ve Hint ordusu harekete geçti.
Toprak, devasa ayakların altında bir beşik gibi sallanmaya başladı.
"Fil ordusu geliyor! Dikkatli olun!" diye bağırdı Muzaffer, sesindeki o ani panikle.
Hindistan’ın o devasa, zırh kaplı üç büyük savaş fili, tarifi imkânsız bir güçle dar geçitlerin girişine doğru koşmaya başladı. Fillerin sırtındaki Hintli okçular ve mızraklılar, üzerlerinden sürekli ok yağdırırken, o devasa hayvanlar geçitin taş duvarlarını ve sur kalıntılarını birer oyuncak gibi yıkarak içeriye girmeye çalışıyordu.
Umut, bu yıkıcı manzarayı gördüğü anda bir saniye bile tereddüt etmeden emrini gürletti:
"Okçular! Kayalıkların tepesine! Fillerin ve arkalarındaki Hint ordusunun üzerine aralıksız ok yağdırın! Hedef o devasa canavarlar!"
Emir, dağın tepesindeki nişancılara ulaştığı an, gökyüzü bir kez daha karardı. Binlerce çelik uçlu ok, o dev fillere ve Hint ordusunun üzerine dolu gibi yağmaya başladı. Hint ordusu, neye uğradığını şaşırdı; daracık geçitte sıkışıp kalan askerler okların altında adeta perişan oldu, yerler cesetlerle doldu.
Sırtlarına isabet eden yüzlerce okla öfkeden çılgına dönen dev fillerden ikisi, aldıkları yaraların ve acının etkisiyle dengesini kaybederek devasa birer kaya gibi gürültüyle yere kapaklandı. Son kalan dev fil ise, ok yağmuru altında panikleyerek sağa sola saldırırken, dar geçidin kenarındaki sarp uçurumun sınırına geldi; arkasındaki askerlerin çığlıkları arasında dengesini yitirip yüzlerce metre aşağıya, kayalıkların dibine yuvarlandı. Hint ordusunun o gururlu hamlesi de birkaç dakika içinde hüsrana uğramış, geçit bir kez daha cesetlerle kapanmıştı.
Savaşın o gürültülü ve toz bulutlu ortamı yavaş yavaş durulurken, Umut, dar geçidin çıkışında kalan kumlu düzlükte tek başına dikiliyordu.
Tam o sırada, karşısındaki kayalığın gölgesinden çıkan ve üzerinde Pers askerlerinin kıyafetleri olan bir figür yavaşça Umut’a doğru yaklaştı. Yüzündeki derin hüzün ve yılların getirdiği yorgunluk ilk bakışta fark ediliyordu.
Umut, gelen adamı incelediğinde gözleri irkildi; nefesi boğazında düğümlendi. Bu adam... Yıllar önce Ankara Kalesi’nin o kanlı savunmasında, omuz omuza çarpıştığı, kardeş gibi bildiği Hürkan’dı!
"Hürkan...?" dedi Umut, sesindeki o şaşkınlık ve inanamamazlıkla kılıcını hafifçe aşağı indirerek. "Sen... Sen nasıl olur? Ankara’nın düşüşünden sonra senin öldüğünü sanıyorduk... Perslerin safında ne işin var?"
Hürkan, Umut’un karşısında birkaç adım ötede durdu. Yüzünde acı ama bir o kadar da huzurlu bir tebessüm vardı. Başını hafifçe sallayarak konuştu:
"Ölmediğimi söylemek zor, Umut... Çünkü o günden beri her gün içeriden biraz daha ölüyorum," dedi Hürkan, titrek bir sesle. "Ankara’dan kaçmak zorunda kaldığım o karanlık gecede... Geride bıraktıklarımı hatırlıyor musun? Karım ve o iki ikiz çocuğum... Benim hırsım yüzünden o surların arasında can verdiler. Ben o gün o yangından kaçtım ama intihar etmek istedim, başaramadım. Çünkü Arslan... Senin o amcanın oğlu Arslan, benim o çıkardığım aptalca savaş yüzünden, o ihanetin bedeli olarak öldü. Benim yüzümden..."
Umut, duydukları karşısında adeta kelimeleri yuttu. Kalbi göğsünü kafese sığmayan bir kuş gibi çarparken, geçmişin o karanlık hayaletleri birer birer gözünün önünden geçti.
Hürkan, ellerini iki yana açtı ve gözlerindeki o yaşlarla doğrudan Umut’un gözlerinin içine baktı:
"Hadi, Umut..." dedi Hürkan, yalvarır gibi ama bir o kadar da kararlı bir tonla. "Daha fazla uzatma. Kendimi öldürmeye cesaretim yoktu, lakin bu adaleti sağlayacak tek kişi sensin. Amcanın oğlunun, Arslan’ın intikamını al. Bu acıyı, bu vicdan azabını ancak senin kılıcın dindirebilir."
"Hürkan, dur..." dedi Umut, sesi titreyerek. Kılıcını tutan eli havada asılı kaldı; içinde büyüyen o büyük tereddüt, zihnini darmadağın ediyordu. "Bunu yapamam... Biz seninle o surlarda omuz omuza çarpıştık..."
"Yapmalısın!" diye bağırdı Hürkan, adeta öne doğru atılarak. "Amcanın oğlunun intikamını al, Umut! Beni kurtarma, bu azaptan ancak bu şekilde kurtulabilirim!"
Umut, daha fazla direnemedi; gözlerindeki o yaşla birlikte bütün öfkesini, geçmişin acısını ve o anın getirdiği o ezici yükü kalbine gömerek elindeki çelik kılıcı bütün gücüyle Hürkan’ın göğsüne sapladı.
GIRÇ!
Hürkan’ın gözleri ardına kadar açıldı. Ağzından koyu bir kan damlası süzülürken, yüzündeki o acı dolu ifade yerini derin bir sükûnete bıraktı. Dizleri üstüne çöktü ve yavaşça toprağın üzerine, o kanlı tozun içine yığıldı.
Umut, elleri titreyerek kılıcını Hürkan’ın göğsünden yavaşça geri çekti. Çeliğin üzerindeki taze kan damlaları toprağa düşerken, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Hürkan’ın cansız bedenine doğru eğildi; gözünden süzülen tek damla yaş, gencin tozlu yanağına düştü.
Umut, boğuk ve hıçkırıkla karışık bir sesle, ellerini toprağa dayayarak fısıldadı:
"Allah... Günahlarını affetsin, kardeşim..."
Savaş meydanının o gürültülü rüzgârı şimdi sadece bir veda fısıltısı gibi esiyor, Umut’un o yalnız ve kanlı zaferinin üzerine ağır bir hüzün perdesi indiriyordu.
