103. bölüm · Kül Ve Saltanat

102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 1. BÖLÜM: SOFRADAKİ GÖLGELER 3 2. BÖLÜM: BOZKIRIN SESSİZLİĞİ 4 3. BÖLÜM: EVDEKİ SESSİZ FIRTINA 5 4. BÖLÜM: TAHTADAN ÇELİĞE 6 5. BÖLÜM: GÖLGENİN ADIMLARI 7 6. BÖLÜM : ANKARA'NIN GÖLGESİ VE HUŞİT SULTAN 8 7. BÖLÜM : ANADOLU'NUN TAHTINDA SON NEFES 9 8. BÖLÜM: FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 10 9. BÖLÜM: GÖLGELERİN EMRİ VE LANETLİ TOPRAKLAR 11 10. BÖLÜM: TAHTIN GÖLGESİ VE DAĞDAN İNEN KABUS 12 11. BÖLÜM: GECEYİ YAKAN OKLAR VE KULELERİN KANI 13 12. BÖLÜM: ETİN VE KANIN ÇIĞLIĞI 14 13. BÖLÜM: KROYOS'UN ÖFKESİ VE KANLI HÜKÜM 15 14. BÖLÜM: DALGALARIN ALTINDAKİ GÖLGE 16 15. BÖLÜM: ORDU GÖĞE KALKAN DEMİR VE KAN 17 16. BÖLÜM: GÖLGELERİN YETİŞTİRDİĞİ FİLİZ 18 17. BÖLÜM: DEMİR MASKELİ KEHANET VE KRALIN KORKUSU 19 18. BÖLÜM: KALENİN GECESİ, ŞARAP VE BEKARETİN SONU 20 19. BÖLÜM: HALKIN ARASINDAKİ GÖLGE VE ZAFER HABERİ 21 20. BÖLÜM: DİLENCİNİN GÖLGESİ VE İLK KAN 22 21. BÖLÜM: KALENİN GÖLGESİNDE İTİRAF VE SAVAŞ ÇANI 23 22. BÖLÜM: GÖLGENİN PAZARI VE KANLI TAHTIN İNTİKAMI 24 23. BÖLÜM: TAŞ DUVARLARIN ARDINDAKİ HÜKÜM VE ZORUNLU NİKAH 25 24. BÖLÜM: SARAYIN GÖLGESİ VE BOZKIRIN EMRİ 26 25. BÖLÜM: TAŞ ODANIN İTİRAFI VE EMRİN KANLI YÜZÜ 27 26. BÖLÜM: KEHANETİN KANLI GÖLGESİ VE KROYOS'UN KİBRİ 28 27. BÖLÜM: ÜÇ İHTİYARIN HÜKMÜ VE MASKELİ KORKUT'UN ÖFKESİ 29 28. BÖLÜM: MERKEZE DÖNÜŞ, ZORLU KARŞILAŞMA VE TAHTIN GÖLGESİ 30 29. BÖLÜM: YENİ KOMUTAN VE UFUKTAKİ KIZIL FIRTINA 31 30. BÖLÜM: GÖLGELERİN SAVAŞI VE İHANETİN BEDELİ 32 31. BÖLÜM: PENÇELİLERİN GÖLGESİ VE OTAGIN SESSİZLİĞİ 33 32. BÖLÜM: SOĞUK DUVARLAR VE GECEYARISI SİPERLERİ 34 33. BÖLÜM: GECEYİ DELEN PENÇELER VE KANLI SURLAR 35 34. BÖLÜM: KÜLLERİN ARASINDAKİ İNTİKAM VE GÖLGE MAĞARA 36 35. BÖLÜM: ORMANIN DERİNLERİNDEKİ KABUS VE İNSAN YİYENLER 37 36. BÖLÜM: KILIÇ VE ÖFKE 38 37. BÖLÜM: GÖLGELERİN BASKINI VE İHTİYARLARIN SONU 39 38. BÖLÜM: ÖLÜMSÜZLERİN DÖNÜŞÜ 40 39. BÖLÜM: SEVGİ VE NEFRET ARASINDA 41 40. Bölüm: Maskenin Düşüşü 42 41. Bölüm: Ankara'nın Yeni Sahibi 43 42. Bölüm: Demir Maskenin Altındaki Sır 44 43. Bölüm: İntikamın Sırası 45 44. Bölüm: Ateşin ve Kanın Ovası 46 45. Bölüm: Suskun Sığınak ve Maskenin Ardındaki Sır 47 46. Bölüm: Yastık Altındaki Gölge ve Sarayın Sessiz İntikamı 48 47. Bölüm: Kalenin Burçlarında Zafer Kadehleri ve Kayıp Bir Gölge 49 48. Bölüm: Gölgelerin Konseyi ve Ortak Hüküm 50 49. Bölüm: Surlar Ardındaki Hesaplaşma ve Saklanan Sırlar 51 50. Bölüm: Gölgelerin Yolu ve Mağaranın Sessizliği 52 51. Bölüm: Gölgelerin Zırhı ve Surlardaki Sessiz Çatlak 53 52. Bölüm: Yola Çıkış, Veda ve Bozkırın Tozlu Yolu 54 53. Bölüm: Yenilginin Acısı ve Kara Karar 55 54. Bölüm: Öfkenin Gölgesi ve Sessiz Plan 56 55. Bölüm: Çölün Sessizliği ve Maskenin Arkasındaki Kanlı Gerçek 57 56. Bölüm: Ankara Surlarındaki Ziyafet ve Korkunç Soru 58 57. Bölüm: Gölgenin İntikamı ve Tufan’ın Sonu 59 58. Bölüm: Çölün Ortasındaki Kerpiç Sığınak ve Unutulmuş Hayatlar 60 59. Bölüm: Ocağa Düşen Ateş ve Sessiz Ölüm 61 60. Bölüm: Suveyha’nın Ateşi ve İsyanın İlk Tohumu 62 61. Bölüm: Gümüş Örümcek ve Sarayın Soğuk Tahtı 63 62. Bölüm: Başsağlığı ve Gölgenin İzinde 64 63. Bölüm: Zindanın Derinlikleri ve Muzaffer’in Sessizliği 65 64. Bölüm: Gölgenin Kapısında Sessiz Fırtına 66 65. Bölüm: Malatya’nın Genç Aslanıve Sarayın Yeni Dengesi 67 66. Bölüm: Çölün Demir Neferleri ve Ani Fırtına 68 67. Bölüm: Küllerin Dönüşü ve Yeni Filizler 69 68. Bölüm: Zifirî Düğün ve Gelin Odasının Sessizliği 70 69. Bölüm : İki Yılın Ardından ve Zindan Baskını 71 70. Bölüm: Surlar Üstündeki Sükûnet ve Ufuktaki Kıyamet 72 71. Bölüm: Surların Gölgesinde Bir Minik Nefes 73 72. Bölüm Kanlı Elçi ve Ankara’nın İhanet Fermanı 74 73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları 75 74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı 76 75. Bölüm: Surlardaki Yalnızlık ve Ölüm Haberi 77 76. Bölüm: Ankara’nın Çelik Surları ve Hürkan’ın Kararı 78 77. Bölüm: Malatya’nın Sessizliğinde Fırtına Öncesi 79 78. Bölüm: Demir Yığınlarının Yürüyüşü 80 79. Bölüm: Sarp Geçidin Kanlı Tuzağı 81 80. Bölüm: Surların Gölgesinde Son Çağrı ve Onurun Bedeli 82 81. Bölüm: Öğle Vaktinin Sessizliği ve Secdedeki Dualar 83 82. Bölüm: Tahtın Soğuk Mermerinde Öfke ve Kraliçe’nin Hükmü 84 83. Bölüm: Ankara Surlarının Ateşten Duvarı ve Arslan’ın Düşüşü 85 84. Bölüm: Ateşin Başında Gelen Acı Haber ve Umut’un Gözyaşları 86 85. Bölüm: Kudüs Sarayının Zehirli Gecesi 87 86. Bölüm: Sükûnetin Sonu ve Haçlıların Gölgesi 88 87. Bölüm: Ankara Yollarında Toz ve Siyaset 89 88. Bölüm: Fırtınanın Yuttuğu Geçmiş ve Persiya’nın Karanlık Zindanında Uyanış 90 89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına 91 90. Bölüm: Ufuktaki Kara Gölgeler ve Meçhule Açılan Yelkenler 92 91. Bölüm: Suveyha’nın Kerpiç Odası ve Demir Maskenin Ardındaki Sır 93 92. Bölüm: Anadolu’nun Kalbinde Karar Vakti ve Cemal’in Öfkesi 94 93. Bölüm: Malatya Divanı ve Harita Üzerindeki Karanlık Çizgiler 95 94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı 96 95. Bölüm: Kanlı Vadi ve Demir Kapan: Anadolu Ordusunun Sonu 97 96. Bölüm: Surlardaki Kıyamet 98 97. Bölüm Kızgın Güneşin Altında Kan ve Demir 99 98. Bölüm: Geceyi Yırtan Alevler ve Malatya’nın Kanlı Zaferi 100 99. Bölüm: Anadolu Surlarının Gölgesinde Vicdanın ve Kanın Ağır Yükü 101 100. Bölüm: Ateşteki Karanlık ve Son Savunma Hattı 102 101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan 103 102. Bölüm: Ölümsüzlerin Geçidi ve Umut’un Kılıcı 104 103. Bölüm: Geceyarısı Meclisi ve Toprak Savunması 105 104. Bölüm: Ormanın Koyu Gölgesinde Gizli Ölüm 106 105. Bölüm: Haçlı Çadırında Kibir ve Kahve Soslu Sohbetler 107 106. Bölüm: Ateşin Çağrısı ve Taarruz Vakti 108 107. Bölüm: Kraliçenin Çeliği ve Katran Sabatları 109 108. Bölüm: Sabahın Sessiz Veda Anı ve Pers Fırtınası 110 109. Bölüm: Surların Sessizliği ve Eve Dönüş Yolu 111 110. Bölüm: Ateşin Kapanı ve Gauthier’nin Sonu 112 111. Bölüm: Altının Kiri ve Kutsal Gazap 113 112. Bölüm: Ormandaki Dağınıklık ve Suların Durulması 114 113. Bölüm: Yılların Ardından ve Genç Bir Savaşçı

Gündüzün en keskin ve acımasız saatleri, Suveyha’nın sarp dağ eteklerindeki dar geçitlerin üzerine çökmüştü. Gökyüzü bulutsuzdu, lakin tepelerden esen rüzgâr, dağların arasına sıkışmış olan o kalabalık ordunun üzerine buz gibi bir gerginlik taşıyordu. Dar geçitlerin yüksek kayalıklarını ve vadinin tabanını tutmuş olan Arap ordusu, avantajlı bir konumdaydı; yüksekte olmak, taşları ve okları yönlendirmek onlardaydı. Lakin neferlerin yüzlerindeki o solgunluk ve gözlerindeki o derin endişe, en keskin demir zırhın bile kapatamayacağı bir korkuyu ele veriyordu.

Çünkü bu kez karşılarında sıradan insanlar, Lidyalılar veya Persler yoktu.

Karşılarında ölümün pençesinden kopup gelmiş, tenleri hastalıklı bir yeşil tonda parlayan, gözlerinde canilikten başka bir ışık barındırmayan o lanetli varlıklar; Ölümsüzler vardı.

Savaş nizamı alınmış, kalkanlar sıkıca kenetlenmişti. Ordunun en ön safında, ellerindeki kana bulanmış kılıçlarıyla bekleyen neferlerin elleri hafifçe titriyordu. Aralarındaki o fısıltı halindeki korkuyu, şüpheleri ve "Acaba buradan sağ çıkabilecek miyiz?" düşüncesini sezen Umut, atını yavaşça öne sürdü. Zırhının metalik sesleri vadide yankılanırken, ordunun önünden geçerek sesinin ulaştığı en son noktaya kadar gürledi:

"Bugün karşımızda yalnızca bir ordu yok!" dedi Umut, sesindeki o demir gibi kararlılıkla neferlerin yüzüne bakarak. "Korkularımız, şüphelerimiz ve içimizdeki o geri dönme isteği de karşımızda duruyor! Ama unutmayın: Zafer, en güçlü olanın değil, sonuna kadar ayakta kalanın olur!"

Askerler nefeslerini tutmuş, Umut’un her kelimesini ciğerlerine çekiyordu. Genç komutan kılıcını kınından çekip havaya kaldırdı; güneş ışığı bıçağın keskin yüzeyinde kör edici bir parıltıyla yansıdı.

"Kılıçlarınızı kaldırın!" diye kükredi Umut. "Yanınızdaki kardeşiniz için savaşın! Geri çekilmeyin, birbirinizi bırakmayın! Bugün burada korkuya boyun eğersek, yarın adımız bile hatırlanmaz! İleri! Bu günün sonunda ya zafer bizim olacak ya da düşman bizim cesaretimizi hatırlayacak!"

Umut’un o coşkulu nidası, dağların arasında yankılanıp binlerce neferin kalbine çelik gibi bir inanç olarak oturdu.

Ve tam o saniyede, dar geçitlerin o karanlık ve derin virajlarından, ground (yer) inletecek bir uğultu yükseldi. Ölümsüzler ordusu, o insan dışı hırıltıları ve tüyler ürpertici çığlıklarıyla dar geçidi doldurarak ileriye doğru atıldı.

Öncü safın en önüne çıkmış olan, o yeşil tenli, yüzü korkunç yara izleriyle kaplı devasa lider Malakor, elindeki siyah ve dişli dev kılıcını gökyüzüne doğru kaldırdı. Sırf o hareketiyle arkasındaki binlerce ölümsüz vahşi bir dalga gibi tırmanışa geçti.

Karşıda ise Arap ordusu, komutanlarının emriyle kalkanlarını yukarı kaldırdı. Umut da atından inip yaya olarak en ön hatta, kalkan duvarının hemen arkasında yerini aldı.

Birkaç saniye sonra iki devasa güç, daracık geçidin ortasında büyük bir kıyamet gürültüsüyle çarpıştı.

GÜM! RAAAAT! ÇAT!

Savaş anı, kelimenin tam anlamıyla bir kasaphaneye döndü. Ölümsüzlerin o vahşi pençeleri ve kaba demirden yapılmış baltaları, Arap kalkanlarına çarptığında tahtalar parçalanıyor, kıymıklar havada uçuşuyordu. Yeşil yüzlü yaratıklar acı nedir bilmezcesine, arkadaşlarının cesetlerinin üzerine basarak doğrudan Arap neferlerinin üzerine atılıyorlardı.

Kan, saniyeler içinde geçidin toprağını koyu kırmızı bir çamura çevirdi. Bir Arap neperi, üzerine atlayan yeşil tenli bir mahlukun mızrağını karnında hissederken, son gücüyle kılıcını yaratığın boğazına sapladı; ikisi birden kanlar içinde yere yığıldı. Yan tarafta, iki Arap savaşçısı bir ölümsüzü sıkıştırıp kalkanlarıyla ezmeye çalışırken, arkadan gelen diğer ölümsüzler on arkadan saldırıp zırhlarını parçaladı. Her karış toprakta can pazarı yaşanıyor, kopan eller, havada uçuşan kılıç parçaları ve yaralıların boğuk feryatları vadinin sesini tamamen yutuyordu.

Savaşın o en kızgın, en kaotik merkezinde, iki ordunun kaderini belirleyecek o yüzleşme gerçekleşti.

Ölümsüzlerin lideri Malakor, iri ve hantal adımlarla Umut’un üzerine doğru yürüdü. Yüzündeki o korkunç sırıtmış ifadeyle, elindeki devasa kılıcı havaya kaldırıp doğrudan Umut’un başına doğru savurdu.

ŞAAAK!

Umut, son anda refleksle kalkanını yukarı kaldırarak darbeyi karşıladı. Darbenin şiddetiyle kolları uyuştu, dizleri hafifçe sarsıldı; lakin pes etmedi. Kalkanı bir kenara itip elindeki çelik kılıçla hızlı bir karşı hamle yaptı. Malakor, o devasa gövdesine rağmen inanılmaz bir çeviklikle hamleden kaçınarak kılıcını Umut’un zırhının böğrüne doğru saplamaya çalıştı. Kılıç zırhı sıyırıp geçerken Umut’un kaburgasında derin bir çizik bıraktı; taze kan hemen gömleğini kırmızıya boyadı.

"Buraya kadar, ölümlü!" diye hırladı Malakor, kalın ve boğuk bir sesle.

Umut, acıyı hiçe sayarak dişlerini sıktı ve bütün gücünü sağ koluna vererek kılıcını bir değirmen taşı gibi döndürdü. İki liderin kılıçları arka arkaya çarpışıyor, demirden çıkan kıvılcımlar yüzlerine sıçrıyordu. Malakor üst üste savurduğu balta darbeleriyle Umut’u geri püskürtmeye çalıştı; lakin Umut, bir anlık boşluktan yararlanarak öne doğru atıldı.

Sol eliyle Malakor’un zırhının yakasına yapışıp onu kendine çekti ve sağ elindeki kılıcı tüm gücüyle, varını yoğunu koyarak yaratığın boynuna sapladı.

GIRÇ!

Malakor’un gözleri ardına kadar açıldı. Ağzından koyu, simsiyahımsı bir kan fışkırırken, elindeki dev kılıç toprağa düştü. Ölümsüzlerin lideri, Umut’un kollarının arasında bir meşe ağacı gibi devrilerek yere kapaklandı.

Liderlerinin düştüğünü gören ölümsüzler ordusu bir an için duraksadı.

Tam o sırada, Arap ordusunun en arka safından yükselen o gür, sarsılmaz nida bütün vadiyi sarstı:

"ALLAHU EKBER!"

Bu mukaddes ve dağları titreten ses, Arap neferlerinin yüreğine yeniden o ilahi gücü doldurdu. Askerler kalkanlarını ileri atıp kılıçlarını büyük bir hırsla sallamaya başladılar. Ölümsüzlerin o korkusuz ve ezici üstünlüğü, atılan bu nidanın ve zapt edilemeyen kılıç darbelerinin altında adeta erimeye başladı.

Ölümsüzler ordusu, tarih boyunca ilk kez korkunun ne olduğunu, o iliklerine kadar işleyen acıyla hissettiler. Karşılarındaki insanlardan ziyade, durdurulamaz birer intikam meleği gibi üzerlerine gelen bu ordunun karşısında bocaladılar. Yeşil tenli mahluklar geri çekilmeye, birbirlerini ezip dar geçitten kaçmaya çalışırken, Arap neferlerinin kılıçları arkalarından onları biçmeye devam ediyordu.

Dar geçitler, ölümsüzlerin kanı ve cesetleriyle dolmuştu; Suveyha’nın toprakları, o gün tarihin en büyük ve en kanlı zaferine adını mühürlemişti.

Ölümsüzlerin o vahşi ve kanlı dalgası dar geçitlerin eteklerinde kırılıp bozguna uğrarken, hemen ilerideki tepenin eteklerinden bu dehşet dolu tabloyu izleyen Pers ordusunun derinliklerinde sessiz bir gurur ve hüzün dalgalanıyordu. Pers saffının en önünde duran Hürkan, gözlerini zafer meydanından bir an olsun ayırmadan, dudaklarının arasında belli belirsiz bir tebessümle başını salladı. Kendi kendine mırıldandı:

"Aferin sana, Umut..." dedi Hürkan, sesindeki o derin hayranlıkla. "Nede olsa Arslan’la aynı kandan geliyorsun... Keşke o da bugünleri görseydi, senin bu destansı zaferine bizzat şahit olabilirdi."

Dar geçitlerin içi, yeşil tenli yaratıkların ve ölümsüzlerin parçalanmış cesetleriyle dolmuştu. Ortalığı kaplayan o kesif kan kokusu ve barut artığı duman yavaş yavaş havaya karışırken, savaşın yorgunluğunu üzerlerinden atan Arap neferleri zaferin coşkusuyla gülüşmeye başladılar. Umut, kana bulanmış kılıcını kınına sokarken, etraftaki yığınlara küçümseyici ve rahatlamış bir bakış attı. Hafif alaycı bir ses tonuyla, çevresindeki neferlerin duyabileceği şekilde konuştu:

"Bakın görün..." dedi Umut, dudğunda alaylı bir kıvrımla. "O kadar büyüttükleri, ödüümüzü koparan o ölümsüzler... Meğer o kadar da korkunç değillermiş! Birkaç sağlam darbeyle hepsi toprağa serildi."

Umut’un bu sözleri üzerine etraftaki askerler kahkahalarla gülüşmeye, birbirlerinin sırtına vurarak zaferin tadını çıkarmaya başladılar. Savaş meydanının orta yerinde duran Muzaffer, ellerini kanlı mızrağına dayamış, uzaktaki Pers bayraklarının dalgalandığı tepelere doğru sert bir bakış fırlatarak konuştu:

"Erken sevinmeyelim, Umut!" dedi Muzaffer, sesindeki o tecrübeli ve temkinli tonla. "Şu Perslerin ve arkalarındaki yığının sayısı ne kadar çok olursa olsun, bizimle baş edemezler... Bu topraklar bizim, bu dağlar bizim!"

Lakin Muzaffer’in sözleri daha havada asılı kalırken, uzaktaki Pers karargâhından yükselen o kalın ve boğuk savaş davullarının sesi bütün vadiyi sarstı. Pers kralı Kroyos, ölümsüzlerin yenilgisini hazmedememiş, ellerindeki en büyük ve en yıkıcı kozu sahneye sürmüştü. Kroyos’un emir verircesine kaldırdığı eliyle birlikte, Hindistan coğrafyasından getirilmiş olan o devasa zırhlı filler ve Hint ordusu harekete geçti.

Toprak, devasa ayakların altında bir beşik gibi sallanmaya başladı.

"Fil ordusu geliyor! Dikkatli olun!" diye bağırdı Muzaffer, sesindeki o ani panikle.

Hindistan’ın o devasa, zırh kaplı üç büyük savaş fili, tarifi imkânsız bir güçle dar geçitlerin girişine doğru koşmaya başladı. Fillerin sırtındaki Hintli okçular ve mızraklılar, üzerlerinden sürekli ok yağdırırken, o devasa hayvanlar geçitin taş duvarlarını ve sur kalıntılarını birer oyuncak gibi yıkarak içeriye girmeye çalışıyordu.

Umut, bu yıkıcı manzarayı gördüğü anda bir saniye bile tereddüt etmeden emrini gürletti:

"Okçular! Kayalıkların tepesine! Fillerin ve arkalarındaki Hint ordusunun üzerine aralıksız ok yağdırın! Hedef o devasa canavarlar!"

Emir, dağın tepesindeki nişancılara ulaştığı an, gökyüzü bir kez daha karardı. Binlerce çelik uçlu ok, o dev fillere ve Hint ordusunun üzerine dolu gibi yağmaya başladı. Hint ordusu, neye uğradığını şaşırdı; daracık geçitte sıkışıp kalan askerler okların altında adeta perişan oldu, yerler cesetlerle doldu.

Sırtlarına isabet eden yüzlerce okla öfkeden çılgına dönen dev fillerden ikisi, aldıkları yaraların ve acının etkisiyle dengesini kaybederek devasa birer kaya gibi gürültüyle yere kapaklandı. Son kalan dev fil ise, ok yağmuru altında panikleyerek sağa sola saldırırken, dar geçidin kenarındaki sarp uçurumun sınırına geldi; arkasındaki askerlerin çığlıkları arasında dengesini yitirip yüzlerce metre aşağıya, kayalıkların dibine yuvarlandı. Hint ordusunun o gururlu hamlesi de birkaç dakika içinde hüsrana uğramış, geçit bir kez daha cesetlerle kapanmıştı.

Savaşın o gürültülü ve toz bulutlu ortamı yavaş yavaş durulurken, Umut, dar geçidin çıkışında kalan kumlu düzlükte tek başına dikiliyordu.

Tam o sırada, karşısındaki kayalığın gölgesinden çıkan ve üzerinde Pers askerlerinin kıyafetleri olan bir figür yavaşça Umut’a doğru yaklaştı. Yüzündeki derin hüzün ve yılların getirdiği yorgunluk ilk bakışta fark ediliyordu.

Umut, gelen adamı incelediğinde gözleri irkildi; nefesi boğazında düğümlendi. Bu adam... Yıllar önce Ankara Kalesi’nin o kanlı savunmasında, omuz omuza çarpıştığı, kardeş gibi bildiği Hürkan’dı!

"Hürkan...?" dedi Umut, sesindeki o şaşkınlık ve inanamamazlıkla kılıcını hafifçe aşağı indirerek. "Sen... Sen nasıl olur? Ankara’nın düşüşünden sonra senin öldüğünü sanıyorduk... Perslerin safında ne işin var?"

Hürkan, Umut’un karşısında birkaç adım ötede durdu. Yüzünde acı ama bir o kadar da huzurlu bir tebessüm vardı. Başını hafifçe sallayarak konuştu:

"Ölmediğimi söylemek zor, Umut... Çünkü o günden beri her gün içeriden biraz daha ölüyorum," dedi Hürkan, titrek bir sesle. "Ankara’dan kaçmak zorunda kaldığım o karanlık gecede... Geride bıraktıklarımı hatırlıyor musun? Karım ve o iki ikiz çocuğum... Benim hırsım yüzünden o surların arasında can verdiler. Ben o gün o yangından kaçtım ama intihar etmek istedim, başaramadım. Çünkü Arslan... Senin o amcanın oğlu Arslan, benim o çıkardığım aptalca savaş yüzünden, o ihanetin bedeli olarak öldü. Benim yüzümden..."

Umut, duydukları karşısında adeta kelimeleri yuttu. Kalbi göğsünü kafese sığmayan bir kuş gibi çarparken, geçmişin o karanlık hayaletleri birer birer gözünün önünden geçti.

Hürkan, ellerini iki yana açtı ve gözlerindeki o yaşlarla doğrudan Umut’un gözlerinin içine baktı:

"Hadi, Umut..." dedi Hürkan, yalvarır gibi ama bir o kadar da kararlı bir tonla. "Daha fazla uzatma. Kendimi öldürmeye cesaretim yoktu, lakin bu adaleti sağlayacak tek kişi sensin. Amcanın oğlunun, Arslan’ın intikamını al. Bu acıyı, bu vicdan azabını ancak senin kılıcın dindirebilir."

"Hürkan, dur..." dedi Umut, sesi titreyerek. Kılıcını tutan eli havada asılı kaldı; içinde büyüyen o büyük tereddüt, zihnini darmadağın ediyordu. "Bunu yapamam... Biz seninle o surlarda omuz omuza çarpıştık..."

"Yapmalısın!" diye bağırdı Hürkan, adeta öne doğru atılarak. "Amcanın oğlunun intikamını al, Umut! Beni kurtarma, bu azaptan ancak bu şekilde kurtulabilirim!"

Umut, daha fazla direnemedi; gözlerindeki o yaşla birlikte bütün öfkesini, geçmişin acısını ve o anın getirdiği o ezici yükü kalbine gömerek elindeki çelik kılıcı bütün gücüyle Hürkan’ın göğsüne sapladı.

GIRÇ!

Hürkan’ın gözleri ardına kadar açıldı. Ağzından koyu bir kan damlası süzülürken, yüzündeki o acı dolu ifade yerini derin bir sükûnete bıraktı. Dizleri üstüne çöktü ve yavaşça toprağın üzerine, o kanlı tozun içine yığıldı.

Umut, elleri titreyerek kılıcını Hürkan’ın göğsünden yavaşça geri çekti. Çeliğin üzerindeki taze kan damlaları toprağa düşerken, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Hürkan’ın cansız bedenine doğru eğildi; gözünden süzülen tek damla yaş, gencin tozlu yanağına düştü.

Umut, boğuk ve hıçkırıkla karışık bir sesle, ellerini toprağa dayayarak fısıldadı:

"Allah... Günahlarını affetsin, kardeşim..."

Savaş meydanının o gürültülü rüzgârı şimdi sadece bir veda fısıltısı gibi esiyor, Umut’un o yalnız ve kanlı zaferinin üzerine ağır bir hüzün perdesi indiriyordu.