74. bölüm · Kül Ve Saltanat
73. Bölüm: Kudüs’ün Taş Tahtı ve Çölün İsyancıları
Kudüs’ün o yüksek kubbeli, kalın mermer sütunlarla çevrili büyük taht salonu, dışarıdan vuran kavurucu güneşin altında adeta eriyen buzlar gibi ağır bir sıcaklıkla sarsılıyordu. Pencerelerden sızan sarımtırak ışık, odanın ortasındaki uzun harita masasının üzerine düşüyor, duvarda asılı duran altın yaldızlı kalkanların üzerinde sönük parıltılar bırakıyordu. Odanın havası, yaklaşmakta olan bir fırtınanın o kesif ve boğucu kokusuyla doluydu.
Tahtın üzerinde oturan Yahudi Kraliçe Mara, üzerine geçirdiği koyu lacivert ve altın işlemeli ağır kaftanıyla sanki taştan yontulmuş bir heykel gibi sessizce duruyordu. Yüz hatları keskin, gözleri ise çölün ortasında parlayan zehirli bir yılanın bakışları kadar tehlikeliydi. Güney çölünden gelen o son felaket haberi, taht salonundaki bütün dengeleri altüst etmişti. Arapların başlattığı o beklenmedik ve şiddetli isyan, ticaret yollarını kesmiş, kervanları yağmalamış ve Kudüs’ün o kusursuz kusursuzluğuna düşen ilk derin leke olmuştu.
Mara’nın hemen önünde, ellerini arkalarında birleştirmiş bir şekilde duran iki kıdemli general; David ve Erez başlarını eğmiş, kraliçeden çıkacak o ölümcül fermanı bekliyorlardı. Zırhlarının üzerindeki toz ve çöl kumları, getirdikleri haberin ne kadar taze ve kanlı olduğunu açıkça gösteriyordu.
Kraliçe Mara, uzun parmaklarıyla tahtın mermer kolçağına yavaşça vurarak o uzun ve gergin sessizliği bozdu. Sesi, odanın yüksek tavanlarında soğuk bir yankıla uyandı:
"Güneyden gelen o leş kokulu haberler doğru mu, David?" dedi Mara, gözlerini bir an olsun iki generalden ayırmadan. "Çölün o sefil kabileleri, ellerine üç beş paslı kılıç aldı diye bizim yollarımıza pusu kurmaya, vergi kervanlarımızı ateşe vermeye nasıl cüret eder? Biz buranın topraklarına demirden bir nizam kurduk sandım, meğer çakallar masaya oturmaya kalkmış."
General David, yüzündeki o sert ve disiplinli ifadeyi bozmadan bir adım öne çıktı. Başını hafifçe eğerek, sesindeki o mesafeli ve ciddi tonla cevap verdi:
"Doğrudur, Kraliçem..." dedi David. "Araplar bu kez dağınık kabile kavgaları peşinde değil. Aralarında birleşmişler, çölün o sarp geçitlerini tutarak bizim güney hatlarımızı tamamen kestiler. Gönderdiğimiz ilk muhafız birliği kılıçtan geçirildi; sağ kalan kimse yok. İsyan, rüzgârın yaylım ateşi gibi bütün güney ovalarına yayılıyor."
Odanın diğer köşesinde duran General Erez, David’in sözlerini onaylarcasına başını salladı ve söze karıştı:
"Onların cesareti kendi kılıçlarından gelmiyor, Mara..." dedi Erez, sesindeki o hiddeti bastırmaya çalışarak. "Arkalarında o çölün esnekliği ve bizim tedbirsizliğimiz var. Eğer şimdi onlara boyun eğer, bu isyanı kanla bastırmazsak, yarın Kudüs’ün kapısına kadar dayanırlar. Çölün kumları bu kez bizim kanımızla boyanır."
Kraliçe Mara, bu sözleri duyduğu an oturduğu tahttan yavaşça ayağa kalktı. Kaftanı hışırtıyla mermer zemin üzerinde kaydı. Masanın üzerine doğru eğilip ellerini haritanın üzerine bastırdı. Gözlerindeki o öfke ateşi artık saklanamayacak kadar büyüktü; yüzünde ince, tehlikeli bir tebessüm belirdi.
"İsyan..." diye fısıldadı Mara, dişlerinin arasından. "Küçük bir kum tanesinin dev bir dağa meydan okuması gibi bir şey bu. Onlara çölün ne kadar sessiz ve ölümcül olabileceğini unutturmuşuz demek ki. Arapların o başıbozuk çadırlarını başlarına yıkmazsam, bu tacı bu baş taşımaya utansın!"
Mara başını kaldırıp doğrudan iki generaline baktı, emir veren o buz gibi ve kesin tonla kükredi:
"Şimdi ne yapacağız diye sormayacaksınız bana, General! Ne yapılması gerektiğini ikiniz de gayet iyi biliyorsunuz!" dedi Kraliçe. "İsrail ordusu derhal hazırlansın! Tek bir asker bile arkada kalmayacak. Bütün demir birlikler, süvariler, o çölün kurduna kuşuna ibret olsun diye güneye doğru sürülecek!"
General David ve Erez, emrin ağırlığı ve kesinliği karşısında aynı anda başlarını eğerek selam durdular.
"Emriniz başımızın üstüne, Kraliçem," dedi David, kararlı bir sesle. "İsrail’in demir yumruğu o çöle öyle bir inecek ki, bir daha kimse başını kaldırmaya cesaret edemeyecek."
Mara, arkasını dönüp pencereden dışarıdaki parlak güneşin altında uzanan şehre ve uzaklardaki çöl çizgisine baktı. Elini sıkıca yumruk yaparak içindeki o hırsı biledi:
"O çölü onlara mezar edin," dedi Mara, fısıltı gibi çıkan ama bütün odayı dolduran o sert buyrukla. "Geriye tek bir sağ kalan bile dönmeyecek."
Kudüs’ün dışındaki o geniş, rüzgârlı ve toz bulutlarının eksik olmadığı ordugâh meydanı, binlerce demir neferin nefesiyle adeta inliyordu. Atların kişnemeleri, kalkanların birbirine çarptığı o metalik şakırtılar ve havada uçuşan toz parçacıkları, savaşın o boğucu ve ağır atmosferini ta şafak vaktinden itibaren bütün ovaya yaymıştı. Sırada bekleyen demir zırhlı süvariler, mızraklı piyadeler ve çölü iyi bilen izciler, meydanın ortasındaki yüksek taş platforma dikilmiş gözlerle bekliyorlardı.
Güneş, henüz dağların ardındayken gökyüzüne kızıl bir leke gibi yayılmıştı.
O sırada ordugâhın ana çadırının perdeleri hışırtıyla aralandı. Üzerindeki koyu lacivert, altın işlemeli ağır zırhı ve omuzlarına attığı kürk kaftanıyla Kraliçe Mara, merdivenlerden yavaşça aşağıya doğru adım attı. Yüzündeki o sarsılmaz ve buz gibi ifade, bütün meydanı bir anda derin bir sessizliğe gömmeye yetmişti. Yanında general David ve Erez ile birlikte yürürken, çizmelerinin taşlara vurduğu o tok ses, binlerce askerin kalbinin atışına karışıyordu.
Mara, yüksek taş platformun üzerine çıktı. Gözlerini, önünde denizde dalgalanan demir yığınları gibi duran İsrail ordusunun üzerinde dikkatle gezdirdi. Rüzgâr, siyah saçlarını ve kaftanının eteklerini sertçe savuruyordu. Ellerini platformun mermer korkuluklarına dayadı ve göğsünden gelen o tok, bütün ovayı inleten sesle konuşmaya başladı:
"Ey İsrail’in demir neferleri! Ey bu kutsal toprakların koruyucuları!" diye başladı Mara, sesi rüzgârı yararak en arkadaki askerlere kadar ulaştı. "Bugün burada, bu meydanda toplanmamızın sebebi ne bir şenlik ne de sıradan bir seferdir. Güneyin o kurak kumlarında, bizim kudretimize meydan okumaya cüret eden birkaç çöl çakalı, başını kaldırmaya çalışıyor. Biz onlara ticaret yollarını açtık, sulh içinde yaşasınlar diye ellerine ekmek verdik; lakin onlar o ekmeği kanla, ihanetle geri çevirdiler!"
Sırada duran askerlerden biri kalkanını hafifçe yere vurdu; ardından bu ses dalga dalga bütün orduya yayıldı.
Mara, elini havaya kaldırıp o tok sesiyle konuşmasını sürdürdü:
"Arb’ın o sefil kabileleri, bizim kervanlarımızı ateşe verip elçilerimizin başını kestiğinde, zannettiler ki Kudüs tahtı sessiz kalacak. Zannettiler ki bu demir zırhlar pas tutacak! Lakin bilmedikleri bir şey var..." Mara, bir an durup keskin bakışlarını ordunun en ön safındaki genç bir askere dikti, ardından sesini daha da sertleştirerek devam etti: "Biz Kudüs’üz! Biz bu toprakların hem kuralıyız hem de celladıyız! Kim ki bizim nizamımıza karşı gelir, o kumlar onun mezarı olur."
Ön saflarda duran General David, kılıcının kabzasını sıkıca kavrayarak başını hafifçe öne eğdi. Mara, gözlerini ordunun üzerinden bir kez daha geçirdi ve o son, emir niteliğindeki sözlerini fısıltıyla karışık bir kükremeyle bıraktı:
"Şimdi dinleyin beni! Bu sefere çıkanın geri dönüşü yoktur! Güneyin o kızgın çölüne vardığınızda taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayacaksınız! Onlara İsrail’in kılıcının kalleşliği affetmediğini, o çölün ortasında acı bir şekilde öğreteceksiniz! Yollarınız açık, kılıçlarınız keskin olsun! Yürüyün!"
Kraliçe Mara’nın "Yürüyün!" emriyle birlikte, meydanı dolduran binlerce asker aynı anda gökyüzüne doğru kılıçlarını kaldırarak korkunç bir savaş nidası kopardı.
"İsrail! İsrail!" sesleri dağlarda yankılanırken, demir zırhlı süvariler atlarını güneye, o asi çöl kabilelerinin üzerine doğru sürmeye başladı. Havayı kaplayan toz bulutları arasında, büyük savaşın o kanlı yürüyüşü resmen başlamıştı. Mara, platformun üzerinden bu devasa ordunun hareketini izlerken yüzünde hâlâ o tehlikeli ve kararlı tebessüm eksilmiyordu.
