75. bölüm · Kül Ve Saltanat
74. Bölüm : umutun planı ve Çölün Savaş Divanı
Çölün uçsuz bucaksız kum denizinin ortasında, gece ayazının kavurucu sıcağın yerini aldığı o karanlık saatlerde, devasa bir otağın içi meşalelerin yaydığı titrek ışıklarla aydınlanıyordu. Dışarıda rüzgâr kum tanelerini çadırın keçe duvarlarına vururken, içeride ise adeta fırtınadan önceki o boğucu ve ağır sessizlik hâkimdi. Masanın etrafında toplanmış olanlar, bu toprakların en kavurucu günlerini görmüş, yüzleri güneşten kavrulmuş, gözleri çelik gibi keskinleşmiş insanlardı.
Çadırın tam ortasında duran büyük ahşap masanın üzerine serilmiş olan deri harita üzerinde, Kudüs’ten gelen o kara haberin izleri parmak uçlarıyla takip ediliyordu. otağdaki herkesin gözlerini üzerine diktiği Umut, kollarını masaya dayamış, derin ve sakin bir nefes alarak haritayı süzüyordu. Onun etrafında ise çöl kabilelerinin en yaşlı ak sakallı önderleri, Arap reisleri ve kılıçtan başka dostu olmayan tecrübeli komutanlar dizilmişti.
Umut, sessizliği bozan o tok ve hafif boğuk sesiyle konuştu:
"Kraliçe Mara ordusunu harekete geçirdi," dedi Umut, gözlerini haritadaki güney geçitlerinden ayırmadan. "Kudüs’ten çıkan o demir zırhlı sefil ordu, kumları aşıp bizim topraklarımıza, otağımıza dayanmak istiyor. Başlattığımız isyan kıvılcımı bütün çölü sardı lakin bilmeliyiz ki Yahudi ordusu sadece bastırmaya değil, bu topraklarda taş üstünde taş bırakmamaya geliyor. Karşımızdaki güç dağınık bir çapulcu sürüsü değil; düzenli, zırhlı ve acımasız bir ordu."
Masanın başında oturan, yüzündeki derin kırışıklıklar ve yılların verdiği tecrübeyle tanınan kabilelerin en yaşlısı Şeyh Hattab, ak sakalını sıvazlayarak öne doğru eğildi. Gözlerindeki o sönmeyen ferle haritadaki dar çöl boğazlarını işaret etti:
"Mara’nın o demir süvarileri çölün düzlüğünde rüzgâr gibi eser, evlat..." dedi Şeyh Hattab, ağır ve düşünceli bir sesle. "Lakin unutmasınlar ki burası onların Kudüs sokaklarına benzemez. Bu çölün kumunu, suyunu, en sarp kayalığını biz biliriz. Eğer onları açık düzlükte karşılamaya kalkarsak, o ağır zırhlı atlılar bizi ezip geçer. Bizim silahımız hızımız değil, bu kum denizinin o acımazsız dar geçitleridir."
Umut, Şeyh Hattab’ın bu sözleri üzerine başını hafifçe salladı. Otağdakilerden biri, genç ve sabırsız Arap süvarilerinin başı olan Kays, oturduğu yerden kalkarak itiraz eder gibi ellerini masaya vurdu:
"Dar boğazlarda saklanmak bize ancak biraz zaman kazandırır, Şeyh Hattab!" dedi Kays, sesindeki o gençliğin verdiği hırsla. "Eğer o düşman obalarımıza dayanır, o koca ordusuyla bizi kuşatırsa, içerideki susuzluk ve uzun kuşatma bizi bitirir. Benim fikrim, güneye doğru inip onları daha çölde ilerlerken, su kuyularının başında vurmaktır. Karşılarına dikilip erkekçe savaşmalıyız, kayaların arkasına saklanarak bu iş bitmez!"
Çadırın içinde mırıldanmalar yükseldi. Bazı kabile reisleri Kays’ın cesaretini hak bulurken, bazıları ise bunun intihar olduğunu savunarak başlarını salladılar.
Şeyh Hattab, asasını yere hafifçe vurarak o gürültüyü kesti ve Kays’a sert ama öğüt veren bir bakış attı:
"Cesaretle akılsızlık aynı kefeye gelmez, delikanlı!" dedi Şeyh Hattab. "Çölün ortasında o güneşin altında, o demir zırhların karşısında yaya iki gün bile direnemezsin. Mara seni bekliyor zaten orada. Bizim amacımız onları yormak, susuz bırakmak ve en zayıf anlarında bu kum dağlarının arasında boğmaktır."
Umut, derin bir soluk alarak iki tarafı da sakinleştiren o el hareketini yaptı. Masanın üzerine daha da yaklaşarak kendi planını ortaya koydu:
"İkiniz de haklısınız lakin ikimizin de eksikleri var," dedi Umut, otağdaki herkesin dikkatini üzerine toplayarak. "Kays’ın dediği gibi bekleyip çadırlarımıza kapanamayız; Şeyh Hattab’ın dediği gibi de çölün ortasında ateşe atlayamayız. Bizim planımız şu olacak:"
Umut, parmağıyla harita üzerinde güneydeki dar bir kanyon geçidini işaret etti:
"Mara’nın öncü birlikleri bu dar çöl geçidinden geçmek zorunda. Onları ana ordudan ayıracağız. Çölün yollarına hakim hafif süvarilerimizle uzaktan taciz okları atıp, onları doğrudan bizim istediğimiz o sarp kayalıkların arasına çekeceğiz. Oraya girdiklerinde ne geri çekilebilecekler ne de o ağır kalkanlarını kullanabilecekler. Tepelerden yuvarlayacağımız kayalar ve ok yağmuruyla o demir duvarı içeride parçalayacağız."
Otağdaki yaşlı reislerden biri, yüzünde onaylayan bir tebessümle başını salladı:
"Akıllıca... Düşmanı kendi zırhının ağırlığıyla boğmak gerekir," dedi reis. "Peki ya ana ordu arkadan yetişirse?"
"Ana ordu yetişene kadar öncülerinin kellesini alıp çölün ortasındaki kayalara asacağız," dedi Umut, sesindeki o sarsılmaz kararlılıkla. "Mara o manzarayı gördüğünde, bu kumların bile onlara mezar olacağını anlayacak. Hazırlıklar başlasın. Yarın şafakla birlikte bütün kabileler yerini alacak."
Otağın içindeki o gergin hava, yerini artık netleşen bir stratejiye ve demirden bir disipline bırakmıştı. Herkes yerinden kalkıp hazırlıklar için dışarı yönelirken, Umut haritanın başında yalnız kaldı; dışarıdaki rüzgârın sesi, yaklaşmakta olan o büyük savaşın habercisi gibi çadırın kanatlarını sertçe dövmeye devam ediyordu.
Savaş divanının dağılmasıyla birlikte çadırın içindeki hava biraz olsun hafifledi. Umut, masanın üzerindeki haritayı son bir kez kontrol edip rulo haline getirdi. Üzerindeki zırhın ağırlığı omuzlarına biniyordu. Demir maskesini çoktan çıkarmış, kenara bırakmıştı. Yüzündeki o yorgun ama kararlı ifadeyle, meşalelerin yavaş yavaş söndüğü ana otağdan çıkarak, kumların üzerinde sert adımlarla ilerlemeye başladı.
Ordugâhın biraz ilerisinde, diğerlerinden ayrı duran, sadece zayıf bir ateşin ışığıyla aydınlanan küçük bir çadıra doğru yöneldi. Burası, kimsenin girmeye cesaret edemediği, sadece Umut’un ve sırdaşının girebildiği o gizli mekândı. Umut, girişteki ağır keçe perdeyi aralayarak içeri girdi.
İçerisi dışarıdaki çölün aksine tuhaf bir serinlikle doluydu. Çadırın tam ortasında, özel olarak hazırlanmış bir ocakta yanan ateş, ne mavi ne de sarıydı; tuhaf, morumsu bir alevle dans ediyordu. Ateşin tam karşısında, yüzünde ağır, dövme demirden yapılmış ve sadece gözlerinin göründüğü o meşhur maskesiyle Herna oturuyordu. O, çölün ve umudun demir maskeli kahiniydi.
Umut, sessizce Herna’nın yanına, ateşin öbür tarafına çöktü. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sadece ateşin çıtırtısı ve dışarıdaki rüzgârın çadıra vuran hırıltısı duyuluyordu. Umut, ellerini ateşe doğru uzatıp soğuyan avuçlarını ısıtırken, gözlerini alevlerin o tekinsiz dansından ayıramıyordu.
"Bugün reisleri topladım," diye söze başladı Umut, sesi çadırın içinde yankılanarak. "Herkesin gözünde o korkuyu gördüm. Mara’nın ordusu sadece sayıca değil, kudret olarak da üzerimize geliyor. Herkes bir şey söylüyor, herkes bir yol çiziyor; lakin içlerindeki o kuşku... O kuşku kemiriyor beni Herna."
Herna, maskesinin altından gelen o derinden gelen, yankılı ve soğuk sesiyle karşılık verdi:
"Kuşku, insanın kendi mezarını kazarken tuttuğu kürektir, Umut. Onlar korkmasınlar da ne yapsınlar? Karşılarında duran, yüzyıllardır yıkılmamış bir tahtın hırsıdır. Sen o hırsı, bu çölün kumlarıyla boğmaya çalışıyorsun."
Umut başını ellerinin arasına alarak ateşin o mor ışığına baktı. Derin bir iç çekişle omuzları düştü:
"Kazanacak mıyız, Herna?" diye sordu Umut, sesindeki o çaresizliği gizlemeye çalışarak. "Bu kanlı oyunda, bizden sonra bu kumların üzerinde bir iz kalacak mı? Yoksa Mara’nın hırsı, bütün hayallerimizi o kızgın kumların altına mı gömecek?"
Herna, yavaşça yerinden doğruldu. Demir maskesinin o soğuk ve ifadesiz yüzü ateşin ışığında parlıyordu. Uzun, ince parmaklarıyla ateşe doğru bir tutam kurutulmuş ot attı. Alevler bir anda yükseldi, çadırın içini tuhaf kokular ve uzun gölgeler doldurdu. Herna gözlerini ateşin içine dikmiş, sanki başka bir zamana bakıyormuş gibi fısıldadı:
"Ateşe bak Umut... Ateş yalan söylemez, çünkü o sadece yanar. Kül ve saltanat... Hepsi bir döngüdür. Mara, kendi kibrinin ateşinde yanmak üzere olan bir kraliçedir. Zaferi görüyorum... Lakin o zafer, avuçlarının içinden akan bir kum tanesi gibi. Tutmak zorundasın, parmaklarını birbirine kenetlemezsen kayıp gidecek."
Umut, kahinin bu sözleri üzerine bir an için duraksadı. Sesindeki o belirsizlik yerini bir nebze olsun merak ve soğukkanlılığa bırakmıştı:
"Zafer... Lakin nasıl? Hangi bedelle? Mara’nın o çelik ordusu karşısında nasıl bir iz kalır ki geriye?"
Herna, maskesinin altından gelen o alaycı mı yoksa uyarıcı mı olduğu anlaşılamayan bir gülüşle başını salladı:
"Bedeli bellidir. Çöl, kanla sulanmadan çiçek açmaz. Sen, kendi saltanatını kumların üzerine değil, o kabilelerin yüreğine kuruyorsun. Mara, kılıçların ve zırhların zaferine inanıyor; lakin kılıç kırılır, zırh paslanır. Bizim zaferimiz, onun kılıcını değil, ruhunu kıracak olan o çaresizlik anında gelecek. Hazır ol Umut; çünkü zafer, düşmanının en çok güvendiği anda, onun gözlerindeki o son ışığın söndüğünü gördüğünde gerçekleşecek."
Umut, Herna’nın bu sözlerinden sonra bir süre daha ateşle bakıştı. Çadırın içindeki atmosfer, Herna’nın varlığıyla daha da ağırlaşmış, sanki zaman yavaşlamıştı. Umut ayağa kalktı, Herna’nın o gizemli ve korkutucu duruşuna son bir kez baktı.
"Söylediğin gibi olsun," dedi Umut, sesindeki o tereddüdü tamamen atarak. "Bu kumlar, yarın Mara’nın kibrini değil, bizim direnişimizi yazacak."
Herna, o hiç değişmeyen soğukkanlılığıyla ateşi karıştırmaya devam etti:
"Git artık. Yarın güneş doğduğunda, tarih ya unutacak ya da seni yazacak. Her iki durumda da, ateş yolunu aydınlatacak."
Umut, çadırın girişindeki keçe perdeyi aralayıp çölün o soğuk gecesine, yaklaşan savaşın sessizliğine adım attı. Arkasında bıraktığı kahin ve o tuhaf mor ateş, yarın yaşanacak olan kıyametin sessiz tanıkları gibi geride kalmıştı.
