95. bölüm · Kül Ve Saltanat
94. Bölüm: Kıyılara Vuran Kıyamet ve İki Gözcünün Kaçışı
Akdeniz’in o sarp, kayalık ve günlerdir hırçın dalgalarla dövülen kıyıları, şafak sökmeden evvel tarihin gördüğü en korkunç mahşer sessizliğine bürünmüştü. Ufuk çizgisi, gecenin o katran karası tonundan sıyrılıp solgun, kurşuni bir sabaha evrilirken; denizin ortasında dağlar gibi yükselen o devasa donanma sonunda karaya varıp demir atmıştı.
Yüzlerce kadırganın ahşap gövdeleri kıyıdaki çakıllara sürtünerek çıkardığı o boğuk gıcırtılar, dalgaların uğultusuna karışıyordu. Su yüzeyi, demir zırhların parıltısı ve devasa yelkenlerin gölgesiyle tamamen kapanmıştı.
Gemi rampaları gürültüyle kumlara indirildiğinde, Kroyos’un o sonsuz ordusu dalga dalga sahile akmaya başladı. En önde, yüzleri ölümün o soluk yeşil tonunda parlayan Ölümsüzler, ellerinde kemikten asalarıyla sessizce karaya ayak bastı. Onların ardından, parmak uçlarındaki çelik pençelerini kıyıdaki kayalara sürterek ilerleyen o iri yarı yaratıklar çıktı. Ve en arkada, gemilerin en derin ambarlarından gün ışığına çıkarılan o dağ gibi Hint filleri... Zırhlı devasa filler, karaya bastıkları anda yere vuran ayak sesleriyle bütün kıyıyı ve dağ eteklerini sarstı; hortumlarından çıkardıkları boğuk nefesler havayı buz gibi bir buhar bulutuna çevirdi.
Bu devasa ve uğursuz ordunun tam ortasında, sırtındaki ucuz ve yıpranmış paralı asker zırhıyla Hürkan duruyordu.
Amiral gemisinin rampasından inip ayağını karaya bastığı an, yüzüne vuran rüzgâr ona yıllar önce Akdeniz’in o sularında kaybettiği ailesini, fırtınanın yuttuğu o gecenin acısını yeniden hatırlattı. Gözleri boş ve karanlık bir ifadeyle etraftakileri süzüyordu; ne bu ordunun zafer hırsı umurundaydı ne de Kroyos’un kurduğu o büyük dünya hakimiyeti hayali. O, sadece nefes alan bir ölü olarak bu toprakların üzerine basmıştı; ruhu ise çoktan o okyanusun dibinde kalmıştı. Kroyos, ordusunun en tepesinde, siyah zırhıyla atının üzerine kurulmuş, sessizce karayı ve ilerideki dağları süzüyordu. Onun bu suskun ama buyurgan duruşu, bütün sahile ağır bir karabasan gibi çökmüştü.
Lakin bu devasa iniş, gözlerden uzak kalmamıştı.
Kıyının hemen üzerindeki yüksek sarp kayalıkların arkasında, Suveyha köyünün görevlendirdiği iki tecrübeli gözcü, olan biteni nefeslerini tutarak izliyordu. Kayalıkların arasına gizlenmiş atlarının başını tutan gözcülerden biri, gördüğü o devasa filleri, uçsuz bucaksız zırhlı neferleri ve inen kadırgaları izlerken kanının çekildiğini hissetti. Gördükleri şey sıradan bir akıncı birliği değil, adeta cehennemin kapılarının dünyaya açılışıydı.
İkinci gözcü, dehşet içinde başını arkadaşına çevirdi ve fısıltıyla konuştu:
"Gördün mü... Gördün mü elalemi? Bu bir ordu değil, bu dağları ve taşları yutmaya gelen bir afet! Hemen gitmeliyiz, Umut’a haber vermeliyiz!"
Bir an bile tereddüt etmediler. Sessizce eğilerek atlarının eyerlerine atladılar; dizginleri sertçe çekip kayalıkların arkasından hızla uzaklaştılar. Atların nalları kayalık yollarda kıvılcımlar saçarken, iki gözcü toz bulutları arasında Suveyha’ya doğru dörtnala galop atmaya başladı.
Kıyıda ise Kroyos’un ordusu saf tutmuş, karaya çıkışını tamamlıyordu. Fırtına artık kapıya değil, doğrudan bu toprağın kalbine dayanmıştı.
Suveyha köyünün dar ve tozlu sokakları, sabahın o erken saatlerinde hâlâ derin bir sessizlik ve sükûnet içinde uykudaydı. Köyün etrafını çeviren kerpiç duvarların üzerine vuran ilk güneş ışığı, yaklaşan o büyük fırtınanın soğuk yüzünü henüz ısıtmayı başaramamıştı. Meydandaki ulu zeytin ağacının altında bekleyen birkaç köylü, rüzgârın getirdiği o tuhaf ve uğultulu sesi dinliyor, içlerindeki o kemirici huzursuzlukla birbirlerine bakıyorlardı.
O sırada, köyün batı girişindeki sarp yokuştan gelen nalların o sert ve düzensiz sesleri sessizliği bir bıçak gibi kesti.
Toz bulutları havayı kaplarken, atlarını son güneşe kadar kamçılayan iki gözcü nefes nefese köy meydanına daldı. Atlar şaha kalkıp kişneyerek durduğunda, üstleri başları ter içinde kalmış, yüzleri gördükleri o korkunç manzarânın yarattığı şokla sapsarı kesilmişti. Gözcüler eyerlerden aşağıya neredeyse düşercesine atladılar.
Köyün ileri gelenlerinden Muzaffer ve Umut, telaş seslerini duyup kalabalığın arasından hızla öne atıldılar. Umut, gözcünün yakasından tuttuğu gibi sarstı; sesindeki o sert ve tedirgin ton meydanda yankılandı:
"Nefesinizi toplayın ve söyleyin!" diye bağırdı Umut. "Kıyıda ne var? Gelenler kimler?"
Gözcülerden biri, kurumuş dudaklarını diliyle ıslatmaya çalıştı; elleri korkudan hâlâ zangır zangır titriyordu. Gözlerindekio dehşet ifadesi, karşısındakilere gördüğü kâbusu anlatmaya yetiyordu.
"Umut... Muzaffer ağa..." diye kekeledi gözcü, nefesini zapt etmeye çalışarak. "Biz sahile vardığımızda... Oranın sadece bir deniz olmadığını, cehennemin kapılarının açıldığını gördük! Kıyılar... Kıyılar insanla, demirle ve adını bile bilmediğimiz o yaratıklarla doldu taştı!"
Meydana toplanan köylüler bu sözlerle birlikte iyice birbirlerine sokuldu; fısıldaşmalar bir anda kesildi. Muzaffer, kaşlarını çatıp adamın omuzlarından sıkıca kavradı:
"Ne demeye çalışıyorsun oğlum? Düzgün anlat! Hangi ordu? Kim var sahilde?"
Gözcü, nefesini derin bir şekilde içine çekip gördüğü o korkunç tabloyu tek tek kelimelere döküntü:
"Binlerce... On binlerce asker var! Öyle sıradan bir krallık askeri değil bunlar," diye haykırdı gözcü. "En önde o Ölümsüzler vardı... Tenleri ölüm yeşili, yüzleri birer kadavra gibi solgun, ellerinde kemikten asalarıyla tek bir kelime etmeden yürüyorlardı! Onların hemen arkasında... Allah'ım, o yaratıkları gördüğümde kanım dondu; parmak uçlarına kadar uzanan, çelikten ve kana bulanmış uzun metal pençeleri olan, devasa gövdeli o pençeli ucubeler... Yerdeki kayaları tek bir pençe darbesiyle toz duman ettiler!"
Köy meydanındaki hava bir anda buz gibi oldu. Umut, gözcünün anlattığı her kelimede biraz daha geriliyor, zihninde Herna’nın ateşte gösterdiği o sahnelerin gerçeğe dönüştüğünü hissediyordu. Lakin gözcünün bitmeyen kâbusu henüz yeni başlıyordu.
"Bitmedi!" diye devam etti gözcü, sesindeki titreme katlanarak. "Gemilerin o en alt ambarlarından... Dağlar büyüklüğünde, üzerlerine demir zırhlar kuşanmış devasa Hint filleri çıkardılar! O hayvanların her adımda yeri göğü nasıl sarstığını gözlerimle gördüm! Ve o ordunun içinde... O insan cildine bürünmüş, ama insanlıktan nasibini almamış o insan yiyen mahluklar... Ağızlarından salyalar akarak o kıyıda birbirlerini yiyecek gibi bekliyorlardı!"
Kalabalığın içinden bir kadın korkuyla çığlık atıp elleriyle ağzını kapattı. Muzaffer, duydukları karşısında geriye doğru bir adım sendeledi; yüzündeki o yaşlı ve sert hatlar ilk defa bu kadar çaresiz bir ifadeye bürünmüştü.
"Sadece onlar mı?" diye sordu Muzaffer, sesi boğuklaşarak. "Başka kim var o kıyıda?"
Diğer gözcü, atının yelelerine tutunarak söze katıldı, nefesi kesiliyordu:
"Dünyanın bütün orduları oradaydı, ağam!" diye bağırdı gözcü. "Zengin işlemeli ağır zırhlarıyla altın hırsı saçan Lidyalılar, o keskin kılıçları ve nizamlarıyla İyonya Yunanları, sur gibi dizilen Medler... Her biri kendi sancağının altında, o karanlık kralın emirlerini bekliyor. Kıyılar baştan başa demir ve kan kokuyor!"
Meydana çöken o ağır sessizlik, artık yaklaşan fırtınanın o soğuk nefesiyle iyice boğulmuştu. Hiç kimse konuşmuyor, herkes birbirinin yüzüne bakıyordu. Bu, sıradan bir baskın ya da birkaç günlük bir savaş değildi; bu, bütün bir medeniyetin üzerine çökmeye gelen devasa bir kıyamet dalgasıydı.
Umut, kalabalığın ortasından yavaşça bir adım öne çıktı. Gözcünün anlattığı o korkunç detayları zihninde tartar başını kaldırdı; yüzündeki o kararlı ve inatçı ifade, Suveyha köyünün son savunma hattının kurulduğunu fısıldıyordu. Vakit artık laf üretme vakti değil, kılıca sarılma vaktiydi.
