102. bölüm · Kül Ve Saltanat
101. Bölüm: Kapalı Göğün Altında Öfke ve Soğuk Kan
Malatya’nın üzerine çöken gün, yazın o kavurucu sıcaklarından eser bırakmamıştı; aksine, kurşuni renkli, ağır bulutların gökyüzünü baştan başa kapladığı, insanın iliklerine işleyen buz gibi ve kapalı bir sabaha uyanmıştı şehir. Gece boyunca esen sert bozkır rüzgârı, surların taşlarında ve çadırların iplerinde iniltiler koparıyor, havaya hâlâ o son savaşın sönmemiş dumanı ve barut kokusu sinmişti.
Haçlı karargâhının en büyük çadırının içinde ise dışarıdaki havadan çok daha fırtınalı, çok daha zehirli bir sessizlik hakimdi.
Kont Reinhardt’ın o kanlı savaş meydanında can vermesi, Haçlı ordusunun üzerindeki en büyük demir yumruğu kırmıştı. Çadırın orta yerinde duran büyük meşe masanın etrafında, zırhlarını bile henüz çıkarmamış olan Kont Gauthier ile Kont Baldwin baş başaydı.
Gauthier, ellerini masanın kenarına dayamış, dişlerini birbirine öyle bir sıkmıştı ki çene kasları gerilmişti. Gözlerindeki o sapkın ve sinirli parıltı, odanın içindeki titrek meşale ışığında daha da ürkütücü bir hal alıyordu. İçindeki o bastırılamayan öfke, odanın havasını adeta bir bıçak gibi kesiyordu. Bir an yerinde duramayarak çadırın içinde hızlı adımlarla ileri geri yürümeye başladı; demir çizmelerinin yere her vuruşunda çıkan tok ses çadırı inletiyordu.
"Nasıl olur, Baldwin?!" diye gürledi Gauthier, sesindeki o hıncı ve nefreti gizleme gereği duymadan. "Nasıl olur da o Reinhardt gibi bir kurdu o Malatya komutanı denen soytarı ortadan kaldırır? Adam gözümüzün önünde, o lanet gecenin karanlığında bir hiç uğruna harcandı! Biz buraya bu toprakları dize getirmeye gelmiştik, birer birer boyun eğdirmeye... Lakin şu geldiğimiz hâle bak! Reinhardt toprakta çürüyor, ordu dağılmanın eşiğinde ve biz hâlâ bu soğuk dağların arasında dolanıp duruyoruz!"
Kont Baldwin ise Gauthier’nin bu fevri ve köpüren öfkesinin aksine, son derece sakin, hatta tüyler ürpertici derecede soğukkanlı bir duruşla masanın kenarındaki ahşap tabureye oturmuştu. Üzerindeki zırhın kan lekelerine bakıyor, ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturmuş bir halde arkadaşını dinliyordu. Yüzünde ne bir panik ne de Reinhardt’ın ölümünün yarattığı o ani şokun izi vardı; o, fırtınanın ortasında duran sarsılmaz bir kaya gibiydi.
Baldwin, başını yavaşça kaldırıp Gauthier’nin o öfkeden dönen gözlerine baktı ve sakin, tok bir sesle konuştu:
"Bağırıp çağırarak ölüleri geri getiremezsin, Gauthier," dedi Baldwin, sesini hiç yükseltmeden. "Reinhardt’ın kibre kapılıp en öne atılması hataydı. Savaş meydanı kibir affetmez; bunu sen de çok iyi biliyorsun. O, kendi dik başlılığının kurbanı oldu. Burada suçlu arıyorsan, aynaya bakman yeterli; çünkü bu orduyu bu duruma getiren sadece Reinhardt’ın hırsı değil, bizim bu coğrafyayı hâlâ küçümsemiş olmamızdır."
Gauthier, Baldwin’in bu denli sakin, bu denli umursamaz bir tavırla konuşmasına daha fazla katlanamayarak aniden durdu. Gözleri iyice kararmıştı; hızlı solukları göğsünü kabartıyordu. Masaya doğru öne doğru eğildi, yüzünü Baldwin’e yaklaştırdı:
"Küçümsemek mi?" diye tısladı Gauthier, dişlerinin arasından. "Sen hangi dünyada yaşıyorsun, Baldwin? Adamlar surlarımızı yardı, komutanımızı kesti, ordumuzu darmadağın etti! Sen hala bana sakinlikten, soğukkanlılıktan mı bahsediyorsun? Yoksa... Yoksa Reinhardt’ın ölümü seni sevindirdi mi? Onun yerine geçme planları mı yapıyorsun yoksa zihninde?"
Baldwin, Gauthier’nin bu zehirli ve hırslı çıkışına karşı ne kaşını kaldırdı ne de ses tonunu değiştirdi. Sadece derin bir nefes aldı; bakışlarındaki o buz gibi netlik bir an olsun sarsılmadı. Sandalyesinde hafifçe arkasına yaslandı ve ağır, tartılarak dökülen kelimelerle karşılık verdi:
"Eğer yerinde gözüm olsaydı, şu an seninle burada bu tartışmayı yapıyor olmazdım, Gauthier," dedi Baldwin, sesindeki o sarsılmaz ağırlıkla. "Öfke kötü bir danışmandır; insanı aptallaştırır, hamlelerini görünür kılar. Bize şu an lazım olan şey intikam çığlıkları değil, stratejidir. Malatya halkı o surların arkasında güçlü, evet... Lakin her zaferin ardından bir yorgunluk gelir. Biz bugün burada birbirimizi yersek, dışarıdaki o düşman bize ikinci bir şans bile tanımaz."
Gauthier, Gözlerini Baldwin’den bir saniye bile ayırmadan, onun bu taş duvarı andıran sükûnetini süzdü. İçindeki o öfke hâlâ dinmemişti lakin Baldwin’in mantıklı ve soğuk duruşu, onun bu fevri çıkışını bir nebze olsun dizginlemişti. Soluklarını yavaşlattı, kollarını göğsünde kavuşturdu ve çadırın o kapalı havalı, loş köşesine doğru bakarak dişlerinin arasında mırıldandı:
"Henüz hiçbir şey bitmedi, Baldwin..." dedi Gauthier, sesindeki o karanlık tehdidi koruyarak. "Reinhardt’ın intikamı da o surların o taşlarını da başlarına yıkacağım. Ama bu kez... Senin o sakin planlarınla değil, bildiğim yoldan."
Baldwin, Gauthier’nin bu sözlerine karşılık sadece hafifçe başını sallamakla yetindi; çadırın içindeki o ağır, kurşuni sessizlik dışarıdaki rüzgârın uğultusuyla yeniden yerini aldı.
