90. bölüm · Kül Ve Saltanat
89. Bölüm: Üç Kardeşin Gölgesi ve Malatya Ufuklarındaki Fırtına
Anadolu’nun batıdan doğuya uzanan o sarp, tozlu ve rüzgârlı sınır hatları, yılların getirdiği o yorgun sessizliği üzerinden atmaya hazırlanıyordu. Malatya Sultanı Sencer, Ankara’nın fethi ve içeride kurulan o ince dengeyle meşgulken, asıl büyük ve acımasız fırtına batının o karanlık kalelerinden kopup gelmişti.
Güneş, bozkırın tepesinden yavaşça çekilirken, Malatya’nın batı sınırındaki uzaktaki dağ eteklerine doğru devasa bir toz bulutu yayıldı. Bu, adi bir akıncı birliğinin ya da birkaç çapulcunun tozu değildi; bu, Avrupa’nın o en karanlık şatosundan çıkıp gelen, taht sahiplerinin doğrudan emirleriyle yürüyen devasa bir Haçlı ordusunun ayak sesleriydi.
Ordunun en ön safında, demir zırhları güneşin son ışıklarıyla solgun bir şekilde parlayan üç atlı duruyordu. Bunlar sıradan komutanlar değil; kan bağıyla bağlı, hırs ve kibirle bellenmiş üç kont kardeşti: Kont Reinhardt, Kont Gauthier ve en küçümleri ama en acımasızı olan Kont Baldwin.
Üç kardeş, atlarını Malatya ovasına bakan yüksek bir tepede durdurmuş, karşıda sessizce yükselen o kadim surları ve uçsuz bucaksız toprakları süzüyorlardı. Havanın o buz gibi ayazı yüzlerine vurdukça, üzerlerindeki ağır kürklü paltolar rüzgârda dalgalanıyordu.
Kont Reinhardt, elindeki kalın deriden yapılmış krallık mühürlü fermanı yavaşça katlayıp demir eldivenli elinin altında sıktı. Gözlerini karşıdaki Malatya surlarından ayırmadan, derin ve kalın bir sesle sessizliği bozdu:
"Kralın emri açıktır, kardeşlerim," dedi Reinhardt, sesindeki o demir gibi sert tınıyla. "Bu doğu toprakları, yıllardır bizim kutsal yürüyüşümüzün önünde bir duvar gibi duruyor. Sencer denen o Türk beyi, bu bozkırda kendi hükmünü kurduğunu sanıyor. Lakin unuttuğu bir şey var; bu topraklar Haç’ın kanıyla sulanana kadar bize asla huzur yok."
Ortada duran, yüzündeki derin bir kılıç yarasını saklama gereği bile duymayan Kont Gauthier, hafifçe gülerek atının başını çekti; eyerinin gıcırtısı sessizlikte yankılandı.
"Kralın emri büyük, Reinhardt, lakin o surların ardındakilerin kolay teslim olmayacağını o aptal saray soytarıları bile bilir," dedi Gauthier, alaycı ama kin dolu bir sesle. "Ankara düştü, eyvallah; lakin Malatya başka bir cevizdir. Sencer’in kılıcı keskindir, ordusu da bizimle oynamaya niyetli görünmüyor. Buraya öyle kolumuzu sallaya sallaya giremeyiz."
En gençleri olan Kont Baldwin, abilerinin bu temkinli sözlerine karşı küçümser bir tavırla burnundan soludu; zırhının metalik sesleri arasında öne doğru atını biraz daha süktü. Gözlerinde alev gibi parlayan o genç ve kör hırs okunuyordu.
"Korkaklığın lüzumu yok, Gauthier," dedi Baldwin, dişlerinin arasından sızan kibirli bir tonla. "Biz buraya kralın fermanıyla, Avrupa’nın en seçkin demir zırhlı süvarileriyle geldik. O Türkler çöllerde at koşturmasını bilirler, lakin bizim kuşatma kulelerimiz ve çelikten duvarlarımız karşısında ne kadar dayanabilirler? Birkaç gün içinde o surları başlarına yıkar, bayrağımızı o burçlara dikeriz."
Reinhardt, kardeşinin bu gençlik coşkusuna ve pervasızlığına karşı ağır bir baş hareketiyle karşılık verdi; elini kılıcının kabzasından çekmeden uyardı:
"Kibrini zırhının içinde sakla, Baldwin," dedi Reinhardt, sert bir bakışla. "Savaş sadece demirle kazanılmaz. Bu bozkırın insanı sabırlıdır, toprağını bilir, rüzgârını bilir. Biz henüz surların önüne bile varmadık; lakin arkamızda bıraktığımız o uzun yol, buraya ne kadar büyük bir yükle geldiğimizi bize hatırlatmalı."
Gauthier, gözlerini ufuktaki surlardan ayırmadan ellerini göğsünde kavuşturdu:
"Peki, ağabey..." dedi Gauthier. "Planımız nedir? Doğrudan o ana kapılara dayanıp mancınıklarımızı mı kuralım, yoksa önce o kentin etrafındaki ikmal yollarını mı keselim? Sencer’in ne kadar hazırlıklı olduğunu bilmiyoruz."
Reinhardt, fermanı zırhının iç cebine koyarken, dudaklarında tehlikeli bir tebessüm belirdi:
"Acele etmeyeceğiz," dedi Reinhardt, ağır adımlarla atını tepeye doğru biraz daha sürerken. "Bugün değil... Ordumuz dinlensin, çadırlarımız kurulsun. O surların ardındakiler bizim geldiğimizi bilsinler, gecenin karanlığında o meşalelerimizin ışığı onların rüyalarına girsin. Korku, kılıçtan daha keskin bir silahtır, kardeşlerim. Bırakın önce o korku kalplerine dolsun; yarın şafak söktüğünde, o demir kapılara dayanacağız."
Üç kardeş, tepeye çöken o koyu akşam karanlığında atlarını geriye doğru çevirdi. Arkalarında uzanan o devasa Haçlı ordusu, binlerce çadırın ışığı ve uzaktan gelen demir takırtılarıyla Malatya ovasını baştan başa kaplamıştı. Henüz kılıçlar kınından çıkmamıştı, kan dökülmemişti; lakin yaklaşan o fırtınanın soğuk nefesi, şimdiden bütün bozkırın üzerine ağır bir karabasan gibi çökmüştü.
Gökyüzü, gün boyunca kurşuni bir örtü gibi Malatya ovasının üzerine çökmüştü. Rüzgâr, dağların doruklarından kopup gelirken, askerlerin ciğerlerine buz gibi bir hançer gibi saplanıyordu. Ovada, birbirine kenetlenmiş iki devasa irade, sessizliği bozan o ilk metalik yankıyı bekliyordu.
Malatya komutanı Davut, atının üzerinde dimdik durmuş, karşıdaki Haçlı saflarına bakıyordu. Elleri dizginlerde, bakışları ise düşmanın o üç kont kardeşinin üzerinde sabitlenmişti.
"Sancakları indirtmeyin!" diye gürledi Davut, sesi rüzgârı yara yara askerlerine ulaştı. "Bu toprakların namusu, kalkanlarımızın arkasındadır. Kimse bir adım geriye atmasın!"
Haçlı ordusunun merkezinde, zırhı güneşin yansımayan solgun ışığında parlayan Kont Reinhardt kılıcını çekti. Yanındaki kardeşleri Gauthier ve Baldwin de atlarını ileri sürdüler. Gauthier, soğuktan donan parmaklarını kılıcının kabzasında oynatırken alayla güldü:
"Nihayet... Isınma vaktidir kardeşlerim. Bu dondurucu rüzgâr, ancak sıcak bir kan akışıyla diner!"
Boruların o tiz ve yırtıcı sesi, vadiyi inleterek savaşı başlattı. Haçlı piyadeleri, ağır adımlarla yeri titreterek yürümeye başladı. Davut, elini kaldırıp havada bekletti; tam doğru an geldiğinde, "Şimdi!" emriyle Malatya’nın okçu birlikleri aynı anda yaylarını bıraktı. Gökyüzü bir anlığına karardı, gri bulutların arasından süzülen binlerce ok, Haçlıların ön safında bir orman gibi yükseldi. Kalkanların üzerindeki o metalik çınlama, bir ölüm orkestrası gibi ovayı sardı.
Ancak Haçlılar durmadı. İkinci dalga, üçüncü dalga... Derken merkez hatlar birbirine girdi.
Tang!
Davut, kılıcını savurarak bir Haçlı şövalyesinin kalkanını parçaladı, ardından kılıcını rakibinin zırh boşluğuna daldırdı. Savaşın tam ortasında, kan ve toz birbirine karışmıştı.
Malatya’nın sağ kanadında Kont Baldwin, gençliğinin verdiği o kör cesaretle bir atlı birliğini komuta ederek hatlara daldı. "Yıkın o duvarları!" diye bağırıyordu. Baldwin’in mızrağı, bir Malatya askerini eyerinden düşürürken, Davut durumu fark etti ve atını hızla o yöne kırdı. İki komutanın kılıçları ortada buluştu; Baldwin’in kalkanına inen darbe, kontun atını sendeletti.
"Kibirle gelen, tozla gider!" diye bağırdı Davut, Baldwin’in üzerine çullanarak.
Bu sırada merkezde Kont Reinhardt ve Kont Gauthier, Malatya’nın merkezini yarmak için ağır zırhlı birliklerini sürdüler. Gauthier, bir kalkanı parçaladıktan sonra kahkahalar atarak savaş alanında ilerliyor, etrafındaki her şeye ve herkese savurduğu kılıçla bir kaos yaratıyordu. "Sizin tanrınız kalkanınız mı, Türkler?" diye bağırıyor, Malatya askerlerinin safını bozmaya çalışıyordu.
Savaş, öğleden sonra saatlerce sürdü. Malatya askerleri, rüzgârın ve Haçlıların ağır zırhlı baskısının altında yorulmaya başlamıştı. Sol kanadın çökmeye başladığını gören Davut, derin bir acıyla kalenin burçlarına baktı. Askerleri terden sırılsıklam, yüzleri kan ve çamur içindeydi; lakin hâlâ kalkanlarını birleştirip o vahşi Haçlı akınına direniyorlardı.
Davut, etrafındaki subayına döndü, sesi titriyordu ama kararlılığı tamdı:
"Boruyu çalın. Geri çekiliyoruz."
Geri çekilme borusu, rüzgârın uğultusunu bastırarak ovaya yayıldı. Malatya birlikleri, bir disiplin yumağı gibi kalkanlarını siper ederek, adım adım kalenin güvenli surlarına doğru geri çekilmeye başladı. Her geri atılan adımda Haçlılarla son bir kez daha çarpışıyor, kılıçlar çarpışıyor, kıvılcımlar havaya saçılıyordu.
Son asker de devasa kapılardan içeri girdiği an, ağır zincirlerin gürültüsüyle kapılar kapandı. Dışarıda, Kont Reinhardt, Gauthier ve Baldwin, tozlar içinde nefes nefese kalmış bir şekilde kalenin kapısına baktılar. Zafer onların tarafındaydı ama Malatya surları dimdik ayaktaydı.
Davut, surların üzerine çıkıp aşağıya baktığında yüzü bir maske gibi donuktu. "Bugün kaleyi veriyoruz," dedi yanındaki askere, "ama ordumuz burada. Biz daha büyük bir veda için, daha büyük bir savaş için buradayız."
Dışarıda Haçlı sancakları dalgalanıyor, içeride Malatya yeniden nefes alıyordu. Soğuk rüzgâr gece boyunca esmeye devam etti; savaş meydanı sessizdi, lakin bu sessizlik, fırtınadan önceki o son sükûnetti. Herkes biliyordu ki; bu, sadece başlangıçtı.
