14 BAHAR kitap kapağı

49. bölüm / 48

14 BAHAR

ÖZEL BÖLÜM 3

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: ÖZEL BÖLÜM 3
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime · Okuduğun bölüm

(Aybüke'den...)
Sabahın ilk ışıkları perdenin arasından içeri dolarken, yanağımda hissettiğim küçük ve tombul ellerle, yeni kapadığım gözlerimi usulca geri açtım. Ve kim olduğunu bildiğim ellerin sahibine, oldukça içten bir gülümseme gönderdim. Ayberk her zaman olduğu gibi bugün de çalar saat görevini üstlenmiş, tepemde dikiliyor ve beni uyandırmaya çalışıyordu.
"Abla. Kalk, acıktım!" dedi, yavaşça mızmızlanmaya başlarken. "Abla!"
Uykulu gözlerimi aralayıp uyandığımı belli ettim ve sonra da Ayberk'i kucağıma alıp, tombul yanaklarından sıkıca öptüm. Ardından kokusunu derin derin içime çekip, saçlarına da bir öpücük bıraktım.
"Benim aşkım acıkmış mı?" dedim gülüşlerimin ve öpüşlerimin arasından. "Benim küçük prensim yemek mi istiyormuş?"
Ayberk, bu sözlerim üzerine iyice keyiflenip boynuma sarıldı ve oldukça neşeli bir kahkaha atarak ellerini boynuma koydu. Sonra da aynı benim gibi yanaklarımı öpmeye çalıştı.
"O zaman Ayberk yemeğini yerken ablası da onu yesin mi? Ham ham yapsın mı?"
"Yesin! Yesin!" dedi Ayberk cıvıldayarak. "Ablası Ayberk'i yesin!"
"Tamam o zaman, ben göbüşden başlıyorum!" diyerek karnından küçük bir ısırık aldım.
Ardından kollarım yorulmaya başlarken yatakatan yavaşça doğruldum ve Ayberk'i, o kahkahalarla gülmeye devam ederken yatağın bıraktım. Sonra da üzerine eğilip ellerini ellerimin arasına aldım.
"Şimdi de şu tombul parmaklardan bir lokma alayım." dedim ve küçük parmaklarını şakacıktan ısırır gibi yaptım.
"Ablası Ayberk'in yanaklarını yesin!"
"Tamam, ablası Ayberk'in elma yanaklarından koca bir dilim yesin!" diyerek kokusunu derin bir nefesle içime çektim. "Oh, ballı bu ballı. Tam benlik!"
Bir süre daha onunla günlük rutinimiz hâline gelen bu eğlenceye devam ederken, Ayberk nefes nefese konuştu:
"Abla yeter, yapma, gıdıklanıyorum!" diyerek kaçmaya çalıştı fakat ben bırakmadım.
Ona iyice sarılıp göğsüme bastırdım ve son kez saçlarının arasına derin bir öpücük bıraktım. Ardından yataktan kalkıp onu da yere indirdim ve elinden tuttuktan sonra beraber ilk önce lavaboya gittik. Ve ben yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalarken, Ayberk de merakla beni izledi. Sonra da mutfağa doğru ilerlemeye başladık. Fakat evin içinden gelen tanıdık seslerle, tam kapı eşiğinde duraksadım ve benimle birlikte Ayberk de olduğu yerde durdu.
Mutfakta her gün olduğu gibi yine oldukça hummalı bir çalışma vardı. Annem, yılların eskitemediği pratikliğiyle domatesleri doğrarken; babam da elindeki kasede yumurta olduğunu düşündüğüm sarı bir sıvıyı elindeki çırpıcıyla hızla çırpıyordu.
Gördüğüm bu huzurlu görüntü yüzümde bir gülümseme oluşmasına neden olurken, içimden Allah'a yine şükrettim bu günlerimiz için. Çok olay yaşamış, zamanla sevdiğimiz insanları bile kaybetmiş ama bir şekilde bu günlerimize gelebilmiştik. Yaşlar hızla gözlerime hücum ederken, meraklı bakışlarını bana çevirip neden durduğumuzu sorgulayan Ayberk'e doğru döndüm ve yaşlardan buğulanan gözlerle ona bakarken, yüzümdeki gülümsemeyi genişlettim ve ona göz kırptım.
"Günaydın herkese." dedim, içeri girip Ayberk'i sandalyesine yerleştirirken.
Babam başını yaptığı işten kaldırıp bana sevgiyle baktı ve yüzündeki içten tebessümle konuştu:
"Günaydın güzel kızım." dedi ve bakışlarını sandalyede oturmakta olan oğluna çevirdi. "Ayberk yine seni mi darladı sabah sabah?"
"Sorma baba ya, benden önce uyanmış yine. Sanırım bu konuda senin genlerini almış, o da senin gibi sabah kuşu."
Sözlerimle birlikte o bana gülerek karşılık verirken, tam o sırada Aytaç saçları darmadağın bir hâde mutfağa daldı. Ardından da uykudan yeni uyandığı belli olan gözlerle, masadaki zeytin tabağından bir tane zaytin aşırıp ağzına attı.
"Ayberk efendi yine erkenci bakıyorum." dedi Aytaç Ayberk'in saçlarını karıştırarak.
Ayberk de bu ilgiden memnun bir şekilde, elindeki az önce babamın verdiği ekmeği sallayarak ona cevap vermeye çalıştı. O sırada konuşmamıza şahit olan annem de, tavadaki patateslerle ilgilenirken bize dönüp gülümsedi.
"Aytaç, oğlum oturarak yesene. Doymazsın bak öyle."
Aytaç eline bir zeytin daha alıp hızla ağzına atarken, yüzündeki haylaz gülümsemeyle anneme doğru ilerledi ve yanağına buradan bile anlaşılacak kadar sulu, sesli bir öpücük kondurdu.
"Seviyorum seni kadın." dedi ve yanağından bir makas aldıktan sonra annem başını iki yana sallayarak ona bakarken, tekrar bizim yanımıza doğru geldi.
İşte zamanla Aytaç tam olarak bu hâle gelmiş, oldukça rahat ve haylaz birisi olmuştu. Ama tabii kimsenin onun bu hâlinden şikayetçi olduğu da söylenemezdi. Hatta bu hâlinden dolayı mutlu bile olabilirdik. Çünkü geldiği ilk zamanlarında olan sessizliğini ve alışma sürecini düşündükçe benim bile içim daralıyordu.
"Eee, hanımlar beyler." dedi Aytaç, düşüncelerimi bölerken ağzına bir parça da peynir atarak. "Yarın büyük gün. Heyecanlı mıyız bakalım?"
Annem elindeki çaydanlığı masaya bırakıp ikimize de şefkatle baktı. Aytaç'ın bahsettiği büyük gün, üniversite tercihlerinin açıklanacağı gündü ve hepimiz bunun için hem oldukça neşeli hem de oldukça endişeliydik. Çünkü ikimizin de sıralaması oldukça iyiydi ama tanıdıklarımızda da şahit olduğumuz üzere, iyi sıralamaya rağmen açıkta kalma ihtimalimiz vardı. Bunun içinde oldukça düşük yerleri yazmıştık ama yine de içimizde küçük de olsa bir endişe vardı.
"Benim kızım neyi seçerse seçsin en iyisini yapacaktır." dedi babam, bakışlarını benden ayırmadan. "Ama senin için maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çünkü son dakika tercihlerin beni hâlâ biraz düşündürüyor."
"Kesinlikle katılıyorum." dedim aklıma gelen anlarla gülüşüme engel olamazken. "Et ve Ürünleri bölümünü yazmak nedir ya?"
"Ayıp ediyorsunuz ama," diye alınırcasına güldü Aytaç ve göz ucuyla bana bakıp kaşlarını kaldırdı. "Siz zaten tüm dereceleri topladınız Aybüke Hanım, biz de sizin peşinizden iyi kötü bir yerlere kapak atarsak tamamdır bu iş."
"Duyan da kötü bir sıralama yaptın sanır Aytaç. Sen de oldukça iyi bir sıralama yaptın oğlum."
Annem ikizimin saçlarını severek cümlelerini sıralamayı bitirdiğinde, bu sefer de Aytaç'a bakarak ben konuşmaya başladım:
"Üstelik bunu da çok çalışmadan yaptın."
"Ama bakın beni bu kadar övmeyin, ben buna alışkın değilim." dedi Aytaç oturduğu sandalyede arkasına yaslanarak. "Sonra bir yerlerim kalkar falan, maazallah yani."
Onun sözleriyle birlikte hepimiz gülmeye başlarken bakışlarım elindeki çatalı peynire batırmaya çalışan Ayberk'e kaydı. Hızla uzanarak elinden çatalı aldım ve peynire batırdıktan sonra da ona geri verdim. O sırada annem de dalgınlıkla konuşmaya başladı:
"Neresi olursa olsun." dedi sesi titreyerek. "Yeter ki sizler mutlu olun, kendi ayaklarınız üzerinde durabilin."
Aytaç, sandalyesini gürültüyle geriye çekip ayağa kalktıktan sonra iki adımda annemin yanına vardı ve kollarını sonuna kadar açarak anneme sarıldı.
"Oy oy oy, Nazlı Sultan!" dedi, sesine muzip bir ton katarak. "Bakıyorum da gözlerin yine buğulandı, sesin titremeye başladı. Yoksa biz evden gidiyoruz diye sevinçten kına yakacaksın da onu mu gizlemeye çalışıyorsun?"
Annem, Aytaç'ın konuşmasıyla birlikte omzuna hafif bir sille vurdu ve akan burnunu çektikten sonra titreyen sesiyle konuşmasına devam etti.
"Aman be anneciğim, ne sevinmesi ne kına yakması? İnsanın evlatları gözü önünde büyüyünce, bir tuhaf oluyor işte."
"Hadi ama anne, çok uzak yerleri yazmadık ki zaten." diyerek araya girdim. "Çoğunlukla da buradaki okulları yazdık. Akşamına yine bu masada, hep birlikte olacağız yani."
Ardından ağzım kuruyarak çayımdan bir yudum aldıktan sonra bakışlarımı pencereden dışarıya, tanıdık gökyüzüne çevirdim.
"Ama İstanbul, Antalya gibi deniz kıyısı bir yerler gelse hiç de fena olmazdı hani. Şöyle Boğaz'a karşı bir kütüphanede ders çalışmak, vapur sesleriyle güne başlamak güzel olurdu."
"Aslında orası gelirse ben de sizinle gelmeyi çok isterim, sonuçta hepimiz için güzel bir deneyim olur." dedi babam kısa bir an bunu düşünerek, ardından da fikrini merak ederek anneme döndü. "Sen ne dersin Nazlı? Bizim için de yeni bir sayfa olmaz mıydı?"
Annem konuşmak için ağzını açmışken, Aytaç elindeki çatalı gürültülü bir şekilde tabağına bıraktı. Ardından da omuzlarını dikleştirip yüzüne ciddi bir ifade takınarak annemden önce konuşmaya başladı:
"Hop hop! Ne İstanbul'u la?" dedi, sesini kalınlaştırarak oyuncu bir edayla. "Biz Angara bebesiyiz gardaş, bize her yer denizsizlik! Ne işimiz var bizim oralarda? Ben Ankara'nın ayazını, dik yokuşlarını hiçbir boğaza değişmem."
Annem, Aytaç'ın bu çıkışına dayanamayıp gülmeye başladı ve hemen onun tarafına geçerek konuştu.
"Kimse kusura bakmasın ama ben de Aytaç'ımla aynı fikirdeyim. Hem zaten burada kurulu bir düzenimiz var."
"Gördünüz mü annemi? O da biliyor işini." dedi Aytaç iyice gaza gelip annemin omzuna kolunu atarken. "Aybüke, sen de doktor olacaksan Ankara'da olacaksın. Ben Ankara'mdan, bu sokaklardan vazgeçmem. Bebe dediysek de boşuna demedik, Angara bebesiyiz la biz!"
Ayberk bizi umursamadan önündeki peyniriyle ilgilenirken, babamla biz de garip bir yüz ifadesiyle karşımızdaki ikiliyi izliyorduk. Annem Aytaç'ın yanağına bir öpücük kondururken, babam da bakışlarıyla Aytaç'ı işaret ettikten sonra bana bakıp güldü.
"Gördün mü Angara bebesini Aybüke?"
"Gördüm, gördüm." dedim gülerek. "Maşallah koca bebek."
Ayberk, bebek kelimesini duyduğu an tekrar tabağına vurup heyecanla bağırdı:
"Bebek! Bebek!" dedi resmen çığırarak. "Anne ben bebek istiyorum."
Aytaç, duyduklarıyla beraber içtiği çayı geri püskürtürken biz de donup kalmıştık. Ayberk ise mızmız bir sesle konuşmaya devam ediyordu.
"Anne, bebek istiyorum!"
Tam Ayberk'e yaklaşıp konuşacakken, dış kapının zili evin içinde yankılandı. Ardından Ayberk duyduğu sesle bu sefer odağını oraya çevirdi ve heyecanlanıp sandalyesinde zıplamaya başladı.
"Geldi! Geldi!"
"Bu saatte kim ki?" diye mırıldandı annem merakla kaşlarını çatıp, bakışlarını gayriihtiyari babama çevirirken.
Diğerleri bilmese de ben kimin geldiğini biliyordum. Bakışlarımı kaçırarak yerimden kalktığımda, Aytaç benden önce davranıp, ben bakarım diyerek sandalyesinden fırladı ve hızla kapıya doğru atıldı. Ardından da koridordan neşeli nidası yükseldi:
"Oo, bakıyorum da erkencisiniz Gökhan Bey!" dedi ve kısık sesli konuşmalarından sonra Gökhan ile birlikte mutfakta belirdiler.
Ardından Aytaç'ın önünde duran Gökhan içeri girer girmez önce annem ve babamın olduğu tarafa doğru eğilip ellerini öptü.
"Sabah şerifleriniz hayırlı olsun efendim! Bu ne güzel bir görüntü böyle."
"Kesin bir şey isteyecek." diyerek Gökhan'ın sözünü kesti Aytaç.
Gökhan da ona doğru döndü ve annemle babamın görmeyeceği bir şekilde oldukça tehdit dolu bir bakış attıktan sonra tekrar önüne dönüp hafifçe boğazını temizledi, birazdan isteyeceği izin için ciddileşmeye çalıştı. Ardından da yüzüne efendi bir tebessüm yerleştirerek konuştu:
"Gökhan amca, Nazlı teyze eğer müsaadeniz olursa ben Aybüke'yi biraz ödünç almaya istiyorum." dedi ve hızla cümlelerini sıralamaya devam etti: "Sonuçlar açıklanmadan önce kafamızı dağıtalım diyorum. Malum, heyecan dorukta."
İkimiz de heyecanla onların ne diyeceğini beklerken babam, adaşına kısa bir an bakıp bıyık altından gülümsedi ve yüzündeki gülümsemeyi silmeden konuşmaya başladı:
"İyi bakalım. Ama çok geç kalmadan evde olun. Yoksa bozuşuruz, ona göre."
Gökhan ve ben başımızı aşağı yukarı sallayarak onu onaylarken, ikimizin de bakışları bu sefer büyük bir merakla elindeki çay bardağından küçük yudumlara alan anneme döndü. Bizim bu bakışlarımızı fark eden annem ise ciddi yüz ifadesini hızla sildi ve yerine şefkat dolu bir gülümseme yerleştirdikten sonra başını onaylarcasına aşağı yukarı salladı.
"Dikkatli olun canlarım. Gökhan'ın dediği gibi de zamanında ev de olun."
"Ayıp ettin Nazlı teyze, o iş bende." diyerek göz kırptı Gökhan sonra da Ayberk'i kucağına alıp, bana dönerek başıyla kapıyı işaret etti. "Hadi bakalım küçük hanım, hazırlansanız iyi olur."
Yüzümdeki engelleyemediğim gülümsemeyle odama yöneldim ve hemen içeri girip üzerimdeki pijamaları çıkarttıktan sonra dün geceden hazırladığım pantolon ve tişörtü üzerime geçirdim. Çıkmadan önce de çantamı yanıma aldım ve hızlıca aynada saçlarımı düzelterek kapıya yöneldim. Ardından içimdeki heyecanla birlikte aşağı indim ve Aytaç'ı, kapının eşiğinde bağcıklarını bağlarken buldum. Gökhan'la bir yandan şakalaşıyor, bir yandan da kapıdan çıkmaya hazırlanıyordu.
"Hadi bakalım, herkes hazır olduğuna göre artık gidebiliriz." dedi Aytaç, doğrulup parmaklarını saçlarının arasından geçirerek.
Fakat tam kapıya yönelmişken Gökhan, elini kapı pervazına yaslayıp Aytaç'ın önüne set çekti ve onu durdurdu.
"Hop hop, dur bakalım! Sen nereye?"
Aytaç kaşlarını çatarak ilk önce önündeki Gökhan'ın eline sonra da yüzüne baktı.
"Ne demek nereye? Stres atmaya gitmiyor musunuz? E bende de stres var, beraber kafa dağıtalım işte." dedi, hemen yanında duran bana döndü ve bir kolunu omzuma atarak konuşmasına devam etti: "Hem ben ikizimi yalnız mı göndereceğim seninle?"
Gökhan başını iki yana sallayıp hafifçe gülümsedi ve elini Aytaç'ın omzuna atarak hafifçe sıktı. Onun sıkmasıyla birlikte de Aytaç'ın sağ omzu aşağı doğru çöktü.
"Biz bugün Aybüke ile yalnız olmaya karar verdik." dedi ve bakışlarını bana çevirdi. "Değil mi Aybüke? Öyle konuşmamış mıydık?"
"Evet Aytaç, biz baş başa kalmayı planlamıştık."
Aytaç bir an duraksadı ve bana bakıp alınırcasına bir bakış attıktan sonra beni baştan aşağı yüzünü buruşturarak süzdü ve ardından da cümlelerini sıraladı.
"Vay be Aybüke, demek öyle ha? Demek satıldık ha?"
O buna benzer birkaç cümle daha sıralayacakken, bıkmış bir bakış atıp Gökhan'a döndüm ve ona Aytaç'ı durdurması için bir işaret verdim. Gökhan da işaretimi anlayarak Aytaç'a döndü ve onu ikna etmeye çalışarak konuşmaya başladı:
"Oğlum yarın sonuçlar gelince zaten hep beraber olacağız. Bugünlük müsaade et de biraz yalnız kalalım. Zaten sınavıydı, sonucuydu, yerleştirmesiydi derken doğru düzgün görüşemedik de."
Aytaç, Gökhan'ın konuşması bittikten sonra bir süre bakışlarını ikimizin üzerinde gezdirdi ve ardından da kabullenmiş bir şekilde başını aşağı yukarı salladı. Geriye doğru bir kaç adım atıp bizden uzaklaştı ve yanında bize anlamayarak bakan Ayberk'i kolları altına aldı.
"İyi bakalım, öyle olsun. Ama bak, akşam bir dakika bile geç kalırsanız bir daha nah yalnız kalırsınız! Ona göre!"
"Mesaj alındı, merak etme." dedi Gökhan gülerek.
Ben hızla eğilip ayakkabılarımı giyerken Gökhan da az önce bıraktığım çantamı aldı. Ardından işim biterek eğildiğim yerden doğruldum ve ilk önce Ayberk'in yanağına sonra da Aytaç'ın yanağına oldukça büyük bir öpücük bıraktım. Gökhan ile birlikte kapıya doğru ilerledik. Aytaç da kapının arkasında kalırken son bir kez bana göz kırptı.
Ardından Gökhan'la beraber sokağın başına kadar sessizce yürümeye başladık. Ve evin görüş alanından çıkar çıkmaz, o ana kadar aramızdaki mesafeyi koruyan ellerimiz sanki bir mıknatısın iki kutbu gibi birbirine kenetlendi. Hemen sonra da gözlerimiz buluştu.
"İstikamet Eymir Gölü o hâlde?" diye sordu Gökhan, gözleri sevgiyle parlayarak.
Başımı onaylarcasına salladıktan sonra Gökhan ile birlikte birkaç adım ötede duran otobüs durağına ilerledik ve şansımıza tam zamanında gelen otobüse binerek, Ankara'nın tanıdık sokaklarından sıyrılıp Eymir'e doğru yol almaya başladık. Yaklaşık yarım saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra da şehrin ortasındaki o saklı cennetin kapıları önümüzde açıldı.
Ardından otobüsten inip, Eymir Gölü'ne her geldiğimizde olduğu gibi yine kalabalıktan uzak sakin köşemize geçtik ve yan yana önümüzdeki banka oturduk. Birkaç saniye hiç konuşmadan önümüzdeki manzaraya baktıktan sonra da bu huzurlu sessizliği ilk bozan Gökhan oldu.
"Hâlâ inanması güç geliyor." diye fısıldadı sesi rüzgarın uğultusuna karışırken. "Biz ne ara büyüdük de seninle üniversiteye gidecek yaşa geldik."
"Öyle ama en tuhafı da ne biliyor musun?" dedim başımı onun omzuna yaslayarak. "Yarın sonuç ekranına baktığımızda ikimiz için de aynı şehrin, hatta belki de aynı kampüsün adının yazacak olması ve yine birlikte olacak olmamız."
Gökhan hafifçe güldü ve bir eliyle elimi tutarken, diğer eliyle de beni mayıştırdığını fark etmeden saçlarımı okşamaya başladı. Bu huzurlu anla gözlerimi usulca kapattım ve anın tadını çıkararak, onun aynı babam gibi güven kokan kokusunu içime içime çektim.
"Doğru, az uğraşmadık hani. Ders çalışmaktan seninle konuşamadığım günleri biliyorum." dedi ve sonra kısa bir an duraksadı, birkaç saniye sonra da beni iyice kendine çekti. "Ama değecek Aybüke, yarın ikimiz de istediğimiz bölümleri kazanmış olacağız."
O konuşmasını bitirip de aramızda kısa bir sessizlik oluşurken ikimizin de zihni yarın açıklanacak sonuçlara gitmişti. Gökhan da ben de ilk sıralara bu şehri yazmıştık ama küçük de olsa son sıralara yazdığımız farklı şehirlerin gelme ihtimali vardı ve bunu ilk dile getiren de, benden önce davranan Gökhan oldu.
"Eğer farklı bir yer gelirse, yani olur da birimiz bu şehirden gitmek zorunda kalırsak-"
"Öyle bir ihtimal yok." diyerek hızla sözünü kestim, gözlerim hafifçe dolarak ama gülümseyerek. "Ben yarın o ekranda, ikimiz için de bu şehrin adını göreceğimize kalpten inanıyorum."
Gökhan eğilip alnıma uzun, sıcak bir öpücük kondurdu. Ve o an, ortamın serinliğiyle onun sıcaklığı birbirine karıştı.
"Yarın çocukluğumuzun bittiği, bizim hikayemizin asıl başladığı an olacak. Ve ben çok heyecanlıyım."
"Ben de, ben de çok heyecanlıyım." dedim ve kısa bir an gözlerimi kapatıp geri açtım.
Sonra da birbirimize gülümseyerek bakarken usulca ayağa kalktık ve gölün kıyısında yürümeye başladık. Bir taraftan geleceğimiz, hayallerimiz hakkında konuşurken bir taraftan da yürümeye devam ettik ve böyle böyle aradan saatler geçip gitti. Bakışlarımı Gökhan'dan çevirip önümdeki yola bakarken, biraz ilerimizde duran bankı görmemle birlikte rahat bir nefes aldım ve tekrar Gökhan'a dönerek konuşmaya başladım:
"Sevgilim şuraya oturalım mı?" dedim tatlı bir gülümsemeyle ilerimizdeki bankı işaret ederken. "Ben biraz yoruldum da."
"Olur güzelim."
El ele tutuşmaya devam ederken, birkaç adım atıp bankın önüne doğru ilerledik ve yanına vardığımızda da hızla Gökhan'ın elinden sıyrılıp, resmen kendimi banka attım. Gökhan da benim bu hâlime gülerek, benim aksime yavaş hareketlerle yanıma oturdu ve sonra da cebinden telefonunu çıkardı. Ekran ışığı yüzüne yansırken bana dönüp muzip bir ifadeyle gülümsedi.
"Diyorum ki," dedi, sesi heyecanlı çıkarak. "Yarın sonuçlar açıklandığında, telefonda birbirimize haber vermeyelim."
Kaşlarımı hafifçe çatarak ona baktım.
"Nasıl yani? Çatlarım ama ben meraktan!"
"Şöyle," dedi, ellerimi tekrar sıkıca kavrayarak. "Önce ailelerimizle paylaşalım sonra da öğleden sonra, hani o her zaman gittiğimiz Kuğulu Park'taki bank var ya, işte orada buluşalım. Sonucu orada, yan yanayken söyleyelim. Eğer ikimiz de Ankara'yı kazandıysak, ne âlâ. Ama eğer farklı bir yerse de bunu yan yanayken öğrenelim. Ne dersin?"
Kısa bir an bu fikri düşündüğümde, aklıma yatarak yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Sanırım öyle uzaktan uzaktan öğrenmektense, yan yanayken öğrenmeyi ve sevincimi ona sarılarak yaşamayı tercih ederdim.
"Tamam." dedim, başımı onaylarcasına sallayarak. "Kuğulu'daki o bankta. Saat tam ikide."
Gökhan, benim onu onaylamamla derin bir nefes alıp rahatlamış gibi gülümsedi ve beni kolları arasına alarak sarıldı.
"Anlaştık o zaman."
"Anlaştık."
İkimizin de yüzünde bir gülümseme yer edinip önümüze dönerken, güneş de yavaşça batmaya ve ve turuncu bir ışık olarak gölün üzerine yansımaya başlamıştı. Bakışlarımı saati merak ederek telefonuma çevirdiğimde zamanın iyice ilerlediğini fark ederek bakışlarımı Gökhan'ın kahve gözlerine çevirdim.
"Artık gidelim mi, saat iyice ilerledi. Annemler daha fazla merak etmesinler."
"Olur canım, gidelim." dedi gülümseyerek ve konuşmasının devamını muzip bir ifadeyle getirdi. "Zaten Aytaç hâlâ nasıl arayıp bizi darlamadı, anlamadım."
"O kesin aramak istemiştir de annem izin vermemiştir."
Sözlerimle birlikte ikimizde o anı hayal ederek gülerken, el ele tutuşup oturduğumuz yerden kalktık ve usul adımlarla otobüs durağına ilerlemeye başladık. Birkaç metre sonra da nihayet fazla kalabalık olmayan durağa vardığımızda, bir süre otobüsü bekledik. Ve aradan geçen dakikaların ardından, hızla durağa doğru yaklaşmakta olan otobüse önde ben olmak üzere sırayla bindik. Yine dakikalar süren yolculuğumuzun ardından da oldukça kalabalık olan otobüsten, adeta kendimizi dışarı atarak hızla indik.
Bu sırada da sokak lambaları birer birer yanmaya ve karanlık sokakları bir nebze de olsa aydınlatmaya başladı. Biz de sıcak sarı ışıkların altında saatlerdir olduğu gibi yine yürümeye devam ettik. Ve kısa bir süre içersinde de nihayet eve vardık.
Kapının önüne geldiğimizde ise karşı karşıya gelerek ikimiz de bir an duraksadık. Ardından Gökhan bakışlarını boş sokakta ve evin pencerelerinde hızlıca gezdirip yüzüne keyifli bir gülümseme yerleştirdikten sonra tekrar bana döndü.
"Yarın hayatımızın en önemli günü olacak Aybüke. İyi uyu ve rüyanda da bizi gör." diyerek, beni huylandıracak bir şekilde kulağıma doğru fısıldadı ve yanağıma bir öpücük kondurduktan sonra geri çekildi.
Ardından da benim de onu öpmemi beklemeden hızlıca gözden kayboldu. Ben de bir süre arkasından baktıktan sonra kısa bir an hâlimize gülüp içeri girdim. Ve adımımı attığım gibi de mutfaktan Ayberk'in şen kahkahaları, annemlerin neşeli sohbetinin sesi kulağıma çalınmaya başladı.

(İlahi bakış açısıyla...)
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kocasının kolları arasında uyanan Nazlı, onu uyandırmamaya çalışarak Gökhan'ın kolları arasından çıktı ve elini yüzünü yıkadıktan sonra mutfağa ilerleyerek kahvaltıyı hazırlamaya başladı. İlk önce ocağa bir çay koydu sonra menemen için domatesi, biberi ve soğanı doğradı. Peşinden de kızartmak için patatesleri ince ince doğradı ve en sonda da dolaptaki bir kaç kahvaltılığı çıkararak masaya yerleştirdi.
Dakikalar sonra da taze demlenmiş çayın ve menemenin kokusu, evin koridorlarına yayılmaya ve ev halkına kadar ulaşmaya başladı. Tabii bu kokuyu ilk soluyan da her gün olduğu gibi yine karısının yokluğuyla güne gözlerini açan Gökhan oldu.
Nazlı gittikten dakikalar sonra kolları arasındaki boşlukla uyanmış ve nerede olduğunu bilmenin rahatlığıyla lavabodaki işlerini halledip, sessiz adımlarla direkt karısının yanına mutfağa ilerlemişti. Fakat içeri girmemiş ve mutfak kapısının eşiğine yaslanıp bir süre karısını izlemişti. Saçlarının arasına sızan birkaç tel akta, yüzüne yerleşmiş kırışıklıklarda hayranlıkla gözlerini gezdirmişti.
Bir süre sonra da sessizce yaklaşıp kollarını Nazlı'nın beline dolamış ve çenesini omzuna yaslayarak ona sıkıca sarılmıştı. Kırk dört yaşına gelmişti ama Nazlı'ya olan aşkı bir gün bile eksilmemiş hatta katlanarak artmıştı.
"Hâlâ uyuyorlar mı?" diye fısıldadı Gökhan, sesi sabahın mahmurluğunu taşırken.
Nazlı, Gökhan'ın kolları arasında hafifçe gevşeyip başını omzuna doğru yasladı ve ellerini de kollarına koyup konuştu:
"Aytaç ve Aybüke heyecandan sabaha kadar uyuyamadı. Ama Ayberk her şeyden habersiz mışıl mışıl uyuyor."
Gökhan, Nazlı'yı kendine çevirip ellerini onun yüzüne yerleştirdi. Ardından baş parmağıyla Nazlı'nın yanağını okşamaya başladı.
"Hatırlıyor musun? Yıllar önce 'Bir gün gelecek, çocuklarımız kocaman olacak ve biz sadece onların okul telaşını konuşacağız' demiştim sana?"
"Hatırlamaz mıyım?" dedi Nazlı sesi titreyerek. "O zamanlar bu cümle bana çok ulaşılamaz gelirdi. Sanki gerçek olmayacak bir hikâye, bir masal gibiydi. Çünkü her gece başımı yastığa koyduğumda ertesi günün yükünden korkardım. Ama sen... Sen o masalı gerçeğe dönüştürmek için her gün bir tuğla daha koydun temeline. Ve biz bugün senin sayende bu kadar mutluyuz."
Gökhan, duyduğu cümlelerle birlikte Nazlı'nın elini dudaklarına götürüp uzun bir öpücük kondurdu. Ve saniyeler süren ama Gökhan için oldukça uzun bir zamanmış gibi hissettiren süre boyunca aşkla, sevgiyle baktı karşısındaki kadının kahverengi gözlerine.
"Ben sadece senin omuzlarındaki yükün bir kısmını aldım Nazlı. Asıl savaşı sen verdin, çocuklarımız da senin sevginle büyüdü." dedi ve yüzüne heyecanlı bir ifade yerleştirdi. "Belki Aybüke doktor olacak, bir zamanlar canımızı yakan o hastane koridorlarına şimdi can kurtarmak için girecek. Aytaç desen bayağı iyi bir derece yaptı, ilk tercihine yerleşeceğini ikimiz de biliyoruz. Bunların hepsi senin sayende, senin sevginle oldu."
"Bizim sevgimizle." diye düzeltti Nazlı, elini Gökhan'ın kalbinin üzerine koyarak. "Sen arkamızda o dağ gibi duruşunla olmasaydın, ben bu kadar güçlü kalamazdım."
Tam o sırada yukarı kattan bir kapı sesi ve ardından da Aytaç'ın heyecanla dolu sesi yükseldi:
"Açıklanmış! Vallahi açıklanmış!"
Nazlı ve Gökhan birbirlerine bakıp huzurla gülümsediler. Artık sadece anne ve baba değil, verdikleri mücadelenin en güzel meyvelerini toplamak üzere olan iki yol arkadaşıydılar. Ve bu iki aşık insan için oldukça güzel bir duyguydu.
"Hazır mısın?"
"Sen yanımda olduğun sürece her şeye hazırım." dedi Nazlı derin bir nefes alıp ve üzerindeki önlüğü çıkararak kenara bıraktı.
Ardından Aytaç'ın odasına doğru ilerlemeye başladı fakat mutfağın kapısından çıkıp, bakışları antredeki boş duran spor ayakkabılara kaydığında duraksadı. Aybüke'nin her zaman kapının yanına bıraktığı ayakkabıları yerinde yoktu. Arkasında duran Gökhan da onun baktığı yere bakınca, ikisi de aynı sessiz kabullenişle konuştular:
"Yine gitti, değil mi?" dedi Nazlı, anlayışlı ve fısıltı gibi bir sesle. "Her zaman olduğu gibi, yine dedesinin yanına gitti."
Gökhan derin bir nefes alıp, Nazlı görmese de başını onaylarcasına aşağı yukarı salladı.
"Ne zaman kalbi sıkışsa, soluğu orada alacağını ikimiz de biliyoruz."
Bir süre daha orada kalmaya devam ettiklerinde Gökhan, Nazlı'nın hâlâ kapıda asılı kalan bakışlarını fark ederek elini uzatıp karısının parmaklarını kavradı ve onu mutfağa çekti ardından da masasının yanındaki sandalyelerden birine oturması için yardımcı oldu.
"Nazlı, bak bana ne diyeceğim." dedi Gökhan sesi yumuşayarak. "Aybüke zaten hemen döner, Aytaç da zaten şu an bilgisayarın başında sonuçları bekliyordur. Ama ya biz?"
Nazlı kaşlarını hafifçe kaldırıp merakla ve anlamayarak Gökhan'ın gözlerine baktı.
"Biz derken?"
"Diyorum ki." dedi Gökhan, sesini biraz daha alçaltıp muzip bir tavırla Nazlı'ya doğru eğilerek. "Kayıt maratonu, alışveriş telaşı başlamadan hemen önce seninle şöyle birkaç günlüğüne ortadan kaybolsak nasıl olur? Her şeyden uzak, telefonların çekmediği, sadece senin ve benim olduğum bir yerlere kaçsak?"
Nazlı'nın yüzünde duyduklarıyla birlikte hafif bir tebessüm belirdi ama hemen anne refleksiyle düşünceleri geri yerine itti ve buna itiraz etti.
"Bilemedim şimdi. Ayberk daha küçük çocuklar ona bakabilir mi ki?"
"Eğer için rahat edecekse çocukları annemlere bırakırız." diye kesti sözünü karısının sözünü Gökhan. "Biz hep önce onlar dedik Nazlı ama şimdi ikisi de yetişkin oluyor. Biraz da biz desek fena mı olur?"
Nazlı, Gökhan'ın ellerinin arasındaki elini hafifçe sıktı. Ve Gökhan'ın yüzündeki o güven veren ama aynı zamanda da çocuksu bir heyecan taşıyan ifade, Nazlı'nın içindeki telaşlı anneyi bir anlığına susturmaya yetti. Kocası haklıydı, bu zamana kadar hep çocuklarını düşünmüşler ve onları öncelikleri hâline getirmişlerdi. Ama artık biraz da onlar bu hayatın tadını çıkarmalıydı.
"Olabilir aslında, nereye gitmek istersin ki?" diye sordu Nazlı, teslim olmuş bir gülümsemeyle.
"Bilmem. Belki bir sahil kasabası, belki sessiz bir dağ evi. Sadece biz olalım yeter. Sen ne dersin?"
"Çok güzel olur derim." diyerek cevapladı Nazlı kocasını ve ardından içine dolan huzurla birlikte heyecanla, başını Gökhan'ın omzuna yasladı.

***

Sabah ayazı mezarlığın sessizliğinde daha keskin bir hâl alırken Aybüke; Muhittin Bey'in mezar taşının başında, her zamanki gibi dik bir şekilde duruyordu. Buraya geleli saatler oluyordu ama o geldiğinden beri yerinden milim kıpırdamamış beklemeye devam ediyordu. Neyi beklediğinden ise haber bile yoktu.
Olduğu yerde durmaya devam ederken, bacaklarına giren ağrıyla kısık sesle inledi ve daha fazla ayakta duramayacağını anlayarak eğilip Muhittin Bey'in mezar taşını usulca okşadı. Bunu yaparken de, teyzesinin mezarından gelen çiçek kokularını usulca içine çekti.
"Dede." dedi, sesi titreyerek. "Sana verdiğim sözü tuttum. Tıpı kazandım dede, ben doktor olacağım."
Ardından bir an duraksadı, bakışlarını teyzesinin mezarına çevirdi ve gözleri ikisinin mezarı arasında sürekli gitti geldi. Sadece fotoğraflardan gördüğü teyzesini ve acaba büyüseydi nasıl görüneceğini, mesleğinin ne olabileceğini düşündü bir süre. Sonra sıra dedesine geldi, zihninden silinmeye başlayan hatıralarını, son zamanlarında gördüğü güven dolu gülümsemesini anımsadı.
"Senin için dede. Doyasıya yaşayamadığın yaşlılığın için ve senin için teyze. Hayat elinden o kadar erken alındığı için." dedi ve akan göz yaşlarını serçe sildikten sonra kararlılıkla devam etti sözlerine. "Ama en çok da benim gibi olan, hastane koridorlarında büyümek zorunda kalan tüm çocuklar ve insanlar için yapacağım bunu. Kimsenin benim gibi çaresiz kalmasına izin vermeyeceğim."
Ardından sözleri bittiğinde hafifçe gülümsedi ve mezara biraz daha yaklaşıp sanki bir sır veriyormuş gibi sesini alçalttı.
"Biliyor musunuz dede, aslında Aytaç'ın sınavı benden bile iyi geçti. Ki hepimiz bunu bekliyorduk ama o buna rağmen tıp yazmak istemedi. Malum, olanları biliyorsun. Geçmiş onda daha farklı bir yara açtı. O yüzden o da kendi yolunu çizecek ve belki daha başka bir yerden iyileştirecek dünyayı." diyerek konuşmasına kısa bir ara verip soluklandı ve cebinden çıkardığı küçük bir mendille mermerin üzerindeki tozları silmeye başladı. "Annem ve babam evde heyecanla beni bekliyorlardır, henüz onlara söylemedim kazandığımı. Önce size gelmek istedim. Çünkü bu başarı sadece benim değil, bu toprağın altında yatan sizin de zaferiniz."
Cümlesi bittikten sonra oturduğu yerden doğruldu, üstünü başını düzelttikten sonra yanına bulunan şişedeki suyu mezarlara sırayla döktü. Ardından başındaki siyah şalı düzeltip ellerini açarak dua etti ikisine de.
"Şimdi gitmem lazım." dedi fısıltıyla. "Gidip onlara da müjdeyi vereyim, sonuçta daha Gökhan ile konuşacağım."
Aybüke, dedesine ve teyzesine el salladıktan sonra mezarlıktan çıktı, otobüse bile binmeden her zaman olduğu gibi yine yürüyerek evin kapısına kadar geldi. Derin bir nefes alarak yol boyunca akan göz yaşları sildi ve yüzüne o en sevdiği gülümsemesini yerleştirdi. Ardından da anahtarı kilide yerleştirip çevirdikten sonra içeri girdi. Mutfaktan gelen kaotik ama bir o kadar da sıcak seslerle birlikte ailesinin yanına doğru ilerledi.
"Geldi! Ablam geldi!" diye bağırdı onu gören Ayberk, koridorda ablasına doğru koşarken.
Aybüke kardeşini kucağına alıp mutfağa girdiğinde, tüm aileyi masada yemeklerini yemiş çaylarını içerken buldu.
"Kızım, nerede kaldın ya? Saatlerdir seni bekliyoruz, rahatsız etmeyelim diye de arayamadık." dedi Aytaç yerinden fırlayarak.
"Geldim işte Aytaç."
"Kızım az heyecanlansana, sonuçlar sonunda belli oldu!" diyerek, sesine bile yansımış bir heyecanla konuştu.
"Biliyorum, ben baktım zaten sonucuma."
"Nasıl ya? E o zaman bu yüzünün hâli ne?" dedi sesindeki heyecan silinip yerine merak ve endişe gelirken. "Yoksa farklı bir yer mi çıktı? Gidiyor musun?"
Aybüke hayır dercesine başını iki yana salladı ve bir şey söylemeden, yüzündeki düz ifadeyle durmaya devam etti. Ardından bu seferde dayanamayarak Nazlı girdi araya:
"Eee anneciğim." dedi yumuşak ve aceleci bir sesle. "Neresi gelmiş peki?"
Aybüke gözlerini annesinin gözlerine dikmeden önce herkesin üzerinde gezdirdi bakışlarını. Sonra da heyecanla gözlerini sonuna kadar açtı ve sevinçle bağırarak konuştu:
"Tıp fakültesini kazanmışım anne, doktor oluyorum."
Nazlı, bir çığlık atıp hızla kızına sarılırken Gökhan da onun ardından ikisini birden kollarının arasına aldı.
"Vay be! Artık doktor bir tanıdığım var!" diyerek araya girdi ve kardeşine sıkıca sarıldı Aytaç da.
Dakikalar süren sarılmayı ince bir çığlık sesi bölerken, herkes bakışlarını kollarını açmış bir şekilde aşağıdan onlara bakan Ayberk'e çevirdi. Ardından hepsi sırayla sarılmayı bıraktı ve Nazlı eğilerek oğlunu kucağına aldıktan sonra sıkıca sarıldı, yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. O sırada Gökhan da Aybüke'ye doğru eğildi ve sadece onun duyabileceği bir sesle fısıldadı:
"Dedene en güzel hediyeyi verdin kızım." dedi Gökhan, sesi gururdan boğuklaşarak. "Eminim o da bugünleri görseydi hem çok mutlu olurdu hem çok gurur duyardı seninle."
Babasının sözleriyle birlikte Aybüke'nin gözlerine hızla yaşlar dolarken, Gökhan onun bu hâline içi giderek bakarken silmek için bir hamle yaptı fakat buna Nazlı'nın heyecanlı sesi engel oldu.
"Eee Aytaç, söyle artık şu sonucu da hepimiz rahatlayalım."
"Sen daha bakmadın mı sonucuna?" dedi ve sözlerinin devamını burnunu kırıştırarak getirdi Aybüke. "Bir de bana laf ediyorsun."
"Kızım ben senin gelmeni beklediğim için bakmadım. Gelip bana güzel sözler söyleyeceğine, iltifatlar edeceğine bir de homurdanıyorsun ya bir şey demiyorum ben."
Aybüke bıkkın bir ifadeyle ikizine bakarak konuşacakken, onların bu hâlinin devamının geleceğini anlayan Gökhan; hızla onların arasına girdi ve elini Aytaç'ın omzuna koyarak konuşmaya başladı:
"Hadi koçum, merakta bırakma bizi. Bir an önce bak da söyle."
Aytaç büyük bir coşkuyla başını aşağı yukarı salladı ve masanın bir köşesinde duran bilgisayara uzanıp ekranı kaldırdıktan sonra birkaç tuşa bastı ve saniyeler boyunca öylece durarak bekledi.
"Of, bir açılmadı gitti-" dedi, fakat ekrana bakakalırken konuşması yarıda kesildi ve heyecanla devam etti sözlerine. "Yazılım Mühendisliği! Ankara Üniversitesi Yazılım Mühendisliği. Tam da istediğim gibi!"
Yine ilk davranarak oğluna sarıldı Nazlı ve gözyaşlarını tutamazken konuşmaya başladı:
"Aferin oğlum." diye mırıldandı. "Aferin, gurur duyuyoruz seninle."
Onlar anne-oğul sarılmaya devam ederken, Gökhan Aytaçların yanına ilerledi ve omzuna gururla dolu birkaç sille vurdu.
"Zaten senden de başka bir şey beklenmezdi aslanım."
Mutfak alınan haberlerle bir anda bayram yerine dönerken, Ayberk ablasının ve abisinin etrafında dönüyor, Nazlı ve Gökhan ise yıllar önce kurdukları o huzurlu hayat hayalinin, çocuklarının bu büyük başarısıyla taçlanışını izliyordu.
Aradan dakikalar hızla akıp giderken kimseye yokluğunu fark ettirmeden dışarı süzülen Aybüke, sözleştiği üzere Kuğulu Park'a doğru yola çıktı. Ardından bindiği birkaç otobüsün ardından Tunalı'nın kalabalığı arasından süzülüp parka girdiğinde, gözleri hemen sevgilisiyle her buluştuğunda oturdukları bankı aradı.
Gökhan her zamanki gibi yine oradaydı. Sırtı yola dönük, başı hafifçe öne eğik bir şekilde onu bekliyordu. Aybüke usulca yanına yaklaştı ve tam arkasına geldiğinde, ellerini yavaşça Gökhan'ın omuzlarına sardı. Ardından Gökhan da sevgilisinin geldiğini anlayarak Aybüke'nin ellerini hızla tutup indirdi ve arkasını döndükten sonra bankın diğer tarafına geçerek Aybüke'nin yanına ilerledi. Bu sırada da yüzü heyecandan kireç gibiydi. Sakinleşmeye çalışarak derin bir nefes alıp verdi ve hiç konuşmadan telefonunu cebinden çıkarıp ekranı açtıktan sonra zaten bildiği yazıları okumadan Aybüke'ye doğru döndürdü.
"Hadi." dedi sesi titreyerek. "Aynı anda. Üçe kadar sayalım."
Aybüke başını aşağı yukarı sallayarak, karşısında heyecandan terler döken sevgilisini onayladı ve onun gibi telefonunun ekranını açıp, göz bile gezdirmeden bakışlarını geri Gökhan'a çevirdi.
"Bir." dedi Aybüke.
"İki." dedi Gökhan.
Ve gözlerini birbirlerine kenetledikten sonra devamını aynı anda getirdiler:
"Üç!"
İkisi de heyecanla telefon ekranlarını birbirlerine çevirirken, Gökhan Aybüke'nin yazanları okumasını bile bekleyemeyerek hızla konuştu:
"Hukuk! Aybüke, Ankara Hukuk!" diye bağırdı Gökhan. "Gitmiyorum, buradayım!"
Konuşması bittiğinde yine onun tepkisini bekleyemeyerek heyecanla Aybüke'nin ekranına doğru eğildi ve büyük bir merakla, titreyen telefondan yazıları okumaya çalıştı. Ama bu nafile bir çabaydı, ekranı bir türlü net olarak göremiyordu.
"Aybüke, güzelim çok titretiyorsun telefonu. Okuyamıyorum ki."
Aybüke, gözyaşları yanaklarından süzülürken telefonu ona doğru biraz daha yaklaştırdı ve okuması için elinin titremesini kontrol altına almaya çalıştı.
"Başardık Gökhan, sen avukat olacaksın ben de doktor." dedi Aybüke, sesi mutluluktan ve ağlamaktan kısılırken. "Hem de aynı şehirde, aynı üniversitedeyiz."
Gökhan, hiçbir şeyi umursamadan Aybüke'ye doğru atıldı ve sıkıca sarıldıktan sonra onu birkaç tur havada döndürdü.
"Sonunda be, sonunda! Ama ben ikimizin de başaracağını biliyordum!" dedi Gökhan, Aybüke'yi yere indirdiğinde alnından öperek. "Hadi, bu zaferi kutlama vakti."
Aybüke'den birkaç adım uzaklaşan Gökhan, hemencecik üzerine çeki düzen verdi ve parmaklarını saçlarının arasından geçirip düzelttikten sonra da tekrar Aybüke'ye doğru yanaştı. Ardından elini tutarak ve sevgilisinin gözlerinin tam içine bakarak, elinin üst kısmına zarif bir öpücük kondurdu ve usulca tuttuğu eli geri indirdikten sonra kolunun birini hafifçe kırdı, girmesi için ona doğru uzattı.
"Doktor Hanım, benimle bir kahve içmeye ne dersiniz?"
Aybüke gülerek Gökhan'ın uzattığı koluna girdi ve iyice sarıldıktan sonra başını aşağı yukarı sallayarak onu onayladı.
"Seve seve, Avukat Bey." diyerek aynı onun gibi cilveli ve flörtöz bir tonla da cevap verdi.