14 BAHAR kitap kapağı

18. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 18: Akşam Yemeği

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 18: Akşam Yemeği
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime · Okuduğun bölüm
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Nazlı'dan...

Bakışlarım halının üzerinde Mustafa'yla oyun oynayan Aybüke'ye takılıydı. Kızımın yüzüne renk gelmişti ama her gülüşünde kalbimdeki o ince sızı kendini hatırlatıyordu hala.

Tam o sırada telefonum titredi. Gökhan mesaj atmıştı. Derin bir nefes alıp, etrafıma bakarak mesajı açtım.

"Nazlı merhaba. Az önce Bahar benden numaranı istedi. İznin olursa eğer göndereceğim."

Parmaklarım ekranda hızla gezindi.

"Sorun yok, gönderebilirsin." yazdım.

Cevap anında, ekran kapanmadan geldi:

"Peki."

"Bu arada Aybüke nasıl?"

Bakışlarım kızıma, o dünyanın en masum neşesine kaydı.

"Gayet iyi. Mustafa'yla oyun oynuyor." dedim, klavyenin tuşlarına basarken yüzümde belli belirsiz bir tebessümle.

"Sevindim:)" yazdı Gökhan.

O sırada telefonum bu kez Bahar'ın aramasıyla titremeye başladı. Kimsenin duymasını, annemin sorgulayan bakışlarına hedef olmayı istemediğim için sessizce mutfağa süzüldüm. Buzdolabının uğultusu arasında telefonu açtım.

"Efendim?"

"Nazlı, merhaba! Ben Bahar. Hatırladın değil mi? Düğün gecesi..."

"Evet, evet hatırladım. Merhaba Bahar." dedim sesimi alçaltarak.

"Nazlı, müsaitsen ben seni ve Aybüke'yi akşam yemeğine davet etmek istiyorum. Hem Aybüke için de bir değişiklik olur. Eğer gelirsen Gökhan ile konuşacağım. O sizi getirecek."

İçimde bir tereddüt dalgalandı ama Bahar'ın samimiyeti ve o geceki yardımları daha ağır bastı.

"Geliriz tabii ki, teklifin için teşekkür ederim." dedim.

Salona döndüğümde annem, ördüğü patiği kucağına bırakıp gözlüklerinin üzerinden beni süzdü. Bakışları radar gibi üzerimde geziniyordu.

"Hayırdır kızım? Kimdi arayan?"

"Bahar'dı anne." dedim, sesime en doğal halini vermeye çalışarak.

"Yarın akşam yemeğine davet etti, ben de kabul ettim. Hem bir teşekkür etmiş olurum hastanede apar topar ayrıldığımız için fırsatım olmamıştı. Kadıncağız o gece perişan oldu bizimle."

Yengem, mutfaktan elinde çay tepsisiyle çıkarken hemen destek çıktı:

"İyi yapmışsın canım. Biraz dışarı çıkmak sana da Aybüke'ye de iyi gelir."

Annem başını sallayıp elindeki işe geri döndü.

***

Gözlerimi ağır ağır araladığımda; odanın içindeki o asılı kalmış sessizlik ilk başta huzur verici, hatta fazla sakindi. Ancak elimi, anne olmanın verdiği o bitmek bilmeyen refleksle yanıma, Aybüke'nin her gece kıvrılıp yattığı yere uzattığımda parmaklarımın ucuna sadece soğuk ve bomboş bir çarşaf çarptı. O boşluk, sanki bir uçurum gibi parmak uçlarımdan başlayıp bütün bedenimi kavradı.

"Aybüke?" diye fısıldadım önce, sesim henüz uykunun sisinden kurtulamamıştı.

Cevap gelmeyince; zihnimde bir gece önceki o hastane görüntüleri, monitördeki dıt dıt sesleri bir film şeridi gibi geçti. Yataktan bir ok gibi fırladım. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başlamıştı.

"Aybüke! Anneciğim? Neredesin?"

Ayaklarım birbirine dolanarak, sanki evin koridorları bitmek bilmiyormuş gibi salona daldım. Annem ve yengem televizyonun karşısında, ellerinde çay bardaklarıyla her zamanki dinginlikleriyle oturuyorlardı. Onların bu sakinliği benim paniğimle çarpışınca ortaya garip bir uğultu çıktı.

"Anne! Aybüke nerede?"

Sesimdeki o kontrolsüz titreme ve yüzümdeki o kireç gibi beyazlık, onları da yerinden sıçrattı. Annem elindeki bardağı sehpaya bırakıp hemen ayağa kalktı, yanıma gelip ellerimi tuttu.

"Sakin ol yavrum, nefes al." dedi annem, beni teskin etmeye çalışarak.

"Babanlarla dükkana gitti o. Sabah 'Dedemle gideceğim, dükkanı ben açacağım' diye tutturdu. Baban da kıyamadı, peşine taktı götürdü."

Derin bir nefes aldım ama göğüs kafesim hâlâ dar bir kafes gibi sıkışıyordu. Ellerim zangır zangır titreyerek alnımdaki soğuk teri sildim. Dizlerimin bağı ancak o an çözüldü.

"Beni de uyandırsaydınız keşke anne. Korkudan öyle bir fırladım ki, bir an yine o anları yaşadım. Bir şey oldu sandım Aybüke'ye."

Yengem, hemen yanıma gelip koluma girdi ve beni koltuğa doğru yönlendirirken şefkatle gülümsedi.

"Kıyamadı seni uyandırmaya o fıstık. Biz de sen uyanınca söyleriz dedik. Ama sen şimdi hiç kurma kafanda, geç otur şöyle. Güzelce kahvaltını yap, istersen sonra yanlarına gidersin. Hem babanla abine yemeklerini de götürmüş olursun, bahanen olur."

Kalbim yavaş yavaş, sanki yerini yeni buluyormuş gibi normal ritmine dönerken koltuğun kenarına iliştim.

"Peki, öyle yapayım madem. Biraz kendime geleyim de gideyim."

Bir süre sonra üzerimdeki o ağır mahmurluğu atıp, kahvaltımı yaptıktan sonra yola koyuldum. Dükkana varıpta kapısından içeri girdiğimde, unun o geniz yakan kokusu ve fırından yeni çıkmış taze böreklerin o iştah açan kokusu beni karşıladı. Ama benim gözüm dükkanın ne tezgahına ne de raflarına bakıyordu. Dükkanın en köşesindeki o küçük ahşap masadaydı bakışlarım. Bacaklarını sallayarak önündeki böreği iştahla yiyen o küçücük bedeni görünce, ruhumun bedenime geri döndüğünü, kanımın yeniden damarlarımda aktığını hissettim. O oradaydı, nefes alıyordu üstelik gülüyordu. Daha ne olsundu ki?

"Anne!" diye bağırdı Aybüke, ağzındaki o kocaman lokmayı bitirmeden yüzünde güller açarak.

"Aşkım! Canım benim!" diyerek yanına koştum.

Eğilip saçlarının o kendine has kokusunu içime çekerek defalarca kez öptüm.

"Ne yapıyorsun sen bakalım burada? Bensiz dükkan işletmeye mi başladın yoksa?"

"Dayımın yaptığı böreklerden yiyorum anne, baksana çok güzel olmuş. Sen de yesene!"

O sırada dükkanın arka tarafındaki, ısısı yüzümü yalayan fırından abim ve babam çıktı. Abim; unlu ellerini beyaz önlüğüne hızlıca silerek, o her zamanki neşesiyle yanımıza geldi.

"Hoş geldin Nazlı. Maşallah yeğenim dükkana bereket getirdi sabah sabah."

"Hoş buldum abi. Size yemek getirdim. Sıcak sıcak yiyin diye koştum geldim."

"Valla mı? Açlıktan un çuvallarını kemirecektim az kalsın! Allah razı olsun canım benim."

Abim, çocuksu bir iştahla sefer taslarını masanın boş bir köşesine dizmeye başladı. Kapakları açtıkça dükkana yemeğin kokusu yayıldı.

"Yardım edilecek bir şey var mı bari?" diye sordum.

Babam, unlu şapkasını düzeltip masaya otururken elini ağır ve babacan bir tavırla omzuma koydu.

"Yok Nazlı'm. Biz de tam şimdi bitirdik sabah postasını. Öğle arasındayız zaten, keyfine bak sen."

Herkes masanın etrafına toplanıp iştahla yemeğe yumulurken, ben sadece onları izliyordum. Aybüke, kendi tabağından çatalıyla küçük bir parça alıp ısrarla bana uzattı.

"Anne sen neden yemiyorsun? Gerçekten çok güzel olmuş, bak tadına."

"Ben evde yeni atıştırdım canım, sen ye. Afiyet bal şeker olsun kızıma."

Dükkanın kapısındaki o küçük bronz zil keskin bir şekilde çınlayınca abim, ağzında lokmasıyla ayağa kalkacak oldu ama ben onu hemen omzundan bastırıp yerinde oturttum.

"Ben bakarım abi, sen bölme yemeğini."

***

Akşam güneşi yerini mor bir alacakaranlığa bırakırken, evin içindeki o tanıdık huzur; yerini benim için tarifi zor bir heyecan ve tedirginlik karışımına bırakmıştı. Babam ve abim günün yorgunluğuyla masaya yerleşirken; ben ellerim titreyerek Aybüke'nin saçlarını son bir kez düzeltiyor, üzerindeki hırkanın düğmelerini ilikliyor, aslında kendimi oyalamaya çalışıyordum.

"Hadi yemek hazır. Ellerinizi yıkayın da gelin, çorba soğumadan." dedi annem, sesi her zamanki gibi otoriter ama bir o kadar da şefkatliydi.

"Anne bugün Baharlara gideceğiz ya, ayıp olur şimdi tok gitmek. Biz orada yeriz, mahcup olmayalım kadına." dedim.

Annem bir an duraksadı, elindeki kepçeyi tencerenin içine geri bıraktı.

"Doğru. Ben onu hep unuttum. Akıl mı kaldı sanki?" dedi iç çekerek.

Sonra Aybüke’ye dönüp bakışlarını yumuşattı.

"Aybüke, yavrum sen gel bari bir iki kaşık iç o halde. Çocuksun sen, acıkırsın."

"Yok anneanne, hiç aç değilim ki ben!" dedi kıkırdayarak.

Annem pes edercesine gülümsedi.

"İyi, peki o halde. Israr etmiyorum."

O sırada masanın üzerindeki telefonumun ekranı parladı. Gelen mesaj Gökhan'dandı:

"Ben hazırım. Siz de hazırsanız çıkalım. Sokağın köşesindeyim."

Parmaklarım ekranda bir saniye tereddütle gezindi, sonra hızla yazdım:

"Tamam, çıkıyoruz şimdi."

"Biz gidiyoruz." dedim aileme dönerek.

"Çok gecikmeden geliriz, merak etmeyin."

Annem, üzerindeki önlüğü eliyle düzelterek endişeyle sordu:

"Kızım, evi biliyor musun ya? Kaybolmayın gece vakti oralarda, sokaklar tekinsiz olur."

"Gökhan ile beraber gidiyoruz anne. O bizi alacak, götürecek." dedim.

Annemin yüzündeki ifade bir anlığına kaskatı kesildi, donar gibi oldu. Bakışları hemen masada sessizce yemeğini bekleyen babama kaydı. Annem derin bir nefes alıp sadece "Anladım." dedi.

"Hadi görüşürüz o zaman. Dikkatli olun, üşütmeyin."

"Görüşürüz. Hadi afiyet olsun size."

Aybüke'nin elinden tuttum, avcumun içindeki o minik elin sıcaklığı bana güç veriyordu. Bahçeden çıkıp sokağın köşesine doğru yürümeye başladık. Gökhan duvara yaslanmış, bakışlarını yere dikmiş bizi bekliyordu. Aybüke; sanki en yakın arkadaşını görmüş gibi elimi aniden bırakıp, hızlı ve neşeli adımlarla ona doğru koşmaya başladı.

"Gökhan abi!" diye bağırdı, sesi sokağın sessizliğinde yankılanarak.

Gökhan'ın başını kaldırdığında yüzüne yayılan o aydınlık, o huzur dolu gülümsemeyi gördüm. Eğilip Aybüke’yi tek bir hamleyle kucağına aldı.

"Güzelim! Nasılsın bakalım?" dedi.

Aybüke kıkır kıkır gülerek Gökhan'ın boynuna sarıldı.

"Çok iyiyim. Sen nasılsın Gökhan abi?"

Gökhan'ın bakışları, Aybüke’nin omzunun üzerinden bir anlığına benimle kesişti.

"Seni gördüm, çok daha iyi oldum güzelim." dedi Gökhan, bakışlarını benden çekmeden.

Gökhan; Aybüke'yi yere indirmeden, onun saçlarını okşayarak yürümeye başladı.

"Hadi bakalım prenses. Gitme vakti. Bahar ablan seni bekliyor." dedi.

***

Salonun içindeki sıcak hava, çocukların neşeli gürültüsüyle sarmalanmıştı. Erdem koltuğuna iyice yaslanıp, yüzünde geçmişin tozlu raflarından söküp aldığı bir gülümsemeyle o eski günlerden bahsetmeye başlayınca, atmosfer bir anda elektriklenmiş, havadaki o ağır sessizlik dağılıvermişti.

"İşte öyle." dedi Bahar, neşeyle kahkahalar atarak.

Erdem’in omzuna hafifçe vurdu.

"Meğerse Erdem bizi iki yıldır sevgili sanıyormuş. Halbuki benim dünyadan haberim yok, ben o sırada derslerin peşinde koşuyorum."

"Hayatım." dedi Erdem, sesini biraz daha yükselterek ve sanki o günlerin heyecanını yeniden yaşıyormuş gibi gözlerini açarak.

"Sırf sana daha yakın olayım diye yerimi değiştirip tam senin arka sırana geçmiştim. Üstelik Gökhan o sıra için mahallenin kızlarından dayak yemişti. Adam tırnak izleri içinde kaldı da yine de bizim için sırayı kimseye vermedi. Belli etmek için daha ne yapayım ben? Okulun bahçesinde pankart mı açsaydım?"

Erdem'in ağzından dökülen "dayak yeme" cümlesini duyduğum an, elimdeki çay bardağı havada asılı kaldı. Bardağın sıcaklığı avcumun içinde zonklarken, inanamayarak yanımda oturan Gökhan'a baktım. Gökhan ise sanki çok gizli, yıllarca sakladığı bir sırrı orta yere dökülmüş gibi huzursuzca yerinde kıpırdandı. Omuzlarını hafifçe dikleştirip, ellerini dizlerinin üzerinde birbirine kenetledi ve bakışlarını hızla benden kaçırdı. Televizyondaki görüntülere, o an ne oynadığını bile fark etmediği o renkli ekrana öyle bir odaklanmıştı ki sanki orada dünyanın en hayati meselesi tartışılıyordu. Ama kulaklarının kızardığını, o mahcup ve "keşke anlatmasaydı" diyen yüz ifadesini ayan beyan görüyordum. Bahar, Erdem'e takılmaya devam etti:

"Ne mi yapabilirdin? Mesela açık açık karşıma geçip duygularından bahsedebilirdin Erdem! Nasıl fikir? Bak Gökhan bile senin yerine dayak yemiş, sen bir 'seviyorum' diyememişsin!"

Erdem omuz silkti, muzip bir gülümsemeyle Gökhan'a bir göz kırptı:

"O da bir tercihti tabii ama bizde racon böyleydi, önce icraat sonra kelam."

Ortamdaki gülüşmeler artarken, Bahar masadaki fotoğraf karesine benzer o sıcak anın içinde bana döndü. Bakışları yumuşadı.

"İşte bizim hikayemiz de böyle başladı Nazlı. O günlerin, o kavgaların sonunda hep birbirimize tutunduk. Evlendikten birkaç yıl sonra da bu küçük bey, yani Gökhan dünyaya geldi."

Bakışlarımı küçük çocuktan alıp, yanımızda oturan Gökhan'a çevirdim.

"Ne kadar güzel. Mutluluğunuz daim olsun." dedim samimiyetle.

Sonra içimdeki o engelleyemediğim merakla sordum:

"Bu arada, bir şeyi merak ediyorum. Oğlunuzun adı neden Gökhan? Yanlış anlama Gökhan, ismin çok güzel ama hani genelde yakın arkadaş grubunda bulunan isimler pek tercih edilmez ya. Bir hikayesi vardır diye düşündüm. Ondan sordum."

Bahar, sanki bu sorunun sorulmasını dakikalardır bekliyormuş gibi parlayan gözlerle Erdem'e baktı. Erdem derin bir nefes aldı, yüzündeki o oyuncu ifade yerini vakur bir ciddiyete bıraktı. Sesi odadaki diğer tüm sesleri bastıracak kadar toklaştı.

"Gökhan'ın bizde emeği çok Nazlı." dedi, bakışlarını bir an bile çekmeden Gökhan’a yönelterek.

"Bahar'a açılmam için beni gaza getiren, çekingenliğimi her gün bıkmadan usanmadan kıran oydu. 'Git konuş, geç kalacaksın' diye diye başımın etini yedi. Eğer o gün o beni kapıdan dışarı itmeseydi, ben kim bilir ne zaman cesaret toplardım. Belki de Bahar'ı, hayatımın anlamını tamamen kaybederdim."

Bahar hemen ekledi, sesi minnetle titriyordu:

"Sadece o da değil Nazlı. Erdem’in her düştüğünde elinden tutan, işsiz kaldığında ekmeğini paylaşan, bizim her sudan sebep kavgamızda aramızı bulup bizi barıştıran hep oydu. İşte o günlerden birinde Erdem'le beraber bir söz verdik: 'Eğer bir gün oğlumuz olursa adını Gökhan koyacağız' dedik. Gördüğün gibi sözümüzü de tuttuk."

Erdem başını salladı, bakışlarında tarif edilemez bir saygı vardı:

"Ve bunun gibi daha birçok gizli kahramanlığı var. Anlatsak sabahı buluruz yani o derece."

Gökhan bu yoğun ilgi ve takdir altında iyice ezilmiş, mahcubiyetten ne yapacağını şaşırmıştı. Bakışlarını hala yerden kaldırmadan, fısıltı gibi, zar zor duyulan bir sesle, "Siz mutlu olun yeter, gerisi teferruat." dedi.

Onun bu mütevazı, kendini hep geriye çeken duruşu kalbimi öyle bir sızlattı ki... Yıllarca tanıdığımı, her huyunu bildiğimi sandığım bu adamın; ruhunda ne kadar büyük bir sadakat, ne kadar sessiz bir fedakarlık taşıdığını görmek beni sarsmıştı. Oysa ki bilmediğim ne kadar çok yönü, dokunduğu ne kadar çok hayat vardı.

Bahar’ın "Neyse, duygusala bağladık iyice. Ben şu boşları toplayayım." diyerek ayağa kalkmasıyla ben de daldığım o derin düşüncelerden irkilerek kendime geldim.

"Dur, ben de yardım edeyim sana." diyerek hemen peşinden mutfağa yöneldim.

Gerçekten de biraz nefes almaya, o odadaki yoğun duygusallıktan uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Mutfağa geçtiğimizde, tabakların birbirine çarparken çıkardığı o tiz sesler zihnimi toparlamama yardım ediyordu. Ama Erdem'in anlattıkları, beynimin içinde bir yankı gibi dönüp duruyordu. Gökhan'ın bir arkadaşının aşkı için dayak yemesi, bir yuvanın temeline sessizce taş taşıması çok takdir edilesiydi.

Bahar, tezgâha bıraktığı boş tepsinin ardından aniden bana doğru döndü. Yüzündeki o neşeli ifade bir anda silinmişti. Yerini, bir kadının başka bir kadını sadece gözünden anladığı o derin şefkate bırakmıştı.

"Nazlı." dedi Bahar.

Sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılanan bir tondaydı.

"Efendim?" dedim, elimdeki bardakları makineye yerleştirirken duraksayarak.

"Zeliha teyzelerden, yani annenlerden duydum. Aybüke’nin rahatsızlığını. O nakil meselesini de öğrendim."

Bahar'ın cümleleriyle ellerim öylece asılı kaldı. Göğüs kafesime o tanıdık, o her an orada bekleyen ağır ve soğuk yumruk yeniden oturdu. Boğazım kurudu. Bakışlarımı kaçırmak, konuyu değiştirmek istedim ama Bahar yanıma gelip, ıslak ellerini ellerimin üzerine koyarak beni durdurdu.

"Elimizden ne gelir, ne yapabiliriz inan bilmiyorum. Ama eğer yapabileceğimiz bir şey varsa çekinmeden söyle, olur mu? Maddi, manevi ne gerekirse yardımcı olmaya çalışırız."

Boğazım düğüm düğüm oldu. Konuşmak istedim ama sadece yutkunabildim. Uzun zamandır, ailem dışındaki birinden bu kadar hesapsız, bu kadar saf bir el uzatılmamıştı bana.

"Sağ olun gerçekten. Çok incesiniz." dedim sesim titreyerek.

"Zaten hastanede de size layığıyla teşekkür edememiştim o telaşla. Siz bizi o halde görüp hastaneye yetiştirmeseydiniz, o gece ne yapardım hiç bilmiyorum. Hakkınız çok büyük üzerimizde."

Bahar, kolumu samimiyetle sıvazladı.

"Ne demek Nazlı. Bu saatten sonra beni bir arkadaş, bir kardeş bil. Ne derdin, ne sıkıntın olursa bir telefon uzağındayım. Hem bak," dedi, mutfak kapısından salona doğru başını hafifçe işaret ederek.

"Aybüke ile Gökhan da ne güzel kaynaştılar."

Bakışlarım kapı aralığından, salondaki o küçük dünyaya kaydı.

"Biliyor musun Bahar?" dedim, gözlerim dolarak ona döndüm.

"Aybüke’nin hayatındaki ilk gerçek arkadaşı oldu Gökhan. Okula başladığında çocuklar hep bir gruplaşır ya... Aybüke'nin durumu farklıydı. Hastalığı okulda duyulunca, çocuklar ondan uzaklaşmışlar. 'Ona dokunursak, onunla oynarsak biz de mi hasta oluruz?' diye sormuşlar bir keresinde öğretmenlerine."

Bahar'ın yüzü asıldı, dudakları büzüldü. Büyük bir hüzün ve öfkeyle dinliyordu beni.

"Bu yüzden o da hastalığını bir ayıp gibi takıntı haline getirdi." diye devam ettim, içimdeki zehri akıtır gibi.

"Yaşıtlarına karşı hep bir duvar ördü, hep 'ben hastayım' diyerek geri durdu. Ama görüyorum ki Gökhan ona ilaç gibi geliyor. Sanki o duvarları hiç çaba sarf etmeden, sadece gülümseyerek yıkıyor."

Bahar elini omzuma koydu, gözlerimin en derinindeki o anne acısına bakıp gülümsedi.

"Emin ol Nazlı, Aybüke de bizimkine iyi geliyor. Bizim Gökhan biraz hırçındır, yerinde duramaz. Ama Aybüke'nin o sakinliği, o naifliği bizim oğlana da bir durulma, bir huzur verdi. Bak nasıl uslu uslu oturuyor yanında."

İkimiz de mutfağın o sıcak, çay buharlı havasında birbirimize gülümsedik.

***

Sokak lambalarının o titrek, turuncu ışığı altında ilerliyorduk. Baharların evinden ayrılalı sadece birkaç dakika olmuştu ama içeride soluduğum o dostluk, o sıcak hava hâlâ bir battaniye gibi üzerimdeydi. Gökhan'ın o heybetli gölgesi hemen yanımda uzanıyor, omuzlarımızın birbirine değmemesi için gösterdiğimiz o sessiz çaba havayı daha da gerginleştiriyordu. Bakışlarımı karşıdaki karanlığa dikmiş, ona bakmamaya çalışarak yan yana yürüyorduk. Aramızdaki o bitmek bilmeyen ve her saniyesi ağırlaşan sessizliği ilk bozan ben oldum.

"Ne kadar şanslısın." dedim, sesim gecenin serinliğinde yumuşak bir nefes gibi dağıldı.

"Arkadaşların çok iyi insanlar. Yani Erdem ve Bahar. Aralarındaki o bağ çok güzel."

Gökhan adımlarını yavaşlatmadan, bakışlarını ilerideki karanlığa dikerek cevap verdi.

"Öyledirler." dedi, sesinde belli belirsiz bir gurur, eski bir dostluğun verdiği o sarsılmaz güven vardı.

Sonra duraksadı. Bana doğru hafifçe döndü.

"Ama artık senin de arkadaşların sayılırlar Nazlı. O yüzden sadece ben değil, sen de artık çok şanslısın." dedi.

Gözlerim doldu, boğazımda bir yumru yükseldi. Bu kadar dışlanmış, bu kadar yalnız hissettiğim bir dünyada, onun beni bu "şanslı" dairenin içine dahil etmesi içimde bir yerleri sızlattı. Başımı önüme eğdim, saçlarım yüzüme döküldü.

"Doğru." diye fısıldadım kederli bir sesle sadece.

O sırada elini sımsıkı, sanki bir can simidine sarılır gibi tuttuğum Aybüke adımlarını sürümeye başladı.

"Anne. Daha çok var mı? Çok yoruldum ben." dedi uykulu, puslu bir sesle.

O küçük gövdesinin uykunun ağırlığına yenik düştüğünü hissedebiliyordum. Gökhan hemen durdu.

"Seni sırtıma almamı ister misin?" diye sordu.

Aybüke’nin gözleri, uykunun sisini dağıtan bir sevinçle parladı. Kollarını iki yana açarak, sanki dünyayı kucaklayacakmış gibi "Evet!" diye uzattı ellerini.

"Gel bakalım buraya." dedi Gökhan.

Yavaşça çömeldi. Koca cüssesiyle, Aybüke'yi büyük bir nezaketle sırtına aldı.

"Biraz hızlanmaya, rüzgarı yüzümüzde hissetmeye ne dersin?" dedi; sesindeki o muzip, hayat dolu tınıyla.

"Evet! Evet!" diye bağırdı Aybüke, sanki beş dakika önce uykudan bayılan o değilmiş gibi.

"O halde sıkı tutun prenses, uçuşa geçiyoruz!"

Gökhan; Aybüke'yi sarsmadan ama ona o hızı, o özgürlüğü hissettirecek kadar çevik adımlarla koşmaya başladı. Bir anda o sessiz, kimsesiz sokak Aybüke'nin gökyüzüne tırmanan şen kahkahalarıyla doldu. Onların bu beklenmedik neşesine yetişmeye çalışırken, ben de kendimi yıllardır unuttuğum bir çocuk oyununun tam ortasında bulmuştum.

"Beni de bekleyin! Haksızlık bu!" diye bağırdıktan sonra gülmeye başladım.

Gökhan arkada kaldığımı, adımlarımın onlara yetişemediğini fark edince bir an duraksadı. Bir eliyle Aybüke'nin bacaklarını sıkıca, korumacı bir tavırla tutarken, aniden bana doğru döndü. O an kalbim sanki göğüs kafesimden fırlayıp boğazımda atmaya başladı. Gökhan, boşta kalan elini hiçbir tereddüt göstermeden, sanki en başından beri orada olması gerekiyormuş gibi bana uzattı.
Parmaklarımın ucu onun o sıcak, devasa avcuna değdiğinde sanki o an yeryüzündeki tüm sesler kesildi.

Gökhan'ın eli sıcacıktı, avcundaki o nasırlar yılların emeğini ve sertliğini anlatıyordu ama tutuşu dünyanın en güvenli limanı gibiydi. Elimden tuttu ve beni nazikçe ama kararlı bir şekilde kendine doğru çekti.

"Hadi." dedi Gökhan, gözlerimin en derinine, o sustuğum her şeyi okumak ister gibi bakarak.

"Geride kalma Nazlı."

Üçümüz, gecenin o loş karanlığında birbirimize kenetlenmiş bir halde koşmaya başladık. Aybüke onun sırtında zafer kazanmış bir komutan gibi kahkahalar atıyordu. Gökhan ise benim elimi, sanki bırakırsa dünya yıkılacakmış gibi hiç bırakmıyordu.

Evin önüne geldiğimizde Gökhan'ın adımları yavaşladı. Göğsü, o tatlı yorgunlukla hafifçe inip kalkıyordu. Aybüke ise çoktan onun omuzlarında, o güvenli rüzgârın etkisiyle mayışmış, başını Gökhan_ın ensesine huzurla yaslamıştı. Sokak lambasının cılız ışığı tam üzerimize dökülürken Gökhan durdu. Ama elimi bırakmadı.
İçimde uyanan aşk değildi. Daha çok, hırçın bir fırtınada sürüklenen bir sandalken, aniden sağlam bir limana demir atmak gibiydi. Gökhan'ın bu sessiz ama dağı sarsacak kadar güçlü olan korumacı hali, kalbimdeki paslanmış tüm kilitleri zorluyordu.
Yavaşça bana döndü. Bakışları önce birleşmiş olan ellerimize, o iki elin arasındaki o tuhaf uyuma kaydı, sonra gözlerime çıktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu, dudakları titredi, aralandı ama ses çıkmadı. O anın tılsımını bozmaktan korkar gibiydim. Yavaşça, sanki büyük bir hazineyi yerine bırakıyormuşum gibi elimi onun avucundan çektim.

"Geldik." dedim fısıltıyla.

Sesim gecenin sessizliğinde hüzünlü ve kırılgan bir yankı gibi dağıldı. Gökhan, boşta kalan elini yavaşça yanına indirdi ve parmaklarını yumruk yaptı. Sanki elimden bulaşan o son sıcaklığı, o son teması avcunun içine hapsedip saklamak ister gibiydi.

"Geldik." diye tekrar etti boğuk, derinden gelen bir sesle.

Eğilip Aybüke'yi sırtından yavaşça indirdi. Aybüke uykulu gözlerini ovuşturarak etrafına baktı, sonra daha tam uyanamamış olmanın verdiği o masumiyetle Gökhan'ın bacağına sarıldı.

"Gökhan abi. Yarın da uçacak mıyız?"

Gökhan, Aybüke’nin boyuna inmek için çömeldi. Kızımın yüzüne düşen saçlarını o kocaman parmaklarıyla şefkatle arkaya itti.

"Sen ne zaman istersen uçarız güzelim." dedi.

"Teşekkür ederim." dedim, onun o dürüst bakışlarına dayanacak gücü kendimde bulamayarak gözlerimi kaçırdım.

"Hem bu gece için, hem de Baharlar için."

Gökhan hafifçe başını salladı, bakışlarındaki o kor ateş hala sönmemişti.

"İyi geceler Nazlı." dedi sadece.

"İyi geceler Gökhan."

Aybüke'nin elini tutup bahçe kapısından içeri girerken, içimdeki o arkama bakma arzusunu bastırmak için dudaklarımı ısırdım. Ama tam kapıyı kapatacakken dayanamadım; aralıktan baktığımda Gökhan'ın hâlâ orada, tam bıraktığım yerde durduğunu gördüm. Turuncu ışığın altında, bizi kollayan bir nöbetçi gibiydi.