14 BAHAR kitap kapağı

25. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 25: Serdar

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 25: Serdar
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime · Okuduğun bölüm
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Nazlı'dan...

Abimin o kükreyen sesi koridorda yankılandığında, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Kalabalığın arasından sıyrılıp hole doğru bir adım attığımda, kapı eşiğindeki o gölgeyi, Serdar'ı gördüm.
Yıllardır varlığından bir haber yaşadığım o adam; sanki aramıza onca şey, onca zaman girmemiş gibi kapımızda duruyordu. Yüzünde ne pişmanlık ne de öfke vardı, hiçbir şey yoktu. Sadece kan dondurucu bir sakinlik vardı. Sanki sadece bakkala ekmek almaya gitmiş de gecikmiş gibi bakıyordu bize. Abimin öfkeyle gerilen sırtının arkasından bakışları beni buldu. Hiç istifini bozmadı.

"Kayınço, sen enişteni böyle mi karşılıyorsun? Ne bu şiddet bu celal, çekil de geçeyim?" dedi; sesi öyle olağandı ki bir an kendi zihnimden, yaşadıklarımdan şüphe ettim.

Bakışları salona, Gökhan’a, ardından benim parmağımdaki yüzüğe kaydı. Yüzünde belli belirsiz, alaycı bir gülümseme belirdi ama tek kelime etmedi. Sonra gözleri hemen yanımda duran kızıma, Aybüke’ye kaydı. Bakışları onu gördüğü an parladı; ama bu bir babanın özlemi değil, bir avcının ganimetini bulma sevinci gibiydi.

Aybüke ise her şeyden habersiz elindeki çikolatayı sıkmış, hayatında hiç görmediği bu yabancının üzerimize saldığı o karanlık enerjiden donup kalmıştı.

"Bak sen." dedi Serdar usulca.

"Ne kadar da büyümüş. Aynı benim çocukluğum."

Hiç çekinmeden, sanki buna hakkı varmış gibi bir adım içeri attı. Abimin kolunun altından sıyrılıp Aybüke’ye doğru elini uzattı.

"Gel bakalım buraya prenses. Sarılmayacak mısın yoksa babana?"

Aybüke’nin o anki bakışını ömrüm boyunca unutamayacaktım. O küçük suratı korkuyla büzülmüş, dudakları titriyordu. Serdar’ın ona uzanan elini gördüğü an büyük bir hızla geriye kaçtı ve Gökhan’ın bacaklarının arkasına, onun gölgesine sığındı. Küçük elleriyle Gökhan’ın kumaş pantolonunu öyle bir sıktı ki, eklemleri bembeyaz oldu.

Serdar’ın o rahatlığı, hiçbir şey yaşanmamış gibi kızına el uzatması midemi bulandırmıştı. Yıllar önce beni bir başıma, kucağımda Aybüke'yle bırakan adam, şimdi gelmiş hiç utanmadan babalık rolü yapıyordu.

"Sakın." diyebildim sadece, sesim boğazımdan bir hırıltı gibi çıktı.

"Sakın ona dokunmaya kalkma."

Serdar, Aybüke’nin Gökhan’a sığınışını görünce hafifçe iç çekti. Sanki bu duruma kırılmış gibi bir ifade takındı.

"Ayıp ediyorsun ama Nazlı. İnsan bunca yıl sonra gelen eşini..." dedi ve bakışları Gökhan ile benim aramda gidip geldi.

"Pardon eski eşini böyle mi karşılar? Bak, kızımız bile yabancılamış beni."

Serdar'ın bakışları hala Aybüke’nin üzerinde dolanırken, kızımın Gökhan’ın bacağına daha da sıkı sarıldığını, küçük gövdesinin sarsılarak titrediğini hissettim. Aybüke’nin o minicik elleri Gökhan’ın pantolonunu öyle bir tutuyordu ki, sanki tek sığınağı o kumaş parçasıymış gibiydi.

Gökhan ise bir heykel kadar kaskatı kesilmişti. Boynundaki damarların şiştiğini, soluğunun bir körük gibi ciğerlerine dolup boşaldığını görebiliyordum. Eğer Aybüke ona tutunuyor olmasaydı, Gökhan’ın Serdar’ı orada parçalayacağından emindim. Bu ana daha fazla dayanamayan babam bir anda yerinden fırladı. O yaşlı bedeninden beklenmeyecek bir çeviklikle hole doğru atıldı. Yüzü öfkeden dolayı kıpkırmızıydı.

"Sen!" diye kükredi babam.

Sesi evin duvarlarında yankılanırken Serdar’ın o yüzsüz gülümsemesi ilk kez hafifçe sarsıldı.

"Sen hangi yüzle bu kapıya gelirsin? Hangi yüzle benim kızımın, benim torunumun adını o kirli ağzına alırsın şerefsiz herif!"

Babam; Serdar’ın yakasına yapışmak için elini uzattığı an, aniden dengesini kaybetti ve olduğu yerde sendeledi. Adımını atmak isterken dizleri kırıldı ve acı çekercesine elini kalbinin üzerine götürdü. Yüzündeki o kırmızı renk, saniyeler içinde korkutucu bir beyaza döndü.

"Baba!" diye çığlık attım, ona doğru atılmak istedim ama ayaklarım yere çivilenmiş gibiydi.

Babam, vestiyerin kenarına tutunmaya çalıştı ama parmakları kaydı.

"Nefes..." dedi hırıltıyla.

"Nefesim..."

Gözleri bir an tavana dikildi sonra olduğu yere, dizlerinin üzerine çöktü. Tansiyonu, omuzlarına binen bu ağır yükü kaldıramamıştı.

"Baba!"

Mustafa, babamın yere yığılışını görünce sanki bir yaydan fırlamış gibi ileri atıldı. Ama babama doğru değil, bu felaketin sebebi olan adama yöneldi.

"Senin yüzünden!" diye bağırdı Mustafa, sesi hıçkırıklarla karışık bir öfkeyle titriyordu.

"Babam senin yüzünden bu halde! Defol git buradan!"

Mustafa; Serdar’ın üzerine doğru kontrolsüz bir hırsla atılırken, Serdar hala o sinir bozucu sakinliğiyle geri çekiliyordu. Salonun ortasında babam yerde nefes almaya çalışıyor, Aybüke Gökhan’ın arkasında çığlık çığlığa ağlıyor, Mustafa ise elleriyle Serdar’ı boğmak istercesine ileri atılıyordu.

Annemin feryatları, Mustafa’nın kontrolsüz öfkesi ve Aybüke’nin hıçkırıkları birbirine karışıyordu. Serdar ise hâlâ o kapı eşiğinde, yarattığı enkazı büyük bir gururla izleyen iblis gibi duruyordu.

Mustafa, "Senin yüzünden!" diye haykırarak tekrar Serdar’a doğru atıldığında, kalabalığın arasından bu sefer Erdem fırladı. Mustafa’yı tek hamlede kolundan tutup geri çekerken, diğer eliyle de Serdar’ın ceketinin yakasına yapıştı.

"Sana bir daha git demeyeceğiz!" diye gürledi Erdem.

Serdar, Erdem’in bu ani ve sert müdahalesiyle neye uğradığını şaşırdı. O sakinliği ilk kez bozuldu, gözlerinde bir korku pırıltısı belirdi. Fakat yine de hareketsizdi, bunu gören Erdem ise Serdar’ı tuttuğu gibi kapının dışına doğru savurdu.

"Bu eve bir daha yaklaşırsan," dedi Erdem, parmağını Serdar’ın gözünün içine sokarcasına sallayarak.

"Herkesten önce ben senin nefesini keserim. Defol git şimdi buradan!"

O sırada Bahar bir anda mutfaktan fırladı. Elinde çalkaladığı, içine bolca tuz bastığı bir bardak ayranla babamın yanına diz çöktü.

"Çekilin, nefes alsın!" diye bağırdı Bahar, otoriter bir sesle.

"Muhittin amca. İç şunu hadi, kendine gelmen lazım."

Ardından titreyen elleriyle ayranı babamın dudaklarına dayadı.

"Hadi amca, bir yudum al da kendine gel."

Ben ise o an sadece izliyordum. Bir yanda babamın can çekişen hali, diğer yanda Gökhan’ın bacağına gömülmüş, babasını ilk kez gören kızım vardı.

Babamın gözleri yarı baygın şekilde aralandığında, Bahar elindeki bardağı Mustafa’ya uzatıp hemen babamın bileklerini ovmaya başladı. Gökhan’a baktım. Aybüke’yi göğsüne öyle bir bastırmıştı ki, sanki onu kendi bedeninin içine saklamak istiyordu. Çenesi kilitlenmiş, gözleri kapıya saplanmıştı.

"Gökhan." diye seslendim, sesim bir fısıltıdan öteye gidemedi.

Gökhan başını yavaşça bana çevirdi. Bakışlarındaki o kor ateş, beni görünce bir nebze olsun yumuşadı. Eğilip Aybüke’nin saçlarını öptü.

"Geçti fıstığım, geçti. Ben buradayım." dedi.

Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, içindeki o devasa öfkeyi bastırma çabasındandı. O sırada Mustafa, babamın başından kalkıp hışımla kapıya yöneldi. Erdem onu omuzlarından yakaladı.

"Bırak abi! Öldüreceğim o şerefsizi! Babamı ne hale getirdi görmüyor musun?" diye bağırdı Mustafa.

"Otur oturduğun yere Mustafa!" dedi Erdem, onu sarsarak.

"Şimdi sırası değil. Babanın size ihtiyacı var, Serdar’a değil."

Babam, Bahar’ın içirdiği ayranın etkisiyle yavaşça doğrulmaya çalıştı. Abim de koluna girip onu koltuğa taşıdı. Yavaş yavaş gözlerini açan babamın bakışları odanın içinde gezindi, en son Gökhan’ın kucağındaki Aybüke’ye takıldı ve gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

"Korkma dedem." dedi babam, sesi titreyerek.

"Korkma güzel kızım. Kimse dokunamaz sana. Ben hayattayken kimse bir şey yapamaz."

Gökhan Aybüke’yi yere indirdi, elinden tuttu ve bana doğru bir adım attı. Diğer eliyle de benim buz kesmiş elimi kavradı ve destek verircesine sıktı.

***

İlahi bakış açısıyla...

Olaylı gecenin ardından mahallenin sokaklarına ağır, rutubetli bir sessizlik çökmüştü. Ertan Bey ve ailesi, Muhittin Beylerin evinden ayrılıp yandaki evlerine yürürken kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Nergis Hanım sessizce düşüncelere dalmış, Ertan Bey ise ayaklarını yere her vuruşunda Serdar’a olan öfkesini taşlara kazıyordu.

Eve girdiklerinde Gökhan, ailesine sadece "İyi geceler" diyebildi. Sesi, sanki içinden bir şeyler kopup gitmiş gibi boş ve ifadesizdi. Merdivenleri ağır adımlarla çıktı, odasına girdi ve kapıyı arkasından usulca kapattı ardından ceketini yatağın üzerine fırlattı. Titreyen elleriyle kravatını çözerken aynadaki yüzüne baktı. Saatler önce cesur ama heyecanlı adamın siması gitmiş, yerine hasta bir adamın siması gelmişti.

Sokak lambasının sarı, cılız ışığı pencereden içeri sızıyor, karanlık odadaki eşyaları olduğundan daha büyük ve korkutucu gösteriyordu. Gökhan düşünceli bir şekilde pencerenin önündeki koltuğa oturdu ve hözlerini kapattı. Ardından zihni, Gökhan'ın istemediği bir yolculuğa çıktı. Onca yılın bekleyişi, Nazlı’nın gidişi...

O zamanlar Nazlı gençti, kandırılmıştı. Ama bugün Serdar’ı gördüğündeki o hali neydi? Nazlı’nın yüzündeki o ifade korkudan mıydı yoksa yarım kalmış bir yaşanmışlığın sızısından mıydı?

"Ya yine kandırırsa?" diye düşündü Gökhan.

Ardından kalbine bir iğne saplandı.

"Ya Nazlı, Aybüke’nin babasız büyümemesi için ya da o adamın yarattığı o karanlık çekime kapılıp yine 'evet' derse? Ben ne yaparım?"

Ve binlerce iğne daha saplandı...

Kendi içinde, Nazlı’nın Serdar’a olan nefretini biliyordu ama bazen nefretin aşk kadar güçlü bir bağ olduğunu da biliyordu. Serdar, Nazlı’nın geçmişiydi; Gökhan ise sadece bekleyeni. Serdar, Nazlı’ya bir çocuk vermişti; Gökhan ise sadece bir yuva vaat ediyordu. Farkında değildi ama bu kıyaslama, Gökhan’ın içindeki o özgüvenli adamı yavaş yavaş kemiriyordu.

"O herif hiçbir şey olmamış gibi, sanki evinin anahtarını kaybetmiş de geri gelmiş gibi rahattı. Bu rahatlık nereden geliyordu?"

Gökhan oturduğu yerde öne doğru eğildi, ellerini başının arasına aldı. Gözünün önüne Nazlı’nın kapıdaki hali geldi. Serdar "Eski eşim" dediğinde Nazlı’nın yutkunamayışı, Aybüke’nin Serdar’ın elinden kaçıp kendisine sığınışı geldi aklına.

"O çocuk onun kızı. Onları birbirine bağlayan bir can var ortada. Ben ne kadar 'Babası sayılırım' desem de, o herif bir gün gelip 'benim kızım' dediğinde Nazlı’nın içinde bir şeyler kopar mı? Ya bir gece yarısı, o adamın peşinden yine sessizce çekip giderse? Ben bu sefer nasıl nefes alırım?"

Gökhan ayağa kalktı, pencereye yaklaştı. Nazlıların evinin bulunduğu sokağa doğru baktı. Işıklar sönmüştü ama biliyordu ki Nazlı da şu an uyanıktı. O da onunla beraber aynı karanlığa bakıyordu.

"Ben onu yıllarca bekledim. Bu süre boyunca bir kez bile şikayet etmedim. Ama Nazlı eğer yine giderse, bu sefer beni gerçekten öldürür."

Gökhan, yumruğunu pencerenin pervazına yavaşça vurdu. İçindeki o büyük korku, Serdar’a olan öfkesinden daha büyüktü. Çünkü o da biliyordu ki; Serdar’la savaşabilirdi, dünyayı onun başına yıkabilirdi. Ama Nazlı’nın kalbiyle, Nazlı’nın geçmişine duyduğu o açıklayamadığı merhametle savaşamazdı.

***

Nazlı'dan...

O gecenin üzerinden üç gün geçmişti ama evin içindeki o ağır hava bir türlü dağılmıyordu. Aybüke odasından pek çıkmıyor, en küçük bir kapı gıcırtısında irkilerek Gökhan’ın aldığı o büyük oyuncak ayıya sarılıyordu.

Mutfağın masasında oturmuş, önümdeki soğumuş çaya bakarken telefonumun ekranı bir anda aydınlandı. Bilmediğim bir numaraydı, titreyen parmaklarımla mesajı açtım.

"Yarın öğlen mahalledeki o eski çay bahçesinde olacağım Nazlı. Gel. Gel ki, yarım kalan hesabımızı kapatalım."

Ardından bir mesaj daha geldi.

"Bu arada umarım yanında birini getirmek gibi bir hata yapmazsın."

Mesajları okuduğumda mideme bir sancı saplandı, nefesim kesildi. Mesajı atan kim olduğunu söylemesede, ben onun kim olduğunu biliyordum. Serdar'dı. Telefonu avucumda sıkıp hızla mutfaktan çıktım. Gökhan, evlerinin bahçesinde Erdem’le konuşuyordu. Beni gördüğünde yüzündeki o gergin ifade anında yerini endişeye bıraktı. Yanına gidip hiçbir şey söylemeden telefonu ona uzattım.

Gökhan mesajı okurken çenesindeki kasın seğirdiğini gördüm. Gözleri bir anlığına karardı, telefonun ekranını neredeyse kıracakmış gibi sıktı. Erdem de mesajı Gökhan’ın omzunun üzerinden okuyup bir küfür savurdu.

"Gitmeyeceksin herhalde, değil mi?" dedi Gökhan hırsla.

Gökhan bakışlarını telefondan çekip bana döndü.

"Gideceğim Gökhan." dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek.

Gözlerindeki o kor ateşin altında derin bir güven arıyordu. Ben ise bu güveni ona göstermek istercesine dik durdum.

"Ama onun istediği gibi değil. Seninle gideceğim. Eğer o hesabı kapatacaksa, karşısında sadece beni değil bizi görmeli. Bu korkuyla daha fazla yaşayamam."

Cümlemi bitirdiğim an Gökhan'ın bakışları değişti ve bir süre sustu. Elini kaldırıp yüzümü avuçladı, baş parmağıyla yanağımı usulca okşadı.

"Seni o herifin karşısına yalnız çıkaracağımı düşünmüş olamazsın zaten, değil mi Nazlı?" dedi ve güven vermek istercesine bana sarıldı.

Sesi fırtına öncesi sessizlik gibiydi.

"Yarın gidip derdi neymiş öğrenelim bakalım."

***

Ertesi gün, gökyüzü bulutlu ve kasvetliydi. Mahalledeki o eski çay bahçesi neredeyse boştu. Yalnızca Serdar ve bir kaç masa ötede bir aile vardı.

"Ben tam arkadaki masada, görüş alanında olacağım." dedi Gökhan.

Bakışları çelik gibi keskindi.

"Eğer seni huzursuz edecek bir hareketini sezersem, kimseyi dinlemem Nazlı. Biliyorsun değil mi?"

"Biliyorum." dedim ve derin bir nefes alıp arabadan indim.

Serdar, denize karşı en uçtaki masada oturuyordu. Önünde bir çay, ağzında ise o hiç bitmeyen sigarası vardı. Beni görünce oturduğu yerde dikleşti ve yüzüne o alayvari gülümsemesini yerleştirdi. Ama arkamdan gelen Gökhan’ı ve onun birkaç masa öteye yerleştiğini görünce o gülümsemesi biraz yamuldu.

"Vay be." dedi Serdar, ben masaya oturduğumda.

"Korumasız adım atamaz olmuşsun. O kadar mı korkuyorsun benden?"

"Korkmuyorum Serdar." dedim, gözlerimin içine bakmasını sağlayarak.

"Sadece iğreniyorum. Ve artık bu iğrençliğin bitmesini istiyorum. Ne istiyorsun bizden? Ne istiyorsun kızımdan?"

Serdar sigarasının külünü masadaki kül tablasına silkeledi ve hiçbir şey olmamış gibi camdan dışarıya baktı.

"'Kızımızdan' bir şey istediğim yok. Ben sadece hakkım olanı istiyorum Nazlı. Farkında mısın bilmiyorum ama o mahalle kabadayısıyla evcilik oynuyorsun. Ben benim olanı, böyle kolay yedirmem."

"Senin olan hiçbir şey yok burada!"

Sesim beklediğimden daha da güçlü çıkmıştı.

"Aybüke senin yüzünü bile bilmiyor. Yalnızca ismini biliyor O da kimliğinde yazdığından. Sen, o gece beni ve kucağımdaki bebeği bir başına bıraktığında zaten hakkın bitti Serdar. Şimdi gelmiş ne hakkından bahsediyorsun sen?"

O an arkadan bir sandalyenin çekilme sesini duydum. Gökhan daha fazla dayanamamıştı. Ağır adımlarla masaya geldi ve elini Serdar’ın omuzuna, bir pençe gibi yerleştirdi. Serdar’ın yüzündeki o alaycı ifade bir anda silindi.

"Bana bak." dedi Gökhan.

Sesi öyle alçaktı ki, sadece biz duyabiliyorduk.

"Nazlı’ya ya da Aybüke’ye bir kez daha yaklaşırsan, bu seferki gibi nazik olmayacağım. Seni bu denizin dibine gömerim de kimse kemiklerini bulamaz."

Serdar gülmeye çalıştı ama omuzundaki baskı o kadar fazlaydı ki gülemeyip yüzü buruştu.

"Tehdit ha? Polise gitmemi mi istiyorsun?"

"Git." dedim hırsla araya girerek.

"Git ki o bitmeyen bilmeyen dosyalarını, eski defterlerini açayım. Bakalım hangimizun canı daha çok yanacak? Denemek ister misin?"

Serdar'ın o rahat ifadesi sarsıldı ve yerine ne yapacağını bilemeyen bir adam geldi.

"Seni son kez uyarıyorum, bizden uzak duracaksın. Kızımın adını bir daha o kirli ağzına almayacaksın. Şimdi defol git buradan, bir daha da karşımıza çıkma." dedim daha da üzerine giderek.

Serdar, bakışlarını ikimizin de üzerinde gezdirdi ve gözlerimizdeki o mutlak kararlılığı görünce yavaşça ayağa kalktı. Üstünü başını düzeltti, hala o rahat tavrını korumaya çalışıyordu ama ellerinin hafifçe titrediğini görüyordum.

"Bu kadar kolay kurtulamazsınız benden." diye mırıldandı ve hızlı adımlarla otoparka doğru uzaklaştı.

Gökhan Serdar gittikten sonra ellerimi tuttu ve güven verircesine sıktı. Elleri gerçekten de sıcacıktı ve olması gerektiği gibi güven veriyordu.

"Bitti mi sence?" diye sordum, başımı omzuna yaslayarak.

"Bitmedi Nazlı." dedi Gökhan, Serdar’ın gidişini izlerken.

"Ama bitene kadar mücadele edeceğiz. Sen hiç endişelenme, bir daha asla yalnız kalmayacaksın."