21. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 21: Nazlı Sevda
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 21: Nazlı Sevda
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gökhan'dan...
Nazlı, sanki bir suçüstü yapmış gibi büyük bir panikle hızla arkasını döndü. Adımları düzensizdi. Ayakkabılarının kaldırımda çıkardığı o telaşlı ses, kaçma arzusunun somut bir kanıtı gibiydi. Onu bir kez daha, bu sefer kendi kelimelerimin ağırlığı altında kaybetmeye dayanamazdım. Birkaç uzun adımda yanına varıp kolundan tuttum.
"Nazlı, Nazlı ne olur. Ne olur dur, beni bir dinle! Bak her şeyi anlatacağım sana!" diye yalvardım.
Sesim, dükkandaki o gürlememden sonra şimdi bir enkazın altından sağ çıkmaya çalışan bir adamın cılız nefesi gibiydi. Fakat buna rağmen Nazlı, yüzünü bana dönmedi. Omzunun üzerinden dükkana sızan loş ışık vuruyordu yüzünün bir kısmına. Omuzlarını dik tutmaya çalıştığını ama yine de sarsıldığını görüyordum. Titrek, ama bir o kadar da keskin ve buz gibi bir sesle konuştu:
"Dinlemek istemiyorum Gökhan. Duymamam gereken şeyleri duydum zaten. Aybüke evde beni bekliyor, gitmem lazım."
Kolunu sertçe ve canımı yakacak bir kararlılıkla kurtardı. Mustafa, ablasının bu alışılmadık halini görünce bir bana bir ona baktı.
"Abla? Bir sorun mu var?" diye sordu Mustafa, korumacı bir tavırla bir adım öne çıkarak.
Nazlı, kardeşine bir şey belli etmemek adına elleriyle gözlerini hızlıca sildi ve zoraki bir güçle dimdik durdu.
"Yok canım. Ne sorunu olacak?" dedi sesi titrerken.
"Telefonu almaya gelmiştim de şimdi müsait değillermiş. Yarın gündüz gözüyle alırız. Çokta önemli değil zaten."
"Emin misin abla?" dedi Mustafa, sanki her an üzerime atlayacakmış gibi bir öfkeyle bana bakarak.
"Eminim Mustafa, eminim. Hadi bir an önce gidelim de, babamlar daha fazla beklemesin. Yeterince geç kaldık zaten." dedi Nazlı ve kardeşini kolundan çekerek hızla uzaklaşmaya başladı.
Onlar karanlığın içinde yitip giderken, ben dükkanın önünde öylece taş kesilmiştim. Elim ise hâlâ onun kolunu tuttuğum o boşlukta, havada asılı kalmıştı. Parmaklarımın ucunda hâlâ kazağının yün dokusu ve teninin o ürkek sıcaklığı vardı. Erdem yanıma geldi, elini omzuma koydu ama tek bir kelime bile etmedi. Çünkü şu anki durumumuz için söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Söylese de kifayetsiz kalırdı zaten.
Aramızdaki sessizliği, sadece uzaktan gelen bir köpeğin havlaması ve benim hırıltılı nefesim bölüyordu. Onun canını acıtmıştım. Onu kendimden bile korumaya çalışırken, sakladığım gerçeklerin pasıyla ruhunu kanatmıştım. Ve belki de, günlerdir ilmek ilmek kurmaya çalıştığım o narin ve kırılgan umut köprüsünü, henüz ilk taşı bile yerine oturtamadan kendi ellerimle yıkmıştım.
Nazlı'dan...
Televizyonun ekranında hızla akan görüntüler benim için sadece anlamsız, gürültülü renk yığınlarından ibaretti. Kulaklarımda hâlâ Gökhan’ın dükkanda haykırırcasına söylediği, her biri ruhuma çarpan o kelimeleri çınlıyordu.
"Tanıyorum ben onu. Kaçar..."
Lanet olsun ki haklıydı. Kaçıyordum. Kalbimin o en karanlık, o en tozlu köşelerinde yeniden kıpırdanmaya başlayan; ismini koymaktan ölesiye korktuğum o tuhaf sızıdan kaçıyordum.
"Nazlı... Nazlı, canım iyi misin sen?"
Yengemin sesi çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Sanki derin bir suyun altındaydım, dünya dışarıda dönmeye devam ediyordu fakat ben her şeyden habersizdim.
"Nazlı!" diyerek kolumu hafifçe dürttüğünde yengem, büyük bir gürültüyle irkilerek ona döndüm.
"Efendim yenge? Bir şey mi dedin?" dedim, sesimin içindeki o depremi saklamaya çalışarak.
"Canım, iyi misin sen? Beş dakikadır aynı yere bakıp duruyorsun. Biraz dalgınsın sanki." dedi yengem, yüzündeki o her şeyi sezen bakışlarıyla.
Hafifçe bana doğru eğildi.
"Bir sorun yok değil mi? Mustafa'yla döndüğünüzden beri yüzünden düşen bin parça."
Sonra sesini iyice alçaltarak, odadakilerin duymayacağı bir fısıltıyla ekledi:
"Aybüke’yle ilgili bir şey mi var yoksa? Bir ağrısı falan mı oldu? Bak varsa eğer öyle bir şey söyle bize. İçine atma böyle."
Bu soru beni saniyeler içinde buz gibi bir gerçekliğe döndürdü. Aybüke. Benim tek limanım, tek savaşım. Gökhan'ın söyledikleri, içimde uyanan o deprem... Her şey bir anda Aybüke'nin sağlığının, o narin varlığın gölgesinde kaldı.
"Yok, yok yenge. Her şey yolunda. Bir şey olsa söylemez miyim zaten?" dedim hızla, ellerimi dizlerime vurarak kendimi de bu yalanın içine çekmek ister gibi.
"Bugün çok yorulmuşum herhalde. Uykumu da tam alamadım ya, ondan sanırım. Gözlerim kapanıyor, onları açacak halim bile kalmadı. En iyisi biz artık yatalım."
Yengem hâlâ o delici, her şeyi sorgulayan bakışlarıyla baksa da durumumu üstelemedi. Üzerime gelmedi.
"İyi bari. Hadi Allah rahatlık versin kuzum size."
"Size de yenge, herkese iyi geceler." dedim yorgun ve sahte bir tebessümle.
Hemen yanımda, minderin üzerinde başı yana düşmüş şekilde uyuklayan Aybüke'nin omzuna nazikçe dokundum.
"Aybüke, anneciğim hadi canım. Odamıza gidelim bir tanem."
Aybüke uykulu gözlerle bana baktı. küçük ellerini gözlerine sürterek masumca ayağa kalktı.
Odaya girdiğimizde, dış dünyayı dışarıda bırakmak ister gibi kapıyı kapatıp sırtımı kapının sert tahtasına yasladım. Artık karanlık odada benim için sadece, Aybüke’nin yorganın altından gelen o düzenli nefes alış verişleri vardı.
"Uzaklaşmasından korkuyorum..."
Gökhan’ın o çaresiz sesi zihnimde bir saat sarkacı gibi tekrar yankılanınca boğazım düğümlenmeye, nefesim daralmaya başladı. Çaresizlikle yatağın kenarına, Aybüke'nin yanına çöktüm ve karanlığa doğru baktım.
***
Salonda, Aybüke'nin boyama kitaplarının üzerine eğilmiş rastgele çizgiler çizerek ilgileniyormuş gibi yapıyordum. Ama aslında bakışlarım kağıtta değil, zihnimin içindeki o dipsiz boşluktaydı. Yengem masanın bir ucunda, pirinç tanelerini ayıklarken çıkardığı o tıkırtılı sesle sessizliği bölüyor; annem ise televizyondaki habere dalmış gibi görünse de arada bir göz ucuyla beni süzüyordu. Aralarındaki o kısa, kelimelere dökülmeyen manalı bakışmayı kaçırmadım. Annem, en sonunda dayanamayarak elindeki işi sertçe kenara bırakıp bana döndü.
"Nazlı, kızım. Bize söylemediğin, içine attığın bir sorunun mu var, ha annem?" dedi, gözlerini doğrudan gözlerime dikerek.
Sanki bir suç işlerken yakalanmışım gibi irkildim.
"Yok anne." dedim hemen, sesimdeki o titreyen tınıyı toparlamaya çalışarak.
"O da nereden çıktı şimdi?"
"Kaç gündür hayalet gibi geziyorsun evde Nazlı. Bak bir derdin, bir sıkıntın varsa çekinmeden söyle annem. Biz senin aileniz, ne olursa olsun yanındayız."
Annem biraz daha yaklaştı, sesini sadece üçümüzün duyabileceği bir fısıltıya düşürdü:
"Yoksa... yoksa o Aybüke'nin babası olacak herifle mi ilgili bir haber aldın?"
"Yok anne! Allah korusun!" dedim, içimden buz gibi bir ürperti geçerek.
"Gerçekten bir sorunum yok benim. Sadece Aybüke'nin kontrolleri, hastane süreci derken biraz yoruldum. Hepsi bu."
Tam o sırada kapının zili, bu boğucu konuşmayı bıçak gibi kesti. Kendimi bir yangından kurtarılmış gibi hissederek hızla, neredeyse koşar adımlarla ayaklandım.
"Neyse, ben bir kapıya bakayım!"
Hızlı adımlarla kapıya gidip açtığımda, karşımda Erdem ve Bahar'ı görmeyi kesinlikle beklemiyordum. Yüzlerindeki o alışık olmadığım ciddi ifade göğüs kafesimi daralttı.
"Nazlı müsait misin? Müsaitsen biraz konuşabilir miyiz?" dedi Bahar, sesi rüzgarda titreyen bir mum alevi gibiydi.
Tereddüt ettim. İçimdeki o kaçma dürtüsü, o "kendini koru" refleksi yine tetiklenmişti. Bahar, kararsızlığımı ve geri adım atmaya hazır duruşumu görünce hemen ekledi:
"Merak etme, çok vaktini almayacağız. Sadece beş dakika. Lütfen."
"Sadece beş dakika ama." dedim, kendimi bir sınır çizmeye zorlayarak.
Bahar hızla başını sallayarak beni onayladı. İçimdeki kararsızlık hala devam ederken anneme, içeriye doğru seslendim:
"Anne, Baharlar gelmiş! Biz bahçede biraz hava alıp konuşacağız. Birazdan gelirim."
Bahçenin köşesindeki, o ihtiyar erik ağacının altına yürüdük. Hava serindi, akşamın ayazı tenimi yakıyordu.
"Konunun ne olduğunu az çok tahmin ediyorsundur." diye başladı Bahar.
"Evet, tahmin edebiliyorum." dedim, kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturarak.
"İlk olarak şunu söyleyeyim," dedi Bahar telaşla, ellerini birbirine kenetleyerek.
"Gökhan'ın buraya geldiğimizden, seninle konuşacağımızdan haberi yok Nazlı. İyi mi yapıyoruz kötü mü yapıyoruz bilmiyorum ama o adam bizim için o kadar çok şey yapmışken biz de onun için bir şeyler yapmak istiyoruz. Belki öğrendiğinde bize çok kızacak ama elimizde böyle bir fırsat varken en azından şansımız denemek istedik."
Erdem araya girdi. Sesi bu kez her zamanki o şakacı tonda değildi.
"Nazlı. O gün dükkanda duyduğun şeyler, o şekilde öğrenmemen gereken şeylerdi. Biliyorum, şaşırdın hiç beklemiyordun. Hatta belki de korktun. Ama Gökhan sana olan aşkını onca yıldır öyle bir hapsetti ki... Maalesef hiçbir zaman sana bunu söyleyecek cesareti kendinde bulamadı. Çok küçüktünüz, seni korkutmak istemedi. Reşit olduğunda, karşına çıkıp diyecekti aslında ama sen o gece, o şekilde gidince söyleyemedi."
Duyduklarım karşısında kalbimde donmuş olan bir şeylerin çatırdamaya, buzların kırılmaya başladığını hissettim. Erdem, bir itirafçı gibi devam etti konuşmasına:
"Sen buralardan gittin Nazlı ama o senden bir milim bile uzaklaşmadı. Senden sonra hayatına hiç kimseyi almadı, kimseye o gözle bakmadı. Nergis teyze kaç kez birilerini karşısına getirdi, kaç kez 'mürüvvetini göreyim' diye yalvardı, inan sayısını ben bile bilmiyorum. Ama Gökhan seni sevmekten, senin hayalinle yaşamaktan bir an bile vazgeçmedi Nazlı. Ne sen yıllar önce birini sevip gittiğinde vazgeçti senden, ne de ansızın bir gün kucağında bir çocukla çıka geldiğinde. Aksine, Aybüke'yi kendi canı bildi. Hatta biliyor musun; yıllar önce senin gidişinle başladığı sigarayı, Aybüke'nin sağlığı için bir günde bıraktı."
"Biz şahidiz onun sessiz sevdasına Nazlı." dedi Bahar, gözlerinden süzülen bir damla yaşı silerken.
"Hatta sadece biz değil, tüm mahalle şahit onun sana olan sevdasına!"
"Ne!?" dedim, duyduğum gerçeklerin ağırlığıyla bir adım geri giderek.
"Nasıl yani? Tüm mahalle derken, herkes mi?"
"Evet, herkes. Herkesin onun sana olan aşkından haberi vardı Nazlı. Bir tek senin yoktu." dedi Erdem, sesi bir sitem gibi döküldü.
"O seni öyle bir korudu ki, mutsuz olacağını bile bile kendi sevdasından bile sakındı seni."
Bu cümle sırtıma inen, hatta beni dizlerimin üzerine çöktürebilecek kadar ağır bir yüktü. Herkes biliyordu. Belki de ailem bile...
Herkes onun içten içe nasıl kor bir ateşle yandığını görmüş, sevdasını dinlemişti de bir tek ben ona kör sağır kalmıştım. Bahar çantasından titreyen elleriyle telefonumu çıkarıp bana uzattı.
"Biz sana 'git ona bir şans ver, her şeyi unut' diyemeyiz Nazlı. Bu bizim haddimize değil. Biz sadece istedik ki, Gökhan'ın o dilsiz sevdasına bir de bizim penceremizden bak. Bu telefonu da o gönderdi."
Telefonu alırken parmaklarımın zapt edilemez bir şekilde titrediğini gördüm.
"Teşekkür ederim ama... madem bu kadar seviyordu, bu kadar söylemek istiyordu, kendisi neden gelip söylemedi?"
Bahar, hüzün dolu bir gülümsemeyle cevap verdi:
"Çünkü senin ondan kaçmandan, onu tamamen hayatından çıkarmandan ölesiye korkuyor Nazlı. Kendini senin mutluluğunun önünde bir engel görüyor. Orasını da cesaretini toplarsan eğer, sen sorarsın artık. Biz yeterince vaktini aldık. İyi akşamlar."
Onlar karanlığın içinde sessizce gözden kaybolurken, arkalarından bir süre öylece bakakaldım. Eve girdiğimde annemin meraklı sorularını, "Telefonumu geçen gün dükkanda unutmuştum, onu getirmişler." diyerek savuşturdum.
Aybüke'nin yanına gittiğimde, kızım kağıtlara büyük bir konsantrasyonla bir şeyler karalıyordu. Odanın içindeki o sessiz huzur, içimdeki fırtınayla tam bir tezat oluşturuyordu.
"Anneciğim ne yapıyorsun bakalım?" diye sordum, yanına çömelip saçlarından yayılan o cennet kokusunu içime çekerek.
"Bak, resim çiziyorum. Nasıl olmuş anne?"
Resmi titreyen ellerimle aldım. Kağıdın ortasında el ele tutuşmuş üç figür vardı.
"Çok güzel olmuş bir tanem. Bu sen, ortadaki de ben. Peki bu yanımızdaki uzun boylu olan kim? Selim dayın mı yoksa?"
Aybüke, içimde ne fırtınalar yaptığından haversiz o masum sesiyle cevap verdi:
"Hayır anne. O Gökhan abi. Benzememiş mi yoksa?"
Boğazımda, yutkunmama bile izin vermeyen devasa bir yumru oluşmuştu. Gözlerimi resimden ayıramıyordum. O resimde sadece üç kişi yoktu. O resimde benim kurmayı beceremediğim tamamlanmış aile tablosu vardı.
"Yok anneciğim benzemiş tabii ki." diyerek saçlarını okşadım.
Aybüke aldığı cevap karşısında resmini boyamaya, ben ise onu izlemeye devam ettim. Bir süre sonra dayanamayarak içimdeki soruyu dile getirdim.
"Çok mu seviyorsun sen Gökhan abini?"
Aybüke gözlerini resminden bir an bile ayırmadan ve sesini o çocuksu heyecanıyla uzatarak "Evet, çok seviyorum." dedi.
O an içimde, yıllardır her sızıntısında yamadığım o devasa baraj kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Korkularım, Aybüke'den başkasını düşünemem yalanlarım, kendime ördüğüm o sahte koruma kalkanları birer birer yıkıldı. Artık kaçacak yerim kalmamıştı. Telefonumu elime aldım. Parmaklarım, sanki bu anı bekliyormuş gibi benden bağımsız bir şekilde rehberde Gökhan'ın ismini buldu.
"Gökhan, müsaitsen biraz konuşabilir miyiz?"
Mesajın anında iletildiğini ve o "görüldü" işaretinin yandığını gördüğümde heyecanla nefesimi tuttum. Kalbim artık göğüs kafesimde değil, tam boğazımda atıyordu sanki. Cevap saniyeler içinde, sanki telefonun başında bekliyormuş gibi geldi:
"Sana her zaman müsaitim Nazlı."
Gözlerimden, yılların birikmiş yorgunluğunu taşıyan sıcak bir damla yaş düştü ekranın üzerine.
"O halde parkta bekliyorum seni."
"Peki beş dakikaya oradayım."
Annemden kısa bir izin isteyip dışarı çıkmak için hazırlandım. Tam kapıdan çıkacakken koridordaki aynada kendimi gördüm. Durdum. Hayatın hengamesinde unuttuğum o kadına, kendime baktım. Saçlarımı parmaklarımla düzelttim, hırkamın yakasını çekiştirdim, yüzümdeki o solgun ifadeyi ellerimle ovuşturup canlandırmaya çalıştım. Yılların ardından ilk kez, sadece "Aybüke'nin annesi" olarak değil de kalbi çarpan bir kadın olarak kendime bakıyordum. Yengem sessizce, bir gölge gibi yanıma yaklaştı. Yüzünde şefkat dolu bir gülümseme vardı.
"Gökhan’ın yanına mı gidiyorsun?"
"Ne? O da Nereden çıktı?"
Yengem aynı bakışıyla bana bakmaya devam etti.
"Nazlı." dedi, oldukça manidar bir gülümsemeyle.
"Nereden anladın?" dedim şaşkınlıkla, yakalanmış bir çocuk gibi kızararak.
"Gökhan'ın aşkını zaten bu mahalledeki herkes biliyor. Ama seni... seni sadece aşkı gerçekten tatmış olanlar anlar."
"Nasıl yani yenge?"
"Bakışlarını diyorum canım. O gün dükkandan geldiğinden beri gözlerinde bir yangın, bir de o yangını söndürecek olanın hasreti var. Aşktan anlayanlar; o bakışları gördüğünde senin de ona karşı boş olmadığını, kalbinin mühürlerinin kırıldığını anlar."
Gülümsedim. Bu kez buruk değil; içten, korkusuz ve özgür bir gülümsemeydi bu. Ona, sanki ondan güç alıyormuşum gibi sımsıkı sarıldım.
"Teşekkür ederim yenge. Her şey için."
"Hadi." dedi yengem beni hafifçe kapıya doğru iterek.
"Daha fazla bekletme o garibi, yıllardır beklediği yetmedi mi? Babamlar işten gelmeden de evde ol, gerisini ben hallederim. Sen merak etme canım."
Koşar adımlarla sokağa çıktım. Serin akşam havası yüzüme çarparken, parka giden o bilindik yol hiç bu kadar uzun olmamıştı.
Parka vardığımda ışıkları henüz yeni yanmış, akşamın morluğu ve hüznü ağaç dallarının arasına sessizce sızmaya başlamıştı. Uzaktan onu gördüm. O her zamanki vakur, sarsılmaz ama bir o kadar da yorgun duruşuyla bankta tek başına oturuyordu. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarındaki o devasa yükü buradan bile görebiliyordum.
Yavaş, ürkek adımlarla yanına yaklaştım. Kalbim sanki yerinden çıkacakmış, parkın sessizliğini bozacakmış gibi göğüs kafesimi dövüyordu. Bankın ucuna yaklaştığımda, varlığımı hisseder gibi vücudu kasıldı ama hemen dönüp bakmadı.
"Merhaba." dedim; sesim rüzgarda kaybolmasın, titrekliğim her şeyi mahvetmesin diye kendimi zorlayarak.
Gökhan ağır ağır başını çevirdi. Göz göze geldiğimiz o an; zamanın durduğunu, yerin ayağımın altından çekildiğini hissettim. Gözlerinde öyle bir bakış vardı ki, hem bir kavuşmanın sevinci hem de bir ömrün sızısı aynı anda oradaydı. Ve ben bunu ilk defa fark ediyordum.
