16. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nazlı'dan...
Hastanenin o ağır, insanın üzerine kâbus gibi çöken ilaç kokulu havasından sonra evin bahçesine adım atmak; sanki bir asır sürmüş gibiydi. Gökhan; kucağında Aybüke'yi incitmekten korkarak, dünyanın en kıymetli hazinesini taşıyor gibi o merdivenleri tırmandı. Ardından yavaşça, büyük bir titizlikle eğilip Aybüke'yi yatağına bıraktı.
Arkadan gelen ev ahalisi kapı eşiğinde birikmişti. Nefeslerini tutmuş, o küçük odadaki mucizeye bakıyorlardı. Annem; gözleri nemli, elleri titreyerek yatağın kenarına ilişti hemen.
"Kuzum, Aybüke'm, daha iyi misin yavrum?" dedi, sesi bir yaprak gibi titreyerek.
Aybüke, kirpiklerini güçlükle aralayıp anneannesine baktı. Sesi bir fısıltıdan farksızdı, sanki konuşmak bile kalbini yoruyordu:
"İyiyim anneanne. Eve geldim değil mi?"
Abim hemen atıldı, yeğeninin o ufacık elini tutup şefkatle öptü.
"Geldin ya prenses! Korkuttun bizi be yeğenim. Ama şimdi buradasın ya, gerisinin önemi yok."
Aybüke, dayısının bu çabasına karşılık dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. O an odadaki hava biraz yumuşadı. Yengem, mutfak önlüğünü elleriyle düzelterek içeri girdi. Neşeli görünmeye çalışsa da gözlerindeki o geçmeyen endişeyi bir türlü saklayamıyordu.
"Yengem, kuşlar bana dedi ki sen pankeki çok severmişsin. Şöyle bol çikolatalı, meyveli bir pankek yapayım mı sana? Ne dersin?"
Aybüke hevesle, o solgun yüzünde bir ışık yanmış gibi başını salladı. Ancak annem, o her zamanki otoriter ve korumacı sesiyle ayağa kalktı.
"E hadi, herkes dışarı çıksın. Çocuk yorgun, daha fazla bunaltmayalım yavruyu. Hadi Selim, Mustafa. Nazlı sen de gel, biraz dinlen artık."
Herkes birer birer, ayak uçlarına basarak odadan çıkarken Mustafa; Aybüke’nin elini öyle bir sıkı tutmuştu ki, sanki bıraksa her şey bozulacaktı.
"Siz çıkın, ben burada kalacağım." dedi Mustafa.
Sesi hiç olmadığı kadar kararlı, hiç olmadığı kadar sertti. Annem kaşlarını çatarak, Mustafa'ya baktı.
"Mustafa, hadi oğlum. İtiraz etme. çocuk uyuyacak, dinlenmesi lazım."
Mustafa başını bile kaldırmadan, sadece Aybüke’nin yüzüne bakarak tekrarladı:
"Bırakın burada kalayım. Söz, sesimi bile çıkartmayacağım. Sadece yanında duracağım."
Ben araya girdim.
"Zorlama anne, bırak kalsın. Hem yanında birinin kalması iyi olur."
Annem istemeye istemeye, mırıldanarak başını salladı.
"Tamam o halde, ama çok yorma kızı Mustafa. Gözüm üstünüzde, ona göre."
Mustafa sadece başını salladı ve Aybüke'nin yanındaki sandalyeye, sanki oradan bir daha hiç kalkmayacakmış gibi adeta kök saldı.
Biz odadan çıktığımızda koridorun o sessizliği Gökhan'la beni bir kez daha baş başa bıraktı. Gökhan kapıya yöneldiğinde annem, merdivenlerin başından ona doğru seslendi:
"Oğlum, Gökhan kahvaltıya kalsaydın bir lokma bir şeyler yeseydin keşke."
"Yok, sağ ol Zeliha teyze. Annemler bekler beni, merakta kalmasınlar." dedi Gökhan, kapının kolunu tutarken.
Annem üstelemedi. Sadece "İyi, sen bilirsin." dedi ve mutfağa yöneldi.
"Ben seni geçireyim o halde." dedim.
Beraber dış kapıya ilerledik. Ayaklarımız sanki birbirine dolaşıyordu. Söyleyecek çok şey vardı ama kelimeler boğazımızda düğüm düğümdü. Kapı eşiğine geldiğimizde dışarıdaki kuş sesleri, ağaçların hışırtısı, içerideki o ağır ve hüzünlü sessizliği delip geçiyordu.
"Her şey için çok sağ ol Gökhan." dedim, hala gözlerine tam olarak bakmaya cesaret edemeyerek.
"Hakkını nasıl öderim bilmiyorum. Sen olmasaydın dün gece o hastanede ne yapardım, nasıl ayakta dururdum hiç bilmiyorum. Allah senden razı olsun."
Gökhan derin bir nefes aldı, omuzları sanki bütün gecenin yüküyle çökmüş gibiydi.
"Ne hakkı Nazlı? Aybüke iyi olsun, o gülmeye devam etsin bana yeter. Başka bir şey istemem ben. Hem sen istemesende ben yine o hastanede olurdum, bunu biliyorsun."
"Biliyorum." dedim fısıltıyla.
Gökhan cüzdanını çıkardı, içinden önceden üzerine numarasını özenle yazdığı o küçük kağıt parçasını uzattı. Parmaklarımız birbirine değdiğinde bir an duraksadık.
"Eğer bir şey olursa çekinmeden beni ara. Saatin kaç olduğunun hiçbir önemi yok."
"Peki, teşekkür ederim."
"Bu arada." dedi kapıdan çıkarken, hafifçe geri dönüp.
"Bir ara bana mesaj at da seni kaydedeyim. Numaran bende yok."
"Olur." dedim sadece.
"Görüşürüz."
"Görüşürüz." diyerek cevapladım.
Gökhan bahçe kapısından çıkıp gittiğinde, sanki evin etrafındaki koruma kalkanı da onunla beraber çekilmiş gibi hissettim. Kapıyı yavaşça, sanki gürültü yaparsam içimdeki o kırılgan camlar dökülecekmiş gibi kapadım ve sırtımı ahşap kapıya yasladım. Evin içi Aybüke'nin dönüşünün verdiği o sahte ama gerekli bayram havasıyla dolmaya çalışırken, ben o kapının dibinde, Gökhan'ın bıraktığı o koca boşlukta dizlerimin bağı çözülerek olduğum yere çöktüm.
Hıçkırıklarım, boğazımdan birer yumru gibi yükseliyordu. Bir süre öylece, kimsesiz bir çocuk gibi dizlerimi karnıma çekip, başımı kucağıma gömerek ağladım. O koridordaki çaresizliğim, Gökhan'a savurduğum o haksız öfke, Aybükenin kireç gibi beyaz yüzü...
Hepsi birden üzerime üşüşüyordu. Sonra derin bir nefes aldım, gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe sildim; sanki o yaşları silince acım da silinecekmiş gibi. Lavaboda yüzüme defalarca su çarptım ve kendimi toplamaya çalıştım. Nazlı olmalıydım, Aybüke'nin annesi olmalıydım.
Ardından mutfağa, hamur kokusunun geldiği yöne doğru yürüdüm. Yengem mutfak tezgahının başında, elinde spatula ile pankekleri çeviriyordu ama omuzlarının çökmüş hali, her zaman dik duran o kadının bile içinin kan ağladığını anlatıyordu. İçeri girdiğimi görünce elindeki spatulayı öylece bıraktı. Yüzünde, insanın içini sızlatan cinsten hüzünlü bir gülümseme belirdi.
"Nazlı'm, geldin mi canım?" dedi, sesi bir anne kucağı gibi yumuşaktı.
"Geldim yenge." dedim.
Sesimdeki o çatlağı, o yorgun tınıyı ne kadar uğraşsam da gizleyemedim.
"Yardım edeyim mi sana? Elim boş durmasın, yoksa delireceğim."
Yengem cevap vermedi ve yanıma geldi. Gözlerimin içine baktı. O kızarıklığı, o uykusuzluktan ve ağlamaktan feri sönmüş bakışları, o tükenmişliği bir bakışta gördü. Hiçbir şey sormadı, çünkü sorsa hıçkırıklarımın yeniden başlayacağını biliyordu. Sadece ellerimi ellerinin arasına aldı. Beni kendine çekip sımsıkı sarıldı.
"Ağla Nazlı." dedi kulağıma, saçlarımın arasından fısıldayarak.
"Kendini bu kadar sıkma, taş değilsin sen. Biz buradayız, ben buradayım. Kimse görmez seni burada. Bırak aksın o yaşlar."
Yengemin kollarında, sanki fırtınanın ortasında sığınacak kuytu bir liman bulmuş gibi yeniden boşaldı gözyaşlarım. Omzuna başımı yasladım ve yüzümü gömdüm.
"Yenge, çok korkuyorum." dedim hıçkırıklarımın arasından.
"Ona yetememekten, onu her nefesinde biraz daha kaybetmekten, ellerimin arasından bir kum tanesi gibi kayıp gitmesinden çok korkuyorum. Kalbi yorgun yenge. O kadar yorgun ki, bazen benim kalbim de onunla beraber duracak sanıyorum."
Yengem saçlarımı okşadı, elleri sırtımda sakin bir ritimle gidip geldi. Bir anne şefkatiyle beni teselli etmeye çalıştı.
"Aybüke çok güçlü bir kız Nazlı. Senin kızın o. Allah büyük, her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı var. Sen kendini böyle bırakırsan, o çocuk kimden güç alacak? Kimin gözlerine bakıp 'iyileşeceğim' diyecek?"
Geri çekilip yüzümü elleriyle, şefkatli parmaklarıyla sildi. Sanki yüzümdeki o kara bulutları dağıtmak ister gibiydi.
"Şimdi şu tabakları al bakalım." dedi sesini toparlayarak.
"Aybüke'nin en sevdiklerini koyalım. En bol çikolatalıyı ona verelim. Sen dik duracaksın; yüzün gülecek ki o da yaşamak için, iyileşmek için bir sebep bulsun. Hadi canım benim, sil şu son göz yaşlarını da."
"Haklısın yenge." dedim, sesimi titrememesi için sabitleyerek.
"Ona umudu göstermeliyim."
Yengemle beraber tabakları hazırlamaya başladık. O; pankeklerin üzerine özenle çilekleri diziyor, ben ise Aybüke'nin en sevdiği reçelleri küçük kaselere koyuyordum. Ellerim hala hafifçe titriyordu ama her tabağı yerleştirirken sanki bir savaşçı zırhını kuşanıyormuşum gibi hissediyordum.
Biz mutfakta sessiz bir iş birliği içindeyken, Mustafa mutfağa girdi.
"Abla." dedi Mustafa, tezgahın kenarına yaslanarak.
"Aybüke uyandı. Seni soruyor."
Tepsiyi elime aldım.
"Tamam canım, geliyorum şimdi ben."
Odaya girdiğimizde, Aybüke’nin yastığının üzerinde biraz daha doğrulduğunu gördük. Gözleri, tepsiyi görünce hafifçe parladı. Yengem neşeyle yatağın ucuna oturdu:
"Bak bakalım prenses, pankeklerim istediğin kadar güzel olmuş mu?"
Aybüke küçük bir çatal ucuyla pankekinden aldı.
"Çok güzel olmuş yenge, ellerine sağlık."
"Afiyet olsun canım benim." diyerek, Aybüke'nin saçlarını okşadı yengem.
Kahvaltı bittikten sonra Aybüke yeniden derin bir uykuya daldı. O uyurken ben de sessizce odadan çıktım ve cebimdeki kağıdı çıkardım. Kağıttaki numarayı "Gökhan" diye kaydettim ve mesaj kısmına girdim. Ne yazacağımı bilemeyerek dakikalarca ekrana baktım. Sonunda sadece, "Her şey için tekrar teşekkürler. Nazlı." yazdım ve gönder tuşuna bastım.
Telefonu göğsüme bastırıp bekledim. Saniyeler sonra telefon titredi.
Gökhan:
"Ne demek. Eğer bir şey olursa ne yapacağını biliyorsun. Her zaman burdayım."
Hayat, tüm acımasızlığına rağmen devam ediyordu ve ben de o hayatın içinde, kızıma giden o incecik yolu yürümek zorundaydım.
İlahi bakış açısıyla...
Gökhan’ın adımları, evin eşiğinden içeri girerken sanki tonlarca ağırlık taşıyordu. Hastanenin o soğuk, steril kokusu hala genzindeydi. Nazlı'nın çaresiz hıçkırıkları kulağında, Aybüke'nin minicik elinin soğukluğu ise avucundaydı. Kapıyı açtığında, salonda sabahın ilk ışıklarıyla birlikte umutla bekleyen anne ve babasıyla göz göze geldi.
Nergis Hanım; gece boyu gözüne uyku girmemiş, elinde tesbihiyle oğlunun yolunu gözlemişti. Gökhan'ı görür görmez yerinden fırladı, sanki oğlunun yüzünde iyi bir haberin kırıntısını arıyordu.
"Gökhan! Oğlum, kurban olayım söyle, Aybüke nasıl? Yavrucak iyi mi?"
Gökhan; ceketini vestiyere asarken omuzları çökmüş, yüzü kireç gibi bembeyaz bir haldeydi. Zihni sürekli hastane koridorundaki o beyaz ışığa dönüp duruyordu.
"Doktor iyi dedi..." diye fısıldadı.
Ertan Bey ve Nergis Hanım "Oh" çekerek birbirlerine baktılar. Duaları kabul olmuş, omuzlarındaki o görünmez yük bir anlık hafiflemiş gibi derin bir nefes verdiler. Ama Gökhan’ın cümlesi bitmemişti. Bakışlarını karşıdaki duvarda asılı duran eski bir saate dikerek, kendi kendine konuşur gibi ekledi:
"Şu anlık."
Ertan Bey kaşlarını çattı. Oğlunun sesindeki o uğursuz, o karanlık tınıyı hemen fark etmişti. Baba yüreği, bu kelimenin ardında bir sıkıntı olduğunu seziyordu.
"O ne demek oğlum? Şu anlık ne demek? Doktor başka bir şey mi dedi?"
Gökhan yavaşça babasına döndü. Gözleri kan çanağı gibiydi, uykusuzluktan ziyade kederin yorgunluğu oturmuştu göz pınarlarına. Dudakları titredi, bir süre kelimeleri toparlayamadı.
"Doktor, nakilden başka tedavisi yok dedi baba. İlaçlar falan hep geçiciymiş. Eğer o kalp bulunmazsa, nakil olmazsa..."
Cümlesini tamamlayamadı. Boğazı düğümlendi, elleri kontrolsüzce titremeye başladı. Sanki o cümleyi bitirirse, Aybüke'nin yaşam iplerini kendi elleriyle kesecekmiş gibi korkuyordu. Nergis Hanım olduğu yere yığılır gibi çöktü, ellerini yüzüne kapattı. Evin içine bir anda kurşun gibi bir ağırlık çöktü.
"Ne diyorsun oğlum? Daha küçücük çocuk o. Nasıl olur bu?"
Gökhan annesine cevap verecek mecali kendinde bulamadı. O salondaki ağır hava, üzerindeki o kahredici çaresizlik onu boğmaya başlamıştı. Her bir nefesi ciğerlerine batıyordu. Hiçbir şey söylemeden, sarsak adımlarla merdivenlere yöneldi. Annesinin arkasından yükselen feryatlarını, babasının onu teselli etmeye çalışan ama kendi de ağlayan o boğuk sesini duymuyordu bile.
Kendi odasına girdiğinde kapıyı sessizce kilitledi. Sanki dünyayı dışarıda bırakmak, o acı gerçeği odasının duvarları dışına hapsetmek istiyordu. Köşede duran kılıfındaki sazına takıldı gözü. O saz, onun dert ortağıydı. Konuşamadığı, kimseye anlatamadığı her şeyi o tellerle anlatırdı. Kılıfından çıkarırken parmakları titredi. Sazı kucağına aldı, parmakları teller üzerinde kararsızca gezinirken kalbinin ritmiyle müziğin ritmi birbirine karıştı.
İnce bir mızrap vuruşuyla başladı gecenin, sabahın ve on iki yıllık o bitmeyen özlemin tüm acısını dökmeye:
"Çarşamba’yı sel aldı,
Bir yar sevdim el aldı
aman aman..."
Sesi odanın duvarlarına çarpıp yankılanırken, Gökhan aslında bir türküyü değil, kendi paramparça olmuş kaderini haykırıyordu. Nazlı'yı elinden alan o kader, şimdi de hiç koklayamadığı, "evladım" diyerek bağrına basamadığı o küçük kızın canını almaya çalışıyordu. Sesi yükseldikçe içindeki yangın daha da harlanıyordu.
"Allah alnıma yazmış,
Bu kara yazıları
aman aman..."
Alt katta, Nergis Hanım ve Ertan Bey, tavanın ardından süzülüp gelen bu yanık, bu yaralı sesi dinlerken birbirlerine sarıldılar. Gökhan'ın sesi sadece bir türkü söylemiyordu. O; yılların birikmiş tüm feryadını, Nazlı'ya olan o bitmek bilmeyen dilsiz sevdasını ve Aybüke'nin yaşam savaşı karşısındaki ruhsal yıkılışını anlatıyordu. Her mızrap darbesi, sanki Gökhan'ın kalbine vuruluyordu.
Gökhan sazın tellerine son kez, tüm gücüyle ve isyanıyla sertçe vurduğunda, bir telin kopma sesi odada keskin bir çığlık gibi yankılandı. O keskin ses, odadaki tüm havayı dondurdu. Tıpkı hayatındaki tüm iplerin tek tek kopması, umutlarının birer birer tükenmesi gibi.
Başını sazın teknesine yasladı. Gözlerinden süzülen bir damla yaş; sazın cilalı, pürüzsüz gövdesine düştü ve orada dağıldı. Aşağıdan annesinin hıçkırıkları ve babasının teskin edici mırıltıları gelmeye devam ediyordu ama Gökhan'ın zihninde sadece tek bir an, tek bir görüntü vardı: Nazlı"nın hastane koridorunda, gözlerinin içine bakarak, dünyayı durduran o sesiyle "Benim kızım ölüyor Gökhan!" deyişi.
***
Gecenin ayazı, mahallenin sessizliğini bir bıçak gibi kesiyordu. Nazlı, evin içinde göğsüne sığmayan o daralmışlıkla, Aybüke’nin düzenli ama yorgun nefes alışlarını dinleyerek daha fazla duramadı. Annesine, "Anne; bir nefes almam lazım, Aybüke uyanırsa hemen seslen." diyerek ricada bulundu ve sessizce dışarı süzüldü. Ayakları onu hiç düşünmeden bahçenin en kuytu köşesindeki o yaşlı dut ağacına götürdü.
Bu ağaç, Nazlı için sadece bir bitki değildi; çocukluğunun, kimseye anlatamadığı hüzünlerinin ve dökemediği gözyaşlarının sessiz tanığıydı. Sırtını ağacın budaklı ve sert gövdesine yaslayıp yere çöktü. Toprağın soğuğu tenine, oradan ruhuna işliyor; ama zihnindeki "şimdi ne yapacağım?" çığlıklarını dindirmeye yetmiyordu. Elleriyle nemli toprağı yokladı. Bu toprakta kendi parmak izleri, çocukluk oyunlarının tozları vardı.
On dört yıl. Tam on dört yıl önce bu ağacın gölgesinden kaçarken; hayatın onu evirip çevirip yine buraya, elinde darmadağın olmuş bir hayat ve kırık dökük bir umutla bırakacağını hiç düşünmemişti. O zamanlar gitmek, kurtuluş gibi gelmişti; şimdiyse geri dönmek, hem bir sığınak hem de geç kalınmış bir an gibiydi.
O sırada karşı evin üst kat penceresinden sızan cılız ışık aniden söndü. Gökhan; odasının karanlığında perdelerin arasından dışarıyı, o eski bahçeyi izlerken tanıdık bir gölge fark etmişti. Nazlı’nın omuzlarının çöküşünü, dut ağacının altında bir çocuk gibi büzülüşünü gördüğünde, kalbinde o tanıdık sızı yeniden belirdi. Askıdan ceketini kaptığı gibi ses çıkarmadan aşağı indi.
Nazlı, yaklaşan adım seslerini duyunca başını kaldırmadı bile. Gözlerini kapattı ve sadece o sesin yaklaşmasını bekledi. Gelenin Gökhan olduğunu; adımlarının o toprağa sağlam basan, güven veren ve hiç değişmeyen ritminden anlamıştı. Gökhan yanına yaklaştı, aralarındaki o bitmek bilmeyen zamanı ve mesafeyi hiçe sayarak elindeki ceketi yavaşça Nazlı’nın titreyen omuzlarına bıraktı. Ceket, Gökhan’ın o huzur veren kokusuyla Nazlı’yı sarmaladı.
"Dondun burada." dedi Gökhan, sesi gecenin sessizliğinde yankılanan derinden bir sızı gibiydi.
Nazlı’nın yüzüne bakmaya kıyamıyor ama ondan gözlerini de alamıyordu.
"Hava buz gibi Nazlı, neden bu soğukta dışarıdasın? Canına mı susadın?"
Nazlı ceketin sıcaklığına sığınırken, hafifçe yana kaydı ve ağacın dibindeki o nemli toprağın üzerinde Gökhan’a yer açtı. Gökhan, aralarında hem çok yakın hem de dünyalar kadar uzak hissettiren o ince mesafeyi koruyarak ağacın dibine oturdu. Dizlerini kendine çekip kollarını üzerine bağladı.
"Evin duvarları sanki üzerime üzerime geliyor Gökhan." dedi Nazlı, bakışlarını karanlığın içine, belki de kendi geçmişine dikerek.
"Hatırlıyor musun? Sen burada top oynarken, ben ağacın üzerine çıkar, en üst dallara tüner kitap okurdum. Sen de düşmeyeyim diye oyununu bırakır, aşağıda nöbet tutardın. 'İn oradan Nazlı, düşeceksin bak' diye fısıldardın."
Gökhan acı bir tebessümle başını salladı, bakışları ağacın karanlık dallarına kaydı.
"Hatırlamaz mıyım hiç? Yıllarımız geçti bu ağacın altında."
Nazlı gözlerinden süzülen bir damlayı elinin tersiyle silerken ceketin yakalarını daha sıkı tuttu.
"Merak ediyorum da neden hiç gitmedin bu mahalleden Gökhan? Neden kendine ait bir hayat kurmadın?"
Gökhan derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan soğuk havayla birlikte, içindeki o dilsiz sadakatin ağırlığını hissetti. Bakışlarını yerden kaldırmadan, tane tane konuştu:
"Bilmem, hiç düşünmedim bu mahalleden gitmeyi. Belki de kök salmak dediğin böyle bir şeydir. Sonuçta gitmek kolay Nazlı; valizini toplarsın, bir bilet alırsın ve biter. Zor olan ise kalmaktır. Ben de zor olanı seçtim."
"Ben kendime bir hayat kuracağımı sanarak gittim ama bak şimdi Aybüke için yine buradayım. Sanırım en iyisini sen yapmışsın." diye fısıldadı Nazlı.
"Köklerime döndüm ama sanki köklerim de kuruyor gibi hissediyorum. Korkuyorum Gökhan. Aybüke'nin kalbi yoruluyor, benim ise gücüm tükeniyor."
Gökhan elini uzattı, dut ağacının sert ve budaklı gövdesine sanki eski bir dosta selam verir gibi vurdu.
"Bu ağaç kaç fırtına, kaç ayaz gördü Nazlı. Ama bak; hala burada, hala ayakta duruyor. Aybüke de öyle olacak. O çocukta senin inadın var, senin ruhun var bir kere."
Nazlı başını dut ağacının gövdesinden ayırıp Gökhan'ın yüzüne baktı. Ay ışığı Gökhan'ın yüzündeki o yorgun ama vakur ifadeyi aydınlatıyordu.
"Bana yardım ettiğin için, o sabah bakkalın önünde beni o insanlardan koruduğun için, her zaman yanımda olduğun için... Sağ ol Gökhan. Sen olmasan günlerim bu kadar kolay geçmezdi."
Gökhan hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme Nazlı’nın içini sızlattı.
"Ben sadece yapmam gerekeni yaptım Nazlı. Neyse sen şimdi git uyu artık. Aybüke uyanınca annesini uykusuz ve bitkin görmesin. Güçlü olman lazım. Ceket sende kalsın, giderken üşüme."
Nazlı, bahçe kapısından içeri süzülürken adımları sanki yer çekimine direnir gibi ağırdı. Merdivenleri parmak uçlarında çıkarak odasına girdi. Aybüke, her nefesinde yürek burkan o zayıf göğüs hareketiyle uyuyordu. Annesi Zeliha Hanım, elinde tesbihiyle bir köşede uyuklamaktaydı; kızının geldiğini duymadı bile.
Nazlı, odanın loş ışığında yavaşça omuzlarındaki ceketi çıkardı. Elleri ceketin dokusuna, dikişlerine takılı kaldı. Ceketten yayılan o hafif talaş ve taze sabun kokusu odaya dağıldığında, Gökhan'ın "Gitmek kolay, zor olan kalmaktır." diyen sesi kulaklarında yankılanıyordu.
Nazlı, ceketi sanki çok kıymetli bir emanetmiş gibi katlayıp yatağının ucuna bıraktı ama ellerini üzerinden çekemedi. Zihni, on dört yıl önceki o kaçışıyla bugünkü sığınışı arasında gidip geliyordu. Gökhan’ı düşündü.
İçindeki bir dürtüyle pencereye doğru yürüdü. Perdenin kenarını hafifçe aralayıp aşağıya, dut ağacına baktı. Gökhan hala oradaydı. Kalkmamıştı. Ay ışığının altında, o sert ve budaklı gövdeye sırtını vermiş, başı hafifçe öne eğik bir şekilde bekliyordu.
Tam o anda, sanki Gökhan yukarıdan izlendiğini hissetmiş gibi başını kaldırdı. Bakışları tam olarak Nazlı’nın durduğu pencereye kilitlendi. Karanlığın içinde iki çift göz birbirini buldu. Nazlı, bir an için nefesini tuttu. Gökhan'ın yüzünü tam seçemiyordu ama o bakıştaki derinliği kalbinde duyuyordu.
Nazlı, cama çok hafifçe dokunur gibi yaptı ve teşekkürünü, mahcubiyetini ve sığınışını anlatan zarif bir baş selamı verdi. Gökhan, aşağıda yavaşça doğruldu. O da aynı vakur ve dilsiz sadakatle başını hafifçe öne eğerek karşılık verdi.
Nazlı, perdeyi yavaşça kapattığında kalbinin ritminin değiştiğini fark etti. Aybüke’nin yanına uzandı, küçük kızın elini tuttu ve huzurla uykuya daldı.
