Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı9.436 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Gözlerin gözlerime değince
felaketim olurdu ağlardım..."
-Atillâ İLHAN-
(Nazlı'dan...)
Aybüke ile olan gergin konuşmamızın ardından taburcu işlemlerini halletmiş ve hemen sonra da yola çıkmıştık. Şükürler olsun ki kısa sürede de eve ulaşmıştık. Hastanenin insanın üzerine kâbus gibi çöken ilaç kokulu havasından sonra evin bahçesine adım atmak ise inanılmaz rahatlatıcı gelmişti.
Bahçeden içeri ilk adımımızı attığımızda Gökhan, kucağındaki Aybüke'yi incitmekten korkarak önden ilerlemeye başladı ve sonra da aynı yavaşlıkla açtığım kapıdan içeri girdi. Kapının sesini duyan aile üyeleri ise büyük bir gürültüyle yanımıza geldi ve karşımıza dikildi. Fakat Aybüke'yi Gökhan'ın kucağında gördüklerinde, kenara çekilerek geçmemiz için yer açtılar.
Ardından Gökhan büyük bir titizlikle merdivenleri çıkıp kapısı açık olan odaya girdi ve sonra da eğilip Aybüke'yi yatağına bıraktı. O eğildiği yerden doğrulurken, arkamızdan gelen ev ahalisiyse de kapı eşiğinde durmuş, nefeslerini tutarak Aybüke'ye bakıyordu. Annemle göz göze geldiğimizde, herkesten önce davranarak gözleri nemli bir şekilde yatağın kenarına doğru yaklaştı.
"Kuzum, Aybüke'm," dedi, sesi titreyerek. "Daha iyi misin yavrum?"
Aybüke kirpiklerini güçlükle aralayıp anneme baktı ve aynı onun gibi titrek, kısık bir sesle konuştu:
"İyiyim anneanne. Eve geldim değil mi?"
Ağabeyim hemen atıldı ve Aybüke'nin ufacık elini tutup şefkatle bir öpücük kondurdu.
"Geldin ya prenses! Geldin ama bizi de çok korkuttun be yeğenim." dedi ve duygulandığını fark ederken hızla toparladı konuşmasını. "Neyse ki bu şimdi buradasın ya, gerisinin önemi yok."
Aybüke, dayısının cümlelerine karşılık dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. Ardından odada eksik olan tek kişi yani yengem, mutfak önlüğünü elleriyle düzelterek içeri girdi ve Aybüke'nin yanına ilerleyerek konuştu:
"Yengem, hoş geldin." dedi fakat neşeli görünmeye çalışsa da, gözlerindeki endişeyi saklayamıyordu. "Nasılsın, daha iyi misin?"
"Hoş buldum yenge, şimdi biraz daha iyiyim."
"Oh, şükürler olsun. Bak ben sana ne diyeceğim," dedi ve bakışlarını kısa bir an bana çevirdikten sonra tekrar Aybüke'ye dönerek, yüzüne oyunbaz bir ifade yerleştirdi. "Kuşlar bana dedi ki, sen pankeki çok seviyormuşsun. Şöyle bol çikolatalı, meyveli bir pankek yapayım mı sana? Ne dersin?"
Aybüke'nin solgun yüzünde bir ışık yanarken, hevesle başını aşağı yukarı salladı. Ardından onun bu hâliyle hepimizin yüzünde bir gülümseme yerleşirken annem, otoriter ve korumacı sesle araya girdi:
"E hadi madem, artık herkes dışarı çıksın. Çocuk yorgun, daha fazla bunaltmayalım yavruyu." dedi fakat herkesin halâ hareketsiz durduğunu görünce, abimlere doğru dönerek sesini biraz daha sertleştirdi. "Hadi Selim, Mustafa. Nazlı sen de gel kızım aşağıda biraz dinlenirsin."
Herkes bu sert tavrı karşısında birer birer odadan çıkarken Mustafa, kılını bile kıpırdatmadan Aybüke'nin elini tutmuş yanında oturmaya devam ediyordu. Ve öyle bir sıkı tutuyordu ki, sanki bir an tutmayı bıraksa Aybüke ellerinden kayıp gidecek gibi davranıyordu.
"Siz çıkın, ben burada kalacağım." dedi Mustafa başını bile çevirmeden.
Konuşurken sesi hiç olmadığı kadar kararlı ve hiç olmadığı kadar da sertti. Onun bu cümleleriyle birlikte annem kaşlarını çatarak Mustafa'ya baktı ve aynı onun gibi kararlı bir sesle de konuştu:
"Mustafa, hadi oğlum. İtiraz etme. Çocuk uyuyacak, dinlenmesi lazım."
Mustafa ise yine başını bile kaldırmadan, sadece Aybüke'nin yüzüne bakarak tekrarladı kararını:
"Bırakın burada kalayım." dedi ve ilk defa anneme bakarak devam etti sözlerime: "Söz, sesimi bile çıkartmayacağım. Sadece yanında duracağım, yemin ederim."
Annem yüzünden de anlaşılacağı üzere yine itiraz edecekken, Mustafa'nın bu ısrarına dayanamayarak araya girdim.
"Zorlama anne, bırak kalsın. Hem yanında birinin durması iyi olur, böylece Aybüke de yalnız kalmaz."
Annem istemeye istemeye başını salladı ve beni onayladı. Endişesini ve korkusunu anlayabiliyordum, hak da veriyordum. Ama bunları Aybüke'yi bir odaya kapatıp, yanına da kimseyi yaklaştırmayarak göstermek istemiyordum.
"Tamam o hâlde, ama çok yorma kızı Mustafa. Gözüm üstünüzde, ona göre."
Mustafa sadece başını salladı ve Aybüke'nin yanına sanki oradan bir daha hiç kalkmayacakmış gibi oturmaya devam etti. Ardından kalanlar odadan çıkmaya başlarken, onların arkasından da Gökhan'la biz odadan çıkıp merdivenleri inmeye başladık. Tam o sırada ise merdivenlerin başındaki annem, Gökhan'a doğru seslendi:
"Gökhan, oğlum kahvaltıya kal da bir lokma bir şeyler ye bizimle birlikte." dedi ve salona ulaştığında yanımdaki Gökhan'a doğru arkasını döndü. "Zaten dün geceden beri koşturup durdun Aybüke için."
"Yok, sağ ol Zeliha teyze. Annemler bekler beni," dedi Gökhan, aşağı inip dış kapıya doğru ilerlerken. "Ben bir an önce eve gideyim de daha fazla merakta kalmasınlar."
Annem yine üstelemek için ağzını açmışken, sadece annemle benim görebileceğim bir şekilde babam ona doğru daha fazla ısrar etmemesi için bir bakış attı. Annem de onun bakışını anında yakalayarak pes etti.
"İyi, sen bilirsin." dedikten sonra çocukların elini tutup mutfağa yöneldi.
"Ben seni geçireyim o hâlde." dedim sesim, içimdeki fırtınanın aksine cılız ve bitkin çıkarken.
Babamlar Gökhan ile vedalaşıp mutfağa geçerken, biz de beraber kapıya doğru ilerledik ve eşiğe geldiğimizde bir süre sessizkaldıktan sonra aniden bu sessizliği ben böldüm:
"Her şey için çok sağ ol Gökhan." dedim, bakışlarımı hâlâ yerden çekip gözlerine tam olarak bakmaya cesaret edemezken. "Hakkını nasıl öderim bilmiyorum. Sen olmasaydın dün gece o hastanede ne yapardım, nasıl ayakta dururdum hiç bilmiyorum. Allah senden razı olsun."
Gökhan sözlerim karşısında derin bir nefes aldı.
"Ne hakkı Nazlı? Aybüke iyi olsun, o gülmeye devam etsin bana yeter. Başka bir şey istemem ben." dedi ve samimiyetle devam etti sözlerine. "Hem sen istesen de istemesen de ben yine o hastanede olurdum, biliyorsun bunu."
"Biliyorum." dedim fısıltıyla.
Ardından bir süre daha sessiz kaldığımızda Gökhan, cüzdanını çıkardı ve içinden küçük bir kağıt parçasını uzattı üzerinde gördüğüm kadarıyla bir numara yazılıydı. Kağıdı almak için elimi uzattığım sırada, parmaklarımız birbirine değdi ve kısa bir an duraksadık.
"Burada numaram yazıyor, eğer bir şey olursa çekinmeden beni ara. Saatin kaç olduğunun hiçbir önemi yok."
"Peki, teşekkür ederim."
"Bu arada." dedi kapıdan çıkmak için bir hamle yaparken, hafifçe geri dönüp. "Bir ara bana mesaj at da seni kaydedeyim. Numaran bende yok."
"Olur."
"Görüşürüz."
"Görüşürüz." diyerek karşılık verdim.
Ardından Gökhan yavaşça bahçe kapısından çıkıp giderken, sanki evin etrafındaki koruma kalkanı da onunla beraber çekilmiş gibi hissettim. Ve kapıyı usulca arkasından kapattım, ardından sırtımı ahşap kapıya yasladım. Evin içi Aybüke'nin dönüşünün verdiği o bayram havasıyla dolmaya çalışırken, ben kapının dibinde, Gökhan'ın bıraktığı o koca boşlukta dizlerimin bağı çözülerek olduğum yere çöktüm kaldım.
Ve bir süre öylece, kimsesiz bir çocuk gibi dizlerimi karnıma çekip; başımı kucağıma gömerek ağladım. Aklımda dün geceki çaresizliğim, Gökhan'a savurduğum o haksız öfke ve Aybüke'nin kireç gibi bembeyaz yüzü vardı. Hepsi birden üzerime üşüşüyor, yaşadığım duyguları tekrar tekrar yaşamama neden oluyordu.
Derin bir nefes aldım ve gözyaşlarımı, sanki o yaşları silince acım da silinecekmiş gibi elimin tersiyle sertçe sildim. Ardından lavaboya gidip yüzüme defalarca kez su çarptıktan sonra kendimi toparlamaya çalıştım. Artık Aybüke'nin annesi Nazlı olmalıydım ve onun için dimdik ayakta durmalıydım.
Kendime gelmeye çalıştığım birkaç dakikanın ardından mutfağa, hamur kokusunun geldiği yöne doğru ilerledim. Içeri girdiğimde yengem tezgahın başında, elinde spatula ile pankekleri çeviriyordu. Ama omuzlarının çökmüş hâli, her zaman dik duran o kadının bile içinin kan ağladığını anlatmaya yetiyordu. İçeri girdiğimi fark edince elindeki spatulayı öylece bıraktı ve anında yüzünde, insanın içini ısıtan cinsten huzurlu bir gülümseme belirdi.
"Nazlı'm, geldin mi canım?" dedi, sesi bir anne kucağı gibi yumuşaktı. "İyi misin?"
"Geldim yenge." dedim. "İyiyim."
Fakat sesimdeki o çatlağı ve yorgun tınıyı ne kadar uğraşsam da gizleyemedim.
"Yardım edeyim mi sana? Elim boş durmasın, yoksa delireceğim bu gidişle."
Yengem cevap vermedi ve yavaşça yanıma geldi sonra da gözlerimin içine baktı. Fakat hiçbir şey sormadı, çünkü sorarsa kendimi bırakacağımı biliyordu. Sadece ellerimi ellerinin arasına aldı ve beni kendine çekip sımsıkı sarıldı.
"Ağla Nazlı." dedi, saçlarımın arasından kulağıma fısıldayarak. "Kendini bu kadar sıkma, taş değilsin sen. Biz buradayız, ben buradayım. Aybüke görmez seni burada. Bırak aksın o yaşlar. Bu emin ol sana iyi gelecek."
Ve anında yengemin kollarında, sanki fırtınanın ortasında sığınacak kuytu bir liman bulmuş gibi yeniden boşaldı gözyaşlarım. Fakat bu sefer birilerine yakalanma yoktu.
"Yenge, çok korkuyorum." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Ona yetememekten, onu her nefesinde biraz daha kaybetmekten, ellerimin arasından bir kum tanesi gibi kayıp gitmesinden çok korkuyorum. Kalbi yorgun yenge. O kadar yorgun ki, bazen benim kalbim de onunla beraber duracak sanıyorum."
Sözlerimle birlikte yengem bir anne şefkatiyle beni teselli etmeye çalıştı. İlk önce saçlarımı okşadı ardından da elleri sırtımda sakin bir ritimle gidip geldi.
"Aybüke çok güçlü bir kız Nazlı. Senin kızın bir kere o. Ama sen kendini böyle bırakırsan, o çocuk kimden güç alacak? Kimin gözlerine bakıp 'Ben iyileşeceğim' diyecek?" dedi ve son sözlerini sakin bir şekilde söyledi. "Unutma ki Allah büyük Nazlı. Her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı var. Yeter ki sen kendini bırakıp umudunu kaybetme."
Geri çekilip yüzümü elleri arasına aldı ve şefkatli parmaklarıyla, tek tek akan gözyaşlarımı sildi.
"Şimdi şu tepsiyi al bakalım." dedi sesini toparlayarak. "Aybüke için küçük bir kahvaltı hazırlayalım, en çikolatalı pankeki de ona verelim. Birazda olsa moralini yerine getirmeye çalışalım. Sen de artık kendini toparla ve dik dur. Senin yüzün gülecek ki o da yaşamak için, iyileşmek için bir sebep bulsun. Hadi canım benim, sil şu son göz yaşlarını da."
"Haklısın yenge." dedim, sesimi titrememesi için büyük bir çaba göstererek. "Ona yaşamak için bir sebep vermeliyim."
Ağlamaktan ağrıyan gözlerimi kısa bir an yelleyip acısını dindirdikten sonra yengemle beraber Aybüke'nin kahvaltısını hazırlamaya başladık. O; pankeklerin üzerine özenle çilekleri diziyor, bense Aybüke'nin en sevdiği reçelleri küçük kaselere koyuyordum. Bunu yaparken ellerim hâlâ hafifçe titriyordu ama sanki her tabağı yerleştirirken bir savaşçı zırhını kuşanıyormuş gibi daha güçlü hissediyordum kendimi.
Biz bu şekilde mutfakta sessiz bir iş birliği içindeyken, içeri hızla Mustafa girdi.
"Abla." dedi, tezgahın kenarına yaslanarak. "Aybüke seni soruyor."
Hazırladığımız tepsiyi elime aldım ve Mustafa'ya dönerek yüzüme bir gülümseme yerleştirdim.
"Tamam canım," dedim ve arkamdan gelen yengemle birlikte salona doğru ilerlemeye başladık. "Gidiyorum ben zaten şimdi."
Ardından merdivenleri çıkıp odaya girdiğimizde, tepsiyi gören Aybüke'nin gözleri hafifçe parladı ve yastığını düzelterek uzandığı yerde hafifçe doğruldu. O pozisyonunu ayarlayıp, hareket etmeyi bıraktığında da yengem neşeyle yatağın ucuna oturdu.
"Bak bakalım prenses, pankeklerim beklediğin kadar güzel olmuş mu?"
Aybüke bacaklarına bıraktığım tepsiye iştahla bakıp, çatalın ucuyla pankekinden küçük bir parça aldı. Ardından heyecanla yengeme dönüp konuşmaya başladı:
"Evet, çok güzel olmuş yenge." diyerek bir ısırık daha aldı. Ellerine sağlık."
"Afiyet olsun canım benim." diyerek, Aybüke'nin saçlarını okşadı yengem de. "Siz kahvaltınızı edin ben de aşağıya ineyim, bizimkilere bir bakayım."
Başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladığımda, yengem iştahla kahvaltısını yapmaya devam eden kızımın saçlarını şefkatle okşadı ve son bir kez bana dönerek göz kırptıktan sonra da odayı terk etti.
Ardından onun az önce kalktığı yere bu sefer ben oturdum ve Aybüke'nin kahvaltısını bitirdikten sonra yeniden derin bir uykuya dalmasını, kederle karışık bir sevinçle izledim. Sonra da o uyurken sessizce odadan çıktım ve cebimdeki kağıdı çıkarıp kağıttaki numarayı "Gökhan" diye kaydettim. Ekranda birkaç tuşa bastım ve bir şeyler yazmak için mesaj kısmına girdim.
Fakat dakikalarca ne yazacağımı bilemeyerek ekrana baktım kaldım. Sonunda ise sadece, "Her şey için tekrar teşekkürler. Nazlı." yazmaya karar verdim ve tam da emin olamayarak gönder tuşuna bastım. Ardından telefonu göğsüme bastırıp, nedeni belirsiz bir heyecanla gelecek cevabı beklemeye başladım ve saniyeler sonra da nihayet telefon titredi.
"Ne demek. Eğer bir şey olursa ne yapacağını biliyorsun. Her zaman buradayım."
Küçük bir gülümsemeyle gelen mesaja bakarken, bu kısa mesajın içindeki desteği iliklerime kadar hissederek biraz daha toparladım kendimi. Hayatımdaki insanların desteği karanlığın ortasında tutunduğum tek dayanak gibiydi ve biliyordum ki bu kadar desteğin arasında oturup ağlamak benim için artık bir seçenek değildi. Hayat tüm acımasızlığına rağmen devam ediyordu ve ben de o hayatın içinde, evladıma giden o ince ve dikenli yolu ne pahasına olursa olsun yürümek zorundaydım.
(İlahi bakış açısıyla...)
Nazlı ve ailesi kendi içlerinde bir savaş verirken, Gökhan'ın da onlardan pek bir farkı olduğu söylenemezdi. Evin eşiğinden içeri giren adımları sanki tonlarca ağırlık taşır gibiydi. Hastanenin steril kokusu genzinde, Nazlı'nın çaresiz hıçkırıkları kulağında, Aybüke'nin minicik elinin soğukluğu ise hâlâ avucundaydı. Ayakkabılarını çıkardıktan sonra terliklerini giyip, kendinden geçmiş bir hâlde salona girdiğinde, saatlerdir bir umutla onu bekleyen anne ve babasıyla göz göze geldi.
Nergis Hanım, gece boyunca gözüne uyku girmeden elindeki tesbihiyle oğlunun yolunu gözlemiş ve durmaksızın küçük kız için dua etmişti. Tabii Ertan Bey de boş durmamış ve tıpkı karısı gibi Aybüke'ye dua etmiş, onun için Allah'tan şifa istemişti.
"Gökhan! Oğlum, kurban olayım söyle, Aybüke nasıl?" dedi Nergis Hanım bir umutla. "Yavrucak iyi değil mi?"
Gökhan, ona cevap vermeden ilerlemeye devam etti ve sonra da yavaş hareketlerle üzerinden çıkardığı ceketini kanepenin bir köşesine attı. Fakat önündeki boşluğa oturmadan ayakta dikilmeye devam etti. O sırada da zihni; ne kadar engel olmaya çalışırsa çalışsın yine hastane koridoruna gitti ve o anki çaresizliğini, korkusunu bir kez daha yaşadı
"Doktor iyi dedi" diye fısıldadı, kendinin bile zor duyacağı bir sesle.
Ve anında Ertan Bey'le Nergis Hanım derin bir nefes çekerek birbirlerine baktılar. Ardından da duaları kabul olmuş da omuzlarındaki o görünmez yük bir anlık hafiflemiş gibi derin bir nefes verdiler. Fakat bilmedikleri bir şey vardı ki, Gökhan'ın cümlesi henüz bitmemiş ve en can alıcı kısmı da daha söylememişti.
"Şu anlık."
Ertan Bey kaşlarını çatarak Gökhan'a baktı. Oğlunun sesindeki o uğursuz, karanlık tınıyı hemen fark etmiş ve baba yüreğiyle bu cümlenin ardında bir sıkıntı olduğunu anında sezmişti.
"O ne demek oğlum?" dedi, karısının da zihninde yer edinen soruyu dile getirerek. "Şu anlık ne demek? Doktor başka bir şey mi dedi yoksa?"
Gökhan yavaşça babasına döndü ve o an; Ertan Bey sanki yıllar önceki oğluyla göz göze gelmiş gibi irkildi, teni bembeyaz kesildi. Gökhan'ın gözleri kan çanağı gibiydi ama Ertan Bey de çok iyi biliyordu ki bu, uykusuzluktan ziyade kederin bir yansımasıydı.
"Doktor nakilden başka tedavisi yok dedi baba. İlaçlar falan hep geçiciymiş. Eğer kalp bulunmaz ve nakil olmazsa..." dedi fakat kısa bir an dudakları titredi ve bir süre kelimelerini toparlayamadı.
Ardından kendi söylediği cümleler zihninde bir yankı oluştururken, boğazı düğümlendi ve elleri kontrolsüzce titremeye başladı. Sanki konuşmasının devamını getirirse, Aybüke'nin yaşam iplerini de kendi elleriyle kesecekmiş gibi korku oluştu yüreğinde.
"Ne diyorsun oğlum? Daha küçücük çocuk o." dedi Nergis Hanım ve ellerini dudaklarına götürürken, sadece kendisinin duyabileceği bir şekilde ekledi: "Nasıl olur bu?"
Gökhan annesine cevap verecek mecali kendinde bulamadı. Git gide salondaki kederli hava ve üzerindeki kahredici çaresizlik onu daha da fazla boğuyor ve her bir nefesinin ciğerlerine bir iğne gibi batmasına neden oluyordu.
Bu hisse artık dayanamayacağını anladığında, hiçbir şey söylemeden sarsak adımlarla merdivenlere yöneldi. Ve annesinin arkasından yükselen feryatlarını, babasının onu teselli etmeye çalışan ama kendi de ağlayan o boğuk sesine kulaklarını tıkadı.
Ağır ağır çıktığı merdivenlerden sonra kendi odasına girdiğinde kapıyı sanki dünyayı dışarıda bırakmak ve acı gerçeği odasının duvarları dışına hapsetmek ister gibi sessizce kilitledi. Ardından gözü, köşede duran kılıfındaki sazına takıldı. O saz; yıllarca onun dert ortağı olmuş ve konuşamadığı, kimseye anlatamadığı her şeyi tellerle anlatmasını sağlamıştı.
Hızlıca ona doğru yöneldi ve titremeye devam eden elleriyle kılıfından çıkardıktan sonra usulca yatağında oturdu. Ardından sazı kucağına çekip parmakları da teller üzerinde kararsızca gezinmeye başlarken, kalbinin ritmiyle müziğin ritmi birbirine karıştı. Her mızrap vuruşuyla gecenin, sabahın ve on dört yıllık bitmek bilmeyen özlemin tüm acısını bir türküyle ortaya döktü:
"Çarşamba'yı sel aldı,
Bir yar sevdim el aldı
Aman aman..."
Sesi odanın duvarlarına çarpıp yankılanırken Gökhan aslında bir türküyü değil, kendi paramparça olmuş kaderini haykırıyordu. Ve Nazlı'yı elinden alan o kader şimdi de hiç koklayamadığı, evladım diyerek bağrına basamadığı küçük kızın canını almaya çalışıyordu.
"Allah alnıma yazmış,
Bu kara yazıları
Aman aman..."
Gökhan'ın acılı sesine göz yaşları da eşlik etmeye başlarken, alt katta onu dinleyen Nergis Hanım ve Ertan Bey de tavanın ardından süzülüp gelen bu yanık ve yaralı ses karşısında, oğullarınınkine benzer bir hüzünle birbirlerine sarıldılar ve böylece kendilerine bir nebze olsun teselli bulmaya çalıştılar.
Gökhan sazın tellerine son kez, tüm gücüyle ve isyanıyla sertçe vurduğunda; bir telin kopma sesi odada keskin bir çığlık gibi yankılandı. Tıpkı hayattaki tüm iplerin tek tek kopması, umutlarının birer birer tükenmesi gibi.
Ardından Gökhan usulca başını sazın teknesine yasladı ve gözünden süzülen bir damla yaş; sazın cilalı, pürüzsüz gövdesine düştü. Orada da dağıldı. Fakat Gökhan birçok şey gibi bunun da farkında değildi. Çünkü o an zihninde sadece tek bir an, tek bir görüntü vardı: Nazlı'nın hastane koridorunda gözlerinin içine bakarak, adeta dünyayı durduran çaresiz sesiyle "Benim kızım ölüyor Gökhan!" deyişi.
***
Gecenin ayazı, mahallenin sessizliğinde iyice kendine bir yer edinmişken Nazlı, evin içinde göğsüne sığmayan daralmışlıkla ve Aybüke'nin düzenli ama yorgun nefes alışlarını dinleyerek uyumaya çalışıyordu. Fakat bu sadece yersiz bir çabadan ibaretti çünkü aradan dakikalar geçmesine rağmen bir türlü gözleri kapanmak bilmiyordu. Daha fazla olduğu yerde duramazken, kendini hızla odadan dışarı attı. Ardından annesine, Aybüke'ye kısa bir süreliğine bakması için ricada bulundu ve sessizce dışarı doğru süzüldü. Ayakları da onu hiç düşünmeden, bahçenin en kuytu köşesindeki yaşlı dut ağacına götürdü.
Bu ağaç, Nazlı için sadece bir bitki değildi. Ayrıca çocukluğunun, kimseye anlatamadığı hüzünlerinin ve dökemediği gözyaşlarının sessiz tanığıydı. Sırtını ağacın budaklı ve sert gövdesine yaslayıp yere çöktü, bir süre sakinleşmeye çalıştı. Fakat toprağın soğuğu bile zihnindeki çığlıkları dindirmeye yetmedi. Hatta tam tersi zihnindeki düşünceleri daha da arttırmış ve yıllar öncesine gitmesine neden olmuştu.
Elleri usulca nemli toprağa giderken, zihninde henüz genç bir kız olduğu döneme gitti. On dört yıl olmuştu ve tam on dört yıl önce bu evden kaçarken; hayatın onu evirip çevirip yine buraya, elinde darmadağın olmuş bir hayat ve kırık dökük bir umutla bırakacağını hiç düşünmemişti. Çünkü o zamanlar gitmek bir kurtuluş gibi gelmişti, şimdiyse geri dönmek geç kalınmış bir an gibiydi.
Nazlı dalmış bir şekilde önüne bakarken, onun bahçedeki varlığını anında fark eden Gökhan; askıdan ceketini kaptığı gibi kimseye görünmeden hızla dışarı çıktı ve onu ürkütmemeye çalışarak yanına ilerledi.
Nazlı, yaklaşan adım seslerini duyunca ise başını kaldırmadan gözlerini kapattı ve sadece o sesin yanına yaklaşmasını bekledi. Çünkü gelen kişinin Gökhan olduğunu; adımlarının toprağa sağlam basan, güven veren ve hiç değişmeyen ritminden hemencecik anlamıştı.
Gökhan usulca yanına yaklaştı ardından aralarındaki bitmek bilmeyen zamanı ve mesafeyi hiçe sayarak elindeki ceketi yavaşça Nazlı'nın titreyen omuzlarına bıraktı. Ve ceket anında, Gökhan'ın o huzur veren kokusuyla Nazlı'yı sarıp sarmaladı.
"Dondun burada." dedi Gökhan, oldukça kısık bir sesle. "Üzerine de bir şey almamışsın, canına mı susadın?"
Nazlı üşüdüğünün yeni yeni farkına varırken, hızla ceketin sıcaklığına sığındı ve hafifçe yana kayarak, ağacın dibindeki nemli toprağın üzerinde Gökhan'a oturması için yer açtı. Ardından Gökhan da, aralarındaki hem çok yakın hem de dünyalar kadar uzak hissettiren o ince mesafeyi koruyarak ağacın dibine oturdu ve dizlerini kendine çekip kollarını üzerine bağladı.
"Canıma susamadım ama içeride durmaya da daha fazla dayanamadım," dedi Nazlı, bakışlarını karanlığın içine, belki de kendi geçmişine dikerek. "Evin duvarları sanki üzerime üzerime geliyor Gökhan."
Genç adam, Nazlı'ya verecek bir cevap bulamadı ve sessiz kaldı. Ardından onun konuşmayacağını anlayan Nazlı da konuşmaya kaldığı yerden devam etti. Çünkü biliyordu ki, onu en iyi anlayacak insanlardan birisi de Gökhan'dı ve yıllar sonra Nazlı bundan bir kez daha emin olmuştu.
"Hatırlıyor musun? Sen burada top oynarken, ben de ağacın en üst dalına tüner kitap okurdum. Sonra sen oyununu bırakır, düşmeyeyim diye aşağıda benim nöbetimi tutardın." dedi ve gülerek ekledi: "'İn oradan Nazlı, düşeceksin bak.' diye bağırırdın, ben de dilimi çıkararak seni sinirlendirmeye çalışırdım."
Gökhan acı bir tebessümle başını salladı ve bakışlarını, Nazlı'nın bahsettiği ağacın dallarına çevirdi.
"Hatırlamaz mıyım hiç? Yıllarımız geçti bu ağacın altında." dedi derin bir gülümsemeyle.
Nazlı, gözlerinden süzülen bir damlayı elinin tersiyle silerken ceketin yakalarını daha sıkı sardı vücuduna. Ardından yüzündeki gülümseme silinirken, bakışlarına yerleşen merakla Gökhan'a doğru döndü ve onunla göz göze gelirken de aralarındaki mesafe milimlere kadar indi.
"Merak ediyorum da neden hiç gitmedin bu mahalleden Gökhan?" dedi, gözlerini bir an olsun karşısındaki kahvelerden ayırmayarak. "Neden kendine ait bir hayat kurmadın?"
Gökhan derin bir nefes aldı ve ciğerlerine dolan Nazlı'nın kokusuyla karışık soğuk havayla birlikte, içindeki dilsiz sadakatin ağırlığını hissetti. Ardından bakışlarını Nazlı'dan çekmeden, tane tane konuşmaya başladı:
"Bilmem, hiç düşünmedim bu mahalleden gitmeyi. Sonuçta gitmek kolay Nazlı; valizini toplarsın, bir bilet alırsın ve biter. Zor olansa kalmaktır. Ben de zor olanı seçtim." dedi ve yüzüne küçük bir gülümseme yerleştirdi. "Belki de kök salmak dediğin böyle bir şeydir."
"Sen de haklısın, baksana ben kendime bir hayat kuracağımı sanarak gittim ama şimdi Aybüke için yine buradayım. Tabii bu sefer daha yaralıyım. Sanırım en iyisini sen yapmışsın." diye fısıldadı Nazlı, titrek ve kederli bir gülümsemeyle. "Köklerime döndüm ama sanki köklerim kurumuş gibi hissediyorum. Ve bunu düşünecek bir fırsatım bile yok. Çünkü Aybüke'nin kalbi her saniye daha fazla yoruluyor, benimse gücüm tükeniyor."
Gökhan titrek elini aralarındaki boşluğa uzattı ve anlık gelen bir cesaretle avcunu karşısındaki kadının yanağına yasladı. Bir süre hareketsiz durduktan sonra da usulca, sevdiği kadının gözlerinden akan yaşları sildi. Ve bu sürekli tekrarlanan bir döngü hâline geldi.
"Aybüke iyi olacak nazlı çünkü onda senin inadın var, senin ruhun var. Ve en kısa sürede de Allah'ın izniyle o kalp bulunacak."
Ay ışığı Gökhan'ın yüzündeki yorgun ifadeyi aydınlatırken Nazlı, başını dut ağacının gövdesinden ayırıp umutla Gökhan'ın yüzüne baktı.
"Bulunacak değil mi?"
"Bulunacak tabii ki Nazlı?" dedi Gökhan yüzündeki güven veren ifadeyle. "Yeter ki biz dua etmeye devam edelim, umudumuzu kaybetmeyelim."
Nazlı, başını sallayarak Gökhan'ın eli arasından çıktı ve son göz yaşlarını da kendi silerek toparlanmaya çalıştı.
"Bana yardım ettiğin için, o sabah bakkalın önünde beni savunduğun için, her zaman yanımda olduğun için çok sağ ol Gökhan. Sen olmasan günlerim bu kadar kolay geçmezdi."
Gökhan hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme Nazlı'nın içini sızlatmaktan başka bir işe yaramadı.
"Ben sadece yapmam gerekeni yaptım Nazlı." diyerek dalgın bakışlarını kadının yüzünden çekti ve onun gibi olduğu yerde toparlanmaya çalıştı. "Neyse, bu kadar konuşmak yeter sen artık git de uyu. Aybüke uyanınca annesini uykusuz ve bitkin görmesin. Bu arada ceket de sende kalsın, giderken üşüme."
Nazlı, başını sallayıp yavaş hareketlerle ayağa kalktı ve yine aynı yavaş hareketlerle bahçede ilerleyip evden içeri süzüldü. Fakat tam kapıyı kapatmadan önce bir anlığına olduğu yerde durdu ve o an aklına gelen fikirle, Gökhan'a sesini duyurabileceği bir noktaya gelerek konuştu:
"Gökhan ben yarın Aybüke'yi lunaparka götürmek istiyorum, sen de bizimle gelir misin?"
Hâlâ Nazlı'nın gidişine bakmakta olan Gökhan, onun arkasını döndüğünü gördüğünde yüzüne bir şaşkınlık ve merak yerleştirdi. Ardından da konuşmasıyla birlikte yüzüne samimi bir gülümseme kondurdu ve anlayışla başını aşağı yukarı salladı.
"Tabii ki ben akşam 20.00'da sizi alırım."
Nazlı aldığı cevapla birlikte başını onaylarcasına sallayarak tekrar önüne döndü ve karanlık salonda ses çıkarmadan, merdivenleri parmak uçlarında çıkarak odasına girdi. Ardından Aybüke'nin zayıf göğüs hareketiyle uyuduğunu, annesi Zeliha Hanım'ınsa elindeki tesbihiyle bir köşede uykuya dalmış olduğunu gördü ve sessizce omuzlarındaki ceketi çıkardı.
Fakat onu bir köşeye bırakmadan önce bir süre elleri ceketin dokusunda, dikişlerinde takılı kaldı. Ve ceketten yayılan o hafif talaş ve taze sabun kokusu odaya dağıldıkça, Gökhan'ın "Gitmek kolay, zor olan kalmaktır." diyen sesi kulaklarında yankılanmaya ve zihni; on dört yıl önceki o kaçışıyla bugünkü sığınışı arasında gidip gelmeye başladı.
Ardından içindeki bir dürtüyle pencereye doğru yürüdü ve perdenin kenarını hafifçe aralayıp aşağıya, yaşlı dut ağacına baktı. Tahmin ettiği gibi Gökhan hâlâ oradaydı. Ve bir milim bile kıpırdamadan ay ışığının altında, başı hafifçe öne eğik bir şekilde durmaya devam ediyordu.
Tam o anda, sanki Gökhan yukarıdan izlendiğini hissetmiş gibi başını yavaşça kaldırdı. Ardından bakışları tam olarak Nazlı'nın durduğu pencereye kilitlendi ve karanlığın içindeki iki çift göz birbirini buldu, aynı anda da nefesini tuttu.
Nazlı Gökhan'ın yüzündeki ifadeyi tam olarak seçemiyordu ama bakışlarındaki derinliği kalbinde hissedebiliyordu. Cama çok hafifçe dokunur gibi yaptı ve teşekkürünü, mahcubiyetini, sığınışını anlatan zarif bir baş selamı verdi. Gökhan da yavaşça oturduğu yerden doğruldu ve aynı vakur, dilsiz sadakatle başını hafifçe aşağı yukarı sallayarak karşılık verdi.
(Nazlı'dan...)
Masada, çatal bıçak seslerine karışan televizyonun kısık sesi ve çocukların kendi aralarındaki konuşmaların fısıltıları vardı. Fakat bu neşeli seslerin uzağında da, tabağındaki köfteleri çatalıyla ezip duran minik bir çift el vardı. O minik ellerin sahibi olan kızım Aybüke, her zamankinden daha halsiz ve iştahsız görünüyor; yemeğiyle adeta bir oyun oynar gibi oyalanıp duruyordu. İçimdeki sıkıntıyla onun bu hâlini görmeye daha fazla dayanamazken, eğilip kızıma doğru şefkatle konuştum:
"Anneciğim, neden yemiyorsun yemeğini?" dedim bir elimle çenesini tutarken. "Daha ilaçlarını içeceksin."
Aybüke, çatalını tabağın kenarına bırakıp masum gözlerini bana çevirdi ve anlamayacağımı düşünerek yüzüne yapay bir gülümseme yerleştirdi.
"Yiyorum anne," dedi, pürüzlü ve yorgun bir sesle. "Sadece çok aç değilim bugün."
O an o, iyi olduğunu düşünmemi istese de yüreğim, daha ne kadar cız edebilirse o kadar cız etti. Kızım resmen gözlerimin önünde eriyip gidiyordu ve ben bunun her saniyesine yakından şahit oluyordum.
"Ama daha fazla yemen lazım annecim," dedim, sesimdeki endişeyi zoraki bir gülümsemenin arkasına gizlemeye çalışarak. "Çünkü bugün o enerjiye çok ihtiyacın olacak."
Aybüke, bu gizemli tavrıma ve cümleme anlam veremeyerek başını hafifçe yana eğdi. Meraklı gözlerle, bir cevap isteyen bakışlarını yüzümde gezdirdi.
"Neden ki?"
Masadakilere kısa bir bakış atıp tekrar kızıma döndüm ve muzip bir şekilde göz kırptım.
"Çünkü," dedim son harfi uzatarak. "Gökhan ağabeyin ile sana çok güzel bir sürprizimiz var."
Cümlemi bitirdiğim an Aybüke'nin solgun yüzünde birden güller açtı, gözleri heyecanla parıldadı ve oturduğu sandalyede dikleşerek yükselen sesiyle konuşmaya başladı:
"Sürpriz mi? Ne sürprizi anne? Söylesene!"
Fakat ben bu meraklı hâline karşı başımı önüme çevirdim ve sır vermez bir edayla omuzlarımı silkerek tabağımdaki köfteden bir çatal aldım. Benden cevap alamayacağını anlayan Aybüke ise masanın etrafındaki aile üyelerinde bakışlarını gezdirmeye başladı. Önce anneannesine, sonra yengesine baktı ama hangisine baksa gülümseyerek başını iki yana sallıyordu. En sonunda da umutla dayılarına döndü.
"Siz biliyor musunuz ne olduğunu?" dedi bakışları Mustafa ve ağabeyim arasında gidip gelirken. "Selim dayı lütfen söyleyin, çok merak ediyorum!"
Ağabeyim, yeğeninin bu tatlı ısrarı karşısında bıyık altından güldü ve elini hemen ağzına götürerek sanki dudaklarına görünmez bir fermuar çekiyormuş gibi bir hareket yaptı.
"Kusura bakma güzel yeğenim," dedi, sesini düşürerek. "Annene söz verdim. Hiçbir şey söyleyemem."
"Ama ya!" dedi Aybüke ve dudaklarını büzüp, bu kez Mustafa'ya çevirdi bakışlarını.
"Mustafa dayı sen kesin biliyorsundur, sen söyle bari. Lütfen, lütfen-"
Mustafa, elindeki ekmek parçasını tabağına bırakıp kızıma doğru eğildi ve gözlerini muzipçe kırpıştırarak yanağını Aybüke'ye doğru uzattı.
"Bir öpücük verirsen eğer belki söyleyebilirim."
Aybüke, dayısından sürprizi öğrenme heyecanıyla sandalyesinde ileriye doğru atıldı. Fakat tam Mustafa'nın yanağına bir öpücük konduracakken, kendimi tutamayarak araya girdim ve bu anlaşmaya engel oldum.
"Mustafa!" dedim, kaşlarımı hafifçe kaldırarak ve sesime otoriteyle karışık o tatlı sertliğini yerleştirerek. "Sürprizi söylemek yok dedik!"
Mustafa, konuşmamı duyar duymaz Aybüke'ye uzanan ellerini hemen iki yana açtı ve teslim olurcasına havaya kaldırdı.
"Vazgeçtim," dedi muzipçe Aybüke'ye doğru bakıp yutkunarak. "Söyleyemezmişim."
Aybüke'nin hevesi yine kursağında kalırken, tekrar umutla bakışlarını masada gezdirmeye başladı. Ancak yine kimden bir hamle beklese, o kişi omuz silkip yemeğine dönmeye devam etti.
Bu bakışmalar bir süre daha böyle devam ederken, buna daha fazla dayanamayan kızım en sonunda oturduğu yerde oflayarak arkasına yaslandı ve küskünlükle kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Ama ben çok merak ederim ki." diye mırıldandı, dudaklarını iyice büzerek.
Onun bu hâlini anlayışla izleyen Arda; Aybüke'nin bu çaresizliğine ve merakına dayanamamış olacak ki, ağzındaki lokmayı alelacele yutup bilmiş bir tavırla araya girdi.
"Çok heyecanlanmana gerek yok ki kuzen, alt tarafı lu-"
Fakat daha cümlesini tamamlayamadan alarma geçen ağabeyim, koca elini hızla Arda'nın ağzının üzerine kapattı ve zorlukla onu susturmaya çalıştı.
"Oğlum bir dursana sen!" diye çıkıştı ağabeyim. "Sürpriz olacak dedik ya, niye söylüyorsun pat diye!"
Ağabeyim zorlukla onu susturmaya devam ederken, Arda da babasının elinin altından hâlâ bir şeyler fısıldamaya çalışarak debelenince, masadaki gergin hava bir anda dağıldı ve hepimizin yüzünde bir gülümseme peydah oldu. Ardından da gülümsemeler keyifli gülüşmelere döndü. Hatta o ana kadar tabağından başını kaldırmayan babamın bile bıyık altından hafifçe gülümsediğini görür gibi oldum.
Biz bu şekilde keyifle gülüşmeye devam ederken yengem, oğlunun bu sır tutamaz hâline bıkkın ve çaresiz bir bakış attı. Sonra da başını iki yana sallayarak konuştu:
"Oğlum sen kime çektin de böyle oldun, ben gerçekten anlamıyorum ki!" diye sitem etti ona doğru.
Ve masada oturanların neşesi bu lafla birlikte iyice katlandı, salonda tekrar sıcak bir kahkaha tufanı koptu. Ben de bu tatlı kargaşanın içinde kızıma doğru eğildim. Yüzümdeki şefkatle karışık kararlılıkla konuşmaya başladım:
"Eğer bir an önce sürprizi öğrenmek istiyorsan, o tabak tamamen bitecek küçük hanım." dedim, sadece onun duyabileceği bir sesle. "Anlaşıldı mı?"
Aybüke, sözlerimle birlikte hevesle başını aşağı yukarı salladı ve hırsla tabağına yumuldu. Bense kızımın bu heyecanına, sevgiyle ve gözlerimin içi parlayarak baktım. Ardından bakışlarımı tam kendi tabağına indirmek üzereyken, masanın başköşesinden bana doğru bakan babamla göz göze geldim. Ona doğru minik, samimi bir tebessüm gönderdim. Babam da bu hareketimi karşılıksız bırakmadı ve başını belli belirsiz, babacan bir edayla sallayarak kalbimi bir nebze olsun ferahlattı.
Aradan geçen dakikaların ardından da masadaki tabaklar tek tek boşaldı, herkes yemeğini bitirdi. Aybüke ise, tabağındaki son lokmayı da yutmuş olmanın verdiği o büyük zafer edasıyla nihayet çatalını tabağına bıraktı.
"Anne, yemeğim bitti!" diye haykırdı heyecanla, gözlerini bana dikerek.
Ben de kızımın boş tabağına bakıp memnuniyetle gülümsedim ve yavaşça ayağa kalktıktan sonra kızımın arkasına geçtim, sandalyesini geriye doğru çektim.
"Tamam o zaman, gidelim de bir an önce ilaçlarımızı içelim." dedim ve elime masadaki içilmemiş suyu aldıktan sonra beraber üst kattaki odamıza çıktık.
Ardından Aybüke bu kez hiç itiraz etmeden ilaçlarını içti ve yönlendirmelerimle birlikte heyecanla üzerimizi değiştirmek üzere gardıroba yöneldik. İkimiz için de havalar henüz ısınmadığından yeterince kalın olduğunu düşündüğüm kıyafetleri seçtikten sonra, onları hızlıca üzerimize geçirdik ve heyecanımız azalmadan aşağıya indik.
Salona girdiğimizde herkes çoktan koltuklara kurulmuş, bir taraftan demli çaylarını yudumluyor bir taraftan da televizyonda oynayan filmi izliyordu. Girişteki hareketliliğimizi fark ettiklerinde de, hepsinin bakışları sırayla bize döndü.
"Biz çıkıyoruz." diye seslendim, üzerimdeki montun fermuarını çekerken.
Annem oturduğu yerden doğrulup bize doğru şefkatle gülümsedi ve başını aşağı yukarı onaylarcasına salladı.
"Tamam kızım, hadi dikkat edin kendinize."
Bakışlarını televizyonla bizim aramızda gezdiren babam da sesindeki babacan endişeyle araya girdi.
"Bir şey olursa da mutlaka arayın, fazla da gecikmeyin."
"Tamam baba, ararım." dedim kapının eşiğinden ona bakarak.
O sırada çocuklarla abim neşeyle el sallarken, yengem keyifle hepsi adına söze girdi:
"Hadi iyi eğlenceler size!"
Onun bu tatlı uğurlamasına karşılık başımı sevgiyle salladım. Ardından bakışlarım, oturduğu koltukta iyice yayılarak, Aybüke'ye doğru muzipçe göz kırpan Mustafa'ya değdi.
"Eve gelince neler yaptığınızı tek tek anlatıyorsun dayına, tamam mı?"
Aybüke, heyecanla başını hızla aşağı yukarı sallayarak dayısını onaylarken; cebimdeki telefonun titremesiyle araya girdim:
"Hadi, daha fazla geç kalmayalım." dedim, Aybüke'nin minik elini sıkıca kavrayarak. "Gökhan ağabeyin bizi bekliyor."
Aybüke gülümseyerek bana bakarken, beraber evden yükselen uğurlama seslerini ve gülüşmelerini arkamızda bırakıp dışarı çıktık ardından da serin akşam havası yüzümüze çarparken, bahçe kapısını usulca açıp sokağa çıktık. Tam o sırada da sokak lambasının soluk ışığı altında arabasına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturarak sabırla bizi bekleyen Gökhan'ı gördük. Ve Aybüke Gökhan'ı görür görmez elimi bırakıp neşeyle ileriye doğru atıldı.
"Gökhan ağabey!" diye bağırdı kızım, sesi sokakta yankılanırken.
Gökhan, Aybüke'nin seslenmesiyle birlikte bizi fark ettiğinde yüzünde iç gıcıklatan bir tebessüm belirdi ve sonra da kendisine doğru koşan Aybüke'ye doğru bir adım attı ve eğilerek onu sevgiyle kucakladı.
"Güzelim, gel bakalım." diyerek Aybüke'yi tek hamlede kucağına aldı.
Ardından onu göğsüne bastırırken, gözleri gayriihtiyari bana kaydı. Ben de ona minnettar bir gülümseme ve huzurlu bir bakışla karşılık verdim. Fakat Aybüke, kucağında olduğu adamın boynuna sarılır sarılmaz dedektiflik oyununa kaldığı yerden devam ettiği için, aramızdaki bakışma anında bölündü.
"Gökhan ağabey," diyerek merakla sordu. "Sen biliyor musun sürprizin ne olduğunu?"
Gökhan, kızımın bu merakı karşısında hafifçe güldü ve Aybüke'nin yanağından bir makas aldıktan sonra eğlenen bir ses tonuyla konuştu:
"Kusura bakma prenses," dedi, sesine taviz vermez bir ton ekleyerek. "Annene söz verdim söylemeyeceğim diye."
Ama anlaşılan Aybüke pes etmeye pek de niyetli değildi. Başını Gökhan'ın omzuna yaslayıp, en masum hâliyle tekrar sordu:
"İpucu da mı yok yani?"
Gökhan, bu tatlı ısrar karşısında daha fazla dayanamayıp başını bana çevirdi ve izin ister gibi bir bakış attı. Bense hafifçe başımı aşağı yukarı sallayıp onay verdim. Ardından Gökhan da, istediği onayı aldığında Aybüke'nin burnuna parmağıyla usulca dokundu.
"O zaman şöyle bir ipucu vereyim sana," dedi ve bir süre düşünürcesine bekledikten sonra devam etti: "Çocukların çok sevdiği ve rengarenk ışıkların olduğu bir yere gidiyoruz."
Aybüke bir süre kaşlarını kaldırarak parmağını çenesine koyup, derin derin düşündü. Fakat saniyeler hızla geçip giderken, bir türlü parçaları birleştirip zihninde anlamlı bir şey oluşturamadı. En sonunda da omuzlarını düşürerek pes etti.
"Yok, bulamadım." dedi hayıflanarak. "Çok zormuş."
Gökhan, onun bu şirin hâline karşı yanağından öperek kendince teselli etti ve centilmen bir şekilde arabanın kapısını açtı.
"O hâlde bir an önce gidelim de prensesimizin merakını giderelim değil mi?"
Aybüke, Gökhan'ın açtığı kapıdan usulca arka koltuğa yerleşirken ben de o sırada arabanın etrafından dolaşıp ön koltuğa geçtim ve beraber Gökhan'ın arabaya binmesini beklemeye başladık. Ardından o da hızlı adımlarla yerine geçip zaman kaybetmeden motoru çalıştırdığında, araba loş sokaklarda sessizce gitmeye başladı. İçeride ise sadece motorun boğuk sesi kaldı ve ben bir an ne diyeceğimi, bu derin sessizliği nasıl dağıtacağımı bilemeden bakışlarımı Gökhan'ın yan profiline çevirdim. Aradan dakikalar bile geçmeden de, içimde bir süredir evirip çevirdiğim o soru nihayet dudaklarımdan döküldü:
"Zeybek oynamayı ne zaman öğrendin?"
Gökhan beklemediği bu soruyla irkilmiş gibi yoldaki gözlerini hızla bana çevirdi; kısa, anlamaya çalışan bir bakış attı. Ve ben içerisi ne kadar karanlık olursa olsun, gözlerinin içindeki o ani parıltıyı gördüm. Fakat hızlıca gözlerindeki o ifadeyi geri sildi ve boğazını hafifçe temizledikten sonra sesini kısık tutmaya çalışarak konuşmaya başladı:
"Zeybek mi?" diyerek, merakla çatılmış kaşlarıyla sordu: "Nereden aklına geldi bir anda?"
O an cevap veremeyerek bakışlarımı bir anlığına kucağıma indirdim ve yüzüme eski günlerin izini taşıyan bir gülümseme yerleştirdikten sonra başımı yeniden ona doğru çevirdim. Geçmişin o tatlı sızısı yine göğsüme bir öküz gibi oturmuştu ve bu sanırım hiç geçmeyecekti. Çünkü insan kaç yaşına gelirse gelsin, şu an olduğu gibi geçmişi özlemeye devam ediyordu. Üstelik bunun için aradan yıllar geçmesine bile gerek yoktu, yaşanmış olması ve geçmişte kalması yetiyordu.
"Yani," dedim, sesimdeki o sitemkâr ama şakacı tonu gizlemeyerek. "Zamanında benimle kursa gelmen için az çabalamamıştım, hatırlarsın. Hiçbiri işe yaramamıştı ama bakıyorum da ben gittikten sonra ne olduysa öğrenmişsin."
Gökhan direksiyonu tutan ellerini hafifçe gevşetip, boğazından gelen yarım ve neden olduğunu bilmediğim buruk bir gülüş bıraktı ortaya.
"Öyle mi görünüyor oradan?" diye sordu.
"Buradan bakınca tam olarak da öyle görünüyor," dedim gözlerimi onun yüzünden ayırmadan, ardından da oyunbaz bir tonda ekledim: "Garezin bana mıydı yoksa?"
Bu lafımla birlikte Gökhan hızla tekrar bana döndü. Ve bana öyle derin, öyle anlaşılmaz bir bakışla baktı ki; ne diyeceğimi bilemedim ve ben de ona onun gibi bakmaya başladım. Ardından arabada kurşun gibi ağır, kısa bir sessizlik oluştu. İkimiz de ne tarafa bakacağımızı bilemez hâlde kaldık. Fakat bu nefes kesen sessizliği, arka koltukta oturan ve ön taraftaki bu gerilimi hiç fark etmeden camdan dışarıyı izleyen kızım Aybüke böldü:
"Gökhan ağabey, şarkı açabilir miyiz?"
Onun arka koltuktan gelen masum ve heyecanlı sesiyle birlikte aramızdaki yoğun, nefes kesen hava bir anda dağıldı. Ardından Gökhan, sanki daldığı derin bir uykudan aniden uyandırılmış gibi irkilerek kendine geldi ve bakışlarını benden çekip dikiz aynasından Aybüke'ye çevirdi.
"Tabii güzelim, açalım." dedi boğazını temizledikten sonra sesini toparlamaya çalışarak.
Radyonun düğmesine doğru uzandı ve rastgele bir kanala bastı. Fakat şans mıdır yoksa kaderin bize küçük bir oyunu mudur bilinmez; hoparlörlerden yükselen şarkının sözleri, arabanın içindeki havayı saniyeler içinde tekrar eski hâline getirdi.
"Ah seni bekleyeli belki 14 bahar geçti..."
Tam on dört yıl... Ben bu şehirden, gençliğimden gideli tam on dört yıl olmuştu.
"Saçlarıma vurdu ayrılık ayları,
Bir seni sevdim bir de baharları..."
Gökhan'la gözlerimiz aynı anda birbirini buldu çünkü şarkının sözleri ikimizin de donakalmasına neden olmuştu. Ne o gözlerini benden kaçırabiliyordu ne de ben ondan kopabiliyordum. Onun gözlerinde özlem ve anlayamadığım bir derinlik varken benimkinde de acı ve keder vardı. Ama bunların dışında da ikimizde de ortak olan bir duygu vardı ki, o da pişmanlıktı.
Bir süre daha birbirimize böyle baktıktan sonra o, kaza yapmamak için bakışlarını geri yola çevirirken; ben de bu bakışmanın ağırlığını daha fazla taşımamak için yavaşça kafamı önüme çevirdim ama yol boyunca aramızdaki o kaçamak bakışlar hiç bitmek bilmedi. Ben yola bakıyormuş gibi yapıp onun direksiyonu sıkan parmaklarına, gerilen çenesine baktım; o da yan bakışlarla beni ve ne yapacağımı bilemeyerek birbirine geçirdiğim ellerimi izledi.
Aradan geçen dakikalar geçip de araba nihayet yavaşlayıp dururken, geldiğimiz yeri fark eden Aybüke heyecanla yerinde çırpınarak ellerini arabanın camına yasladı. Ardından dışarıdaki rengarenk ışıkları izlerken, gözleri parıl parıl parlayarak bize döndü:
"Lunapark! Anne, sürpriz lunapark mıydı?"
Onun bu saf mutluluğunu görmek içimdeki tüm burukluğu anında sildi süpürürken, yüzümde kocaman bir tebessümle başımı aşağı yukarı salladım ve onu onayladım.
"Evet anneciğim," dedim ve ardından cevabını bildiğim soruyu dile getirdim: "Beğendin mi sürprizini?"
Aybüke, bana cevap vermeden bakışlarını tekrar büyülenmiş gibi cama çevirdi. Ben de büyük bir mutlulukla kızımın bu çocuksu neşesini izlemeye devam ettim. O sırada solumda bir çift gözün ağırlığını hissederek bakışlarımı hafifçe yanıma çevirdim.
Gökhan arabayı stop ettikten sonra başlarda arkadaki Aybüke'ye ve onun mutluluğuna bakarken, ne ara çevirdiğini bilmediğim bakışlarını bana doğru kaydırmıştı. Kızımı izlerken yüzümde asılı kalan o içten gülümsemeyle, başımı tamamen ona doğru çevirdim ve aynı şekilde gözlerinin içine baktım. Benim ona böyle saf ve samimi bir şekilde gülerek baktığımı gören Gökhan ise bir an afalladı fakat bu çok da uzun sürmedi ve hemen kendini toparlayarak bana doğru gülümsedi.
"Hadi bakalım küçük hanım," dedi Gökhan, arabanın kapısını açarken Aybüke'ye doğru. "İnme vakti, lunapark bizi bekler."
Gökhan'ın verdiği komutla birlikte arabadan indiğimizde, lunaparktan yükselen cıvıl cıvıl çocuk sesleri ve gökyüzünü boyayan rengarenk ışıklar içimizi bir anda ısıtmaya yetmişti. Usulca Aybüke'nin minik, sıcacık elini avucumun içine aldım ve Gökhan arkamızda kalacak şekilde birlikte yürümeye başladık.
"Anne burası çok güzel!" diye cıvıldadı Aybüke başını yukarıya, dönme dolabın ışıklarına doğru kaldırarak. "Baksana, her yer rengarenk."
Yüzümdeki huzurlu gülümsemeyle, boşta kalan elimi saçlarına götürdüm ve sevgiyle okşadım.
"Evet anneciğim," dedim içtenlikle. "Gerçekten de çok güzel."
Konuşmam bittiğinde Aybüke, bir adım gerimizde bize eşlik eden Gökhan'a doğru sokuldu ve hiç çekinmeden onun büyük elini kavradı. Gökhan ise kızımın bu ani yakınlaşmasıyla ilk önce yüzüne şefkat dolu, şaşkın bir ifade yerleştirdi. Ardından da parmaklarını Aybüke'nin eline uydurarak usulca sıktı.
"Küçük hanım ilk önce hangisine binmek ister bakalım?" diye sordu sonra da eğilerek.
Aybüke; elini heyecanla benden kurtararak ileriye doğru uzattı ve dönüp duran, üzerinde çocukların neşeyle el salladığı oyuncağı işaret etti.
"Atlı karıncaya binmek istiyorum!"
Gökhan ise onun bu neşeli ve heyecanlı ifadesine başını sallayarak gülümsedi. Sevgiyle boşta kalan elini Aybüke'ye uzattı ve saliseler kadar kısa süren bir zaman dilimi içerisinde saçlarını okşayıp, yüzünde asılı kalan gülümsemeyle başını yukarı kaldırdı.
"O hâlde ben biletleri almaya gidiyorum," dedi gözlerini bana çevirirken. "Siz burada bekleyin beni."
Gökhan cevabımı bile beklemeden gişeye doğru gitmek için bir hamle yaparken, hızla kızımın elini bırakmadan peşinden bir iki adım attım ve kolunu hafifçe tutarak onu durdurdum. Ardından bana bakması için kendime doğru çektim.
"Gökhan ama buraya gelmeyi ben teklif ettim sana, olmaz ki öyle."
Gökhan olduğu yerde dururken, geri adım atmayacağını belli eden bakışlarla bana bakmaya başladı. Kolundaki elimi avuçları arasına aldı ve sıcaklığı, soğuktan buz kesmiş ellerimi ısıtırken konuşmaya başladı:
"Olur olur, hem de çok güzel olur." dedi, itiraz kabul etmeyen bir edayla. "Bu seferlik ben ödemek istiyorum, bir dahakine de sen ödersin."
Dudaklarından kelimeler hâlâ dökülmeye devam ederken, ben de hipnoz olmuş bir şekilde ona bakıyordum. Ve bakışlarımı dudaklarında, gözlerinde, soğuktan kızarmaya başlamış dudaklarında gezdiriyordum. Sanki hayatımda onu ilk kez görmüş gibi inceliyordum.
Odağım en son kahve gözlerindeki samimi bakışlarda kaldığında, ne dediğini algılayamıyordum. Dudakları hareket ediyordu ama ben sadece kulaklarımdaki uğuldamayı ve kalbimin hızla göğüs kafesime çarpan sesini duyuyordum. Bakışlarındaki ifade değişip, dudakları da hareket etmeyi bıraktığında; kendime gelmek için bakılarımı ondan çektim ve lunaparkın renkli ışıklarında gezdirdim. Ardından kalbim hâlâ hızla atmaya devam ederken, gözlerimi ellerimize çevirdim ve oradan da bir cevap bekleyen bakışlarına ulaştım.
"Ama Gökhan, gerçekten buna gerek yok-" diye itiraz etmeye çalıştım fakat Gökhan'ın yüzüne tekrar yerleşen derin, içten rica duygusu benim son kalan duvarlarımı da yıkmaya yetti.
"Lütfen Nazlı," dedi sesi usulca fısıldar gibi kısılırken. "İlk defa Aybüke ile bir şeyler yapıyoruz. O yüzden... En azından bunu ödeyeyim."
Bu sözleriyle birlikte hevesini, kızımla ilk kez bir anı biriktirme isteğini kırmaya kıyamadım ve bir süre sessiz kalıp kararsızlıkla gözlerine baktıktan sonra teslim olurcasına omuzlarımı indirdim. Ardından aradan geçen onca yıla rağmen Gökhan'ın Aybüke'yi bu kadar sahiplenmesi içimi tarifi imkansız bir hisle doldururken, yüzüme bir gülümseme yerleştirdim.
"Peki," dedim usulca, sesimi düşürerek. "Öyle olsun."
Gökhan ise dudaklarının kenarına yerleşen rahatlamış bir tebessümle kısa bir Aybüke'ye dönerek göz kırptı ve hâlâ elleri arasında duran avucumu teşekkür edercesine sıktıktan sonra çabucak arkasını döndü, kısa bir süre içerisinde de yanımızdan uzaklaştı.
O kalabalığa doğru karışıp gözden kaybolup, biz de Aybüke ile rengarenk ışıkların altında baş başa kaldığımızda, içimdeki hafifleme hissiyle bakışlarımı kızıma indirdim ve saçlarını düzeltmeye başladım. Aybüke de gülümseyerek bana bakarken, ikimizin de bakışları yanımızdan gelen ani bir sesle biraz ilerimizdeki stada döndü. Ardından ben bakışlarımı geri Gökhan'ın gittiği yöne çevirdikten sonra Aybüke aniden elimi güçlü bir şekilde çekiştirmeye başladı.
"Anne! Şuraya baksana, çok tatlı!" diye heyecanla bağırdı, parmağıyla az ilerdeki standı işaret ederken.
Bakışlarım parmağıyla gösterdiği yeri takip edip standın en üst rafında duran bir oyuncak ayıya giderken, kendimi engel olamayarak kıkırdamaya başladım. Ardından Aybüke, heyecandan kocaman açılmış gözleriyle bana döndü ve sesine de yansıyan heyecanla konuşmaya başladı:
"Anne bana o oyuncak ayıyı alır mısın? Ne olur, ne olur." diyerek, elini ellerim arasından kurtarıp çenesinin altında birleştirdi. "Söz bugün senden başka bir şey istemeyeceğim. Gerçekten."
"Tamam, tamam. Sakin ol anneciğim, kaçmıyor ya ayı. Alırız şimdi." dedim ve daha konuşmamı tamamlayamadan Aybüke beni sürüklemeye başladı.
Ben de adımlarımı onun peşinden sürükledim ve beraber, tüfekle hedefleri vurarak oyuncak kazanılan o eski usul atış poligonunun önüne geldik. Ardından standın önünde durduğumuzda ben hüzünlü gözlerle içeriye, sıralanmış hedeflere doğru bakarken; Aybüke de benim hâlimden habersiz bir şekilde olduğu yerde sabırsızca zıplayarak kolumu sarstı.
"Hadi anne, alalım o oyuncağı."
"Alalım, alalım da," diyerek gözlerimi hedeflerden ayırmadan, çaresizce mırıldandım kendi kendime. "Nasıl alalım güzel kızım?"
"Neyi nasıl alıyoruz?"
Arkamdan gelen tanıdık sesle irkilerek geriye döndüm. Gökhan elindeki birkaç biletle biz fark etmeden yanımızda bitivermiş, şaşkın ve meraklı gözlerle bir bana bir de Aybüke'nin işaret ettiği yere bakıyordu.
"Nazlı? Ne oldu?" diye sordu ardından tekrar bana dönerken.
Yanımızdaki varlığıyla rahat bir nefes verirken, beni duymuş bir kaşını kaldırarak bana baktı. Ben de bakışlarımı kısa bir yere indirip tekrar ona baktıktan sonra, mahcup bir tebessümle omuzlarımı silktim ve kısık bir sesle konuşmaya başladım:
"Aybüke şuradaki oyuncağı istedi," dedim, standı işleten adamın elindeki havalı tüfeği göstererek. "Ama bilirsin, ben pek iyi değilimdir atıcılık konusunda. Hatta berbat ötesiyimdir."
Söylediklerimle birlikte Gökhan'ın dudaklarının kenarında muzip bir gülüş oluştu. Ardından gözlerimi kısarak ona baktığımda, yüzündeki gülümsemeyi anında geri sildi ve bir an öksürerek kendini toparlamaya çalıştı. Fakat dudakları gülmemeye çalışırken titremeye başlayınca, elini ağzına götürüp, dudağının kenarını kaşıyor gibi yaptı. Tabii bunu, onu fark etmediğimi düşünerek yaptı.
"Tutma kendini tutma, istediğin kadar gülebilirsin." dedim bakışlarımı utançla ondan kaçırırken.
"Yok ya ne gülmesi, Aybüke'nin heyecanı hoşuma gitti sadece."
Bakışlarımı inanmadığımı gösterircesine ona çevirdiğimde, ismini duyan kızım o an konuşmamızı hiç umursamadan heyecanla Gökhan'ın montunun koluna yapıştı. Ve bu sefer de büyük bir istekle onunla konuşmaya başladı:
"Çok tatlı değil mi Gökhan ağabey? Baksana tüyleri de bembeyaz."
"Evet güzelim, çok tatlıymış gerçekten," dedi Gökhan da ve bakışlarını hedeflere çevirip omuzlarını dikleştirdi. "Madem sen çok beğendin, biz de alalım bakalım o ayıyı oradan."
Aybüke, benim atıcılık konusundaki ümitsiz tavrımdan sonra Gökhan'ın bu kendinden emin çıkışını biraz garipsedi ve başını hafifçe yana eğip umutla karışık saf bir merakla sordu:
"Gerçekten alacak mısın?"
Gökhan bu meraklı hâline karşı güven veren bir gülüşle göz kırptı.
"Evet, alacağım."
"Gerçekten alabilir misin ki?" diye sordu, çocuksu bir edayla. "Biraz zor görünüyor hem annem bile yapamazmış."
"Ayıp ediyorsunuz küçük hanım," dedi Gökhan sahte bir üzüntüyle. "Ben eski harbiyeliyim."
Kurduğu son cümleyle birlikte Gökhan, istediği tepkiyi alamadı ve daha önce Harbiye kelimesini duymayan Aybüke, anlamını çözmek istercesine birkaç defa ağzında geveler gibi tekrarladı. Ardından çattığını düşündüğü kaşlarıyla bana döndü.
"Harbiye mi?" diyerek merakla bana döndü ve sordu: "Anne, harbiye ne demek?"
O an, içimden bir şeylerin sızlayarak geçtiğini hissederek Gökhan'a döndüm. Yüzündeki neşeli ifade silinmiş, sanki kanı çekilmiş gibi de bembeyaz kesilmişti.
Harbiye; Gökhan'ın en büyük sevdası ve bir zamanlar asker olmak için uğruna canını dişine taktığı en eski, en yaralayıcı yarasıydı. En azından benim bildiğim kadarıyla öyleydi. Çok istemişti, çok da çabalamıştı asker olmak için zamanında ama okulun daha ikinci senesinde geçirdiği talihsiz bir kaza nedeniyle her şeyi yarım bırakmak zorunda kalmıştı. Fakat bu, sanılanın aksine sıradan bir kaza değildi. Gökhan; askeriyeye kadar sızmış olan FETÖ'cüler tarafından çeşitli eziyetler görmüş, şok mangalarına alınmış ve en sonunda da eğitim sırasında geçirdiği bir kaza nedeniyle de itiraz dahi edemeden okuldan atılmıştı. Üstelik geçirdiği kaza asker olmasına engel bile değildi, atılmasının tek nedeni vatansever bir insan olmasıydı. Biz de bunu çok sonra öğrenmiştik.
Bir süre dalgınca Gökhan'a baktıktan sonra bakışlarımı kaçırmadan, kızımın anlayacağı bir dille ona açıklamaya çalıştım:
"Harbiye, asker olmak için gidilen bir okul anneciğim. Gökhan ağabeyin de zamanında bu okula gitmişti."
Aybüke'nin gözleri bu kez hayranlıkla ve şaşkınlıkla Gökhan'a kilitlendi.
"Yani sen asker misin Gökhan ağabey?" diye sordu neşeyle. "Ama sen marangoz değil misin? Arda öyle söylemişti."
Kızımın yaşadığı kafa karışıklığıyla birlikte sorduğu sorularla Gökhan'ın gözlerinin derinliklerine hiç sönmeyen, hep saklamaya çalıştığı eski bir yaranın hüznü çöktü. Ardından da omuzları hafifçe düştü, zorlukla yutkunduktan sonra konuştu:
"Maalesef prenses dediğin gibi ben marangozum," dedi, sesi az önceki neşesinden sıyrılıp hüzünlü ve boğuk bir tona bürünürken. "Bazı nedenlerden dolayı okulu bırakmak zorunda kaldım. O yüzden de asker olamadım."
Aybüke; Gökhan'ın bu buruk cevabı karşısında durumun hassasiyetini sezmiş gibi sustu ve sevimli gözlerini ona dikti. Gökhan da bu hüznün havayı tamamen kaplamasına izin vermek istemezcesine derin bir nefes aldı ve omuzlarını dikleştirip standın arkasındaki insanlara döndü.
"Ağabey ver bakalım tüfeği, biz de bir şansımızı deneyelim." dedi, cebinden bir miktar para çıkarıp adama uzatırken.
Standın arkasındaki yaşlı adamsa parayı aldıktan sonra bıyık altından gülerek tüfeği Gökhan'a uzattı.
"Buyur bakalım genç adam, görelim marifetini." dedi, bizi duyduğunu belli edercesine gözlerini Aybüke'nin baktığı tarafa çevirip. "Yedi atışta yedi isabet yaparsan o büyük ayı senindir."
Gökhan tüfeği eline aldığında usulca duruşunu değiştirdi ve tüfeği omzuna yerleştirdi. Ardından gözlerini hafifçe kısıp hedefe kilitlendi. Ben de tam onun bu odaklanmış hâlini izliyordum ki, gözüm standın arkasında duran genç kıza takıldı.
Kız; ellerini çenesinin altında birleştirmiş, gözlerini adeta kırpmadan büyük bir hayranlık ve beğeniyle Gökhan'ı süzüyordu. Geniş omuzlarında, kirli sakallarında ve keskin çene hattında gezinen o hayranlık dolu bakışları fark ettiğim an; göğsümün tam ortasında adeta bir bıçak saplanmış gibi keskin bir sızı oluştu. Dişlerimi hafifçe sıktığımı, bakışlarımı kıza doğru diktiğimi fark ettiğim ansa, kendime gelmeye çalışarak "Ne oluyoruz Nazlı?" diye sordum kendime. "Sana ne? Neden kıskanıyorsun ki şimdi?"
İçimde uyanan bu anlamsız kıskançlığa ve sahiplenme duygusuna hiçbir anlam veremezken, kalbimin ritminin hızlandığını hissettim. Ama neyse ki Gökhan'ın peş peşe gelen kusursuz atışları beni bu düşüncelerden hızla çekip aldı.
Gökhan yedi hedefin yedisini de tam ortasından vurup tüfeği masaya bırakırken, Aybüke sevinç çığlıkları atarak havaya zıpladı. Standın sahibi olan çift de hayranlıkla Gökhan'ı alkışlamaya başladı. Hâlâ yanımdaki adamı süzmeye devam eden o genç kız ise kendinden geçer gibi bir iç çekerek arkadaki beyaz peluş ayıyı yerinden indirdi ve babası olduğunu düşündüğüm standın sahibi adama uzattı. Adam da ayıyı Gökhan'a verirken neşeyle güldü.
"Helal olsun be oğlum, harbi keskin nişancıymışsın meğer. Hakkını verdin tüfeğin!"
Karısı da eşi gibi tezgahın arkasından öne doğru eğilip, Gökhan'ın aldığı gibi kızıma uzattığı ayıya büyük bir sevgiyle sarılan Aybüke'ye baktı.
"Aman Allah'ım şunun tatlılığına, şunun güzelliğine bak. Maşallah Sübhanallah, pek de şirin bir kızınız varmış." dedi ardından bakışlarını önce Gökhan'a, sonra da hemen yanında duran bana çevirdi. "Vallahi siz de birbirinize çok yakışmışsınız, çok güzel bir aile olmuşsunuz. Yuvanızın tadı hiç bozulmasın inşallah."
O an az önce içimde oluşan kıskançlık dalgası yerini öyle büyülü, öyle derin bir huzura bıraktı ki dilim varmadı gerçeği söylemeye. Ve kabullenmişlikle birlikte yüzümde oluşan yumuşacık, içten bir tebessümle kadına doğru başımı salladım.
"Çok teşekkür ederiz, sağ olun." dedim bu yakıştırmayı hiç reddetmeden, aksine kalbimin en derin yerinde ağırlayarak.
Gökhan ise tavrım karşısında ilk önce boğazı düğümlenmiş gibi yutkundu ardından da şaşkınlıkla bana baktı ama yine de tek bir kelime bile etmedi. Dudaklarını birbirine bastırıp bu tatlı şaşkınlığı ve ağırlığı dağıtmak ister gibi hemen Aybüke'nin omzuna dokundu.
"Hadi bakalım küçük hanım," dedi onu yürütmeye başladığında. "Ayımızı da aldığımıza göre artık atlı karınca bizi bekler."
Gökhan ve Aybüke el ele adımlarını atlı karıncaya doğru yönlendirirken, ben de usulca arkalarından yürümeye başladım. Fakat daha birkaç adım bile atmadan olduğum yerde durup bakışlarımı merakla standın arkasına çevirdim. Az önce gözleri hayranlıkla parlayan kız gitmiş yerine her tavrından mahcup olduğu anlaşılan bir kız gelmişti. Onun bu hâli karşısında yüzüme, kimsenin görmeyeceğine emin olarak rahatlamış bir gülümseme yerleştirdim ve harekete geçerek hızlı adımlarla Gökhanlara yetişmeye çalıştım.
Atlı karıncanın önüne geldiğimizde Gökhan cebinden çıkardığı bileti görevliye uzatırken, Aybüke de sabırsızlıkla yerinde zıpladı.
"Anne, ben şu beyaz ata binmek istiyorum!" diyerek parmağıyla altın sarısı yeleleri olan, yukarı aşağı hareket eden bir atı işaret etti.
"Tamam anneciğim, hangisini istiyorsan ona binersin." dedim ben de saçlarını okşayarak.
Görevli turnikeyi açtığında Gökhan, kucağındaki oyuncak ayıyı atlı karıncanın kenarındaki korkuluklara usulca bıraktı. Ardından Aybüke'yi belinden kavrayıp tek bir hamlede beyaz atın üzerine oturtuverdi. Gökhan onun güvenliğinden emin olmak için emniyet kemerini bağlarken, kızım da atın üzerindeki minik demir tutamaçlara ellerini sıkıca yerleştirdi. Yüzünde dünyalara bedel bir neşe vardı. Hemen yanlarında durarak, bu anı hafızamın en güzel köşesine kazımak ister gibi onları izlemeye başladım.
Ardından Gökhan işini bitirip yerinde dikleştiğinde, bakışlarımız yeniden kesişti. Az önceki çıkışımdan sonra aramızda asılı kalan o tuhaf, elektrikli hava hâlâ tamamen dağılmamış gibiydi.
"Sen gelmeyecek misin?" diye sordu kısık bir sesle.
Hafifçe başımı iki yana salladım, gözlerimi ondan ayırmadan.
"Yok, ben burada durup sizi izleyeyim."
Gökhan dudaklarının kenarına yerleşen o çok ince, neredeyse görünmez tebessümle atın hemen yanındaki demir direğe yaslandı.
"Peki, sen bilirsin. Ben yanındayım zaten merak etme." dedi ardından da ben göğsümün ortasındaki amansızca sızlamayla baş başa kalırken, o Aybüke'nin yanına doğru ilerledi.
Ve saniyeler sonra tüm çocuklar yerini alırken; atlı karınca yavaş yavaş dönmeye, o tanıdık ve neşeli panayır müziği yükselmeye başladı. Platform her döndüğünde de, kızım bana doğru heyecanla el sallayıp "Bak, anne!" diye bağırdı. Ben de yüzümdeki huzurlu ifadeyle, her seferinde ona aynı sıcaklıkla el salladım.
Aradan dakikalar geçtikten sonra atlı karınca yavaş yavaş hızını kesip tam önümüzde durmaya başladığında, Aybüke'nin yüzündeki heyecanlı ifade hâlâ capcanlıydı. Onun yüzündeki ifade bana da bulaşırken Gökhan, dönmeye devam eden platformun tamamen durmasını bir süre bekledikten sonra öne doğru adım attı. Ardından atın yanındaki emniyet kemerini tek hamlede çözüp, kızımı büyük bir dikkatle belinden kavrayarak yere indirdi.
Aybüke ise yere basar basmaz, az önce Gökhan'ın korkulukların üzerine bıraktığı peluş ayıya doğru koştu. Ayıyı kollarının arasına sıkıştırıp hemen bize döndü ve gitmek istemediğini belli eden bir kararlılıkla kafasını yukarıya doğru kaldırdı. Ben de onun baktığı yöne döndüğümde gözleri, lunaparkın tam ortasında gökyüzüne doğru ışıl ışıl yükselen dönme dolaba kilitlenmişti.
"Anne! Hadi dönme dolaba da binelim!" dedi, serbest kalan eliyle işaret ederek. "Ne olur, söz başka hiçbir şeye binmeyeceğim."
Aybüke'nin yalvarır tondaki konuşmasıyla birlikte kararsızlıkla kolumdaki saate baktım, vakit epeyce ilerlemişti. Ve içimdeki korumacı anne tarafı gitmek için can atarken, onu anlayan tarafımsa kendi içinde gitmemek için türlü bahaneler üretiyordu.
Çaresizlikle kafamı Gökhan'a çevirdiğimde, ilk önce bakışları Aybüke'nin umut dolu yüzünde gezindi ardından da yüzündeki küçük gülümsemeyle bana döndü. Gözleriyle onaylar bir bakış attıktan ve bendeki rahatlamayı gördükten sonra Aybüke'ye doğru birkaç adım attı.
"Hadi bakalım," dedi kızımın eline uzanırken. "Madem buraya kadar geldik, dönme dolaba binmeden gitmek olmaz. Değil mi annesi?"
Aybüke sevinçle bir çığlık atıp yerinde zıplarken, ben de çaresizce onun bu heyecanına gülümsedim.
"İyi tamam, dönme dolaba da binelim bakalım." dedim ve devamında taviz vermez bir tonla ekledim: "Ama bu son, anlaştık mı?"
Aybüke hızla başını aşağı yukarı sallayıp sözlerimi onayladıktan sonra üçümüz birlikte dönme dolaba doğru yürümeye başladık. Ardından birkaç dakika turun bitmesini bekledikten sonra da nihayet sıra bize geldi ve görevli adam duraksayan kabinlerden birinin demir kapısını sert bir sesle açıp girmemizi bekledi. Gökhan önce Aybüke'yi, kucağındaki peluş ayıyla birlikte içeriye bindirdi. Aybüke de hemen cam kenarına kurulup ayısını yanına oturttu. Peşinden de ben içeri geçip kızımın tam karşısındaki yerimi aldım. En son da Gökhan, eğilerek içeri girdi ve benim yan tarafımdaki boşluğa usulca yerleşti.
Ardından dönme dolap; altımızdaki çarkların gıcırtısıyla birlikte yavaşça yukarıya doğru tırmanmaya, bu sırada Aybüke de heyecanla burnunu soğuk cama dayayarak dışarıyı izlemeye başladı.
Kabin Aybüke'nin hayranlık dolu mırıltılarının ardından nihayet en tepe noktaya ulaştığında, mekanik bir duraksamayla hafifçe sarsılarak durdu. Birkaç dakika boyunca neden durduğumuzu sorgulayan bakışlarla etrafı taradığımızda ise aşağıdan yükselen seslerle birlikte, kabinlerden birindeki yolcunun inmesi için yukarıda bekletildiğimizi anladık.
Bakışlarımı sabırsızlıkla dışarıya çevirdiğimde, Ankara bütün ışıklarıyla ayaklarımızın altındaydı. Uzun caddeler, akan trafiğin kırmızı ve beyaz farları, uzaktaki binaların siluetleri bu yüksekten simsiyah bir denizin üzerindeki küçük adacıklar gibi görünüyordu.
Kolumda hissettiğim tüy gibi bir dokunmayla başımı hafifçe sola çevirdiğimde, kabinin içindeki dar alan yüzünden Gökhan'la ister istemez oldukça yakın oturduğumuzu fark ettim. Bakışlarımı kısa bir an Gökhan'a değdirip hızla aşağı indirirken, bu sefer de dizlerimizin ve kollarımızın neredeyse birbirine değecek bir mesafede olduğunu fark ettim. Ve ister istemez ikimiz de tekrar bunun olmaması için büyük bir çaba içerisine girdik.
Aradan dakikalar geçip de biz hâlâ yukarıda kalmaya devam ettiğimizde, Gökhan bakışlarını camdan dışarıya çevirdi. Hemen ardından da ben, Gökhan'ın yola çıktığımızdan beri üzerinde duran sessiz ve düşünceli yüz hatlarına çevirdim. Dışarıdaki uçsuz bucaksız Ankara manzarasını seyrediyordu ama bakışları oldukça durgundu. Standtaki yaşlı kadının bizi bir aile sanıp yaptığı yakıştırma ve benim de o an hiç düşünmeden "Teşekkür ederiz" diyerek durumu kabullenişim, aramızda garip bir ağırlık bırakmıştı sanki. Hatta bir sanı da değildi bu, Gökhan kesinlikle az önceki durumu bariz bir şekilde garipsemişti ama bunu bozacak ya da üzerine konuşacak bir hamle de yapmamıştı.
Dalgınlıkla Gökhan'a bakmaya devam ettiğimde, sert bir rüzgar dalgası kabine vurarak hafifçe beşik gibi sallanmasına neden oldu. Hızla bir elimi korkuyla Gökhan'ın koluna sararken, diğerini de koruma iç güdüsüyle Aybüke'ye doğru uzattım.
Camdaki manzaraya dalmış olan kızım ise hafif bir korkuyla ve endişe dolu bir mırıltıyla karşı koltuğundaki Gökhan'a doğru hamle yaptı. Gökhan da, refleksle tek elini uzatıp Aybüke'yi kolundan tuttu ve güvenli bir şekilde yerine sabitledi. Ardından diğer elini de onu tutmama engel olmayacak şekilde, refleks icabı benim oturduğum koltuğun arkasındaki demir aksama dayadı.
Sarsıntı saniyeler içinde geçip kabin yeniden eski dengesine kavuşurken Aybüke, Gökhan'ın onu sıkıca tuttuğunu görünce rahatlayarak kıkırdadı.
"Bir an düşüyoruz sandım." dedi, ayısına daha sıkı sarılarak.
Gökhan elini koltuğumun arkasındaki demirden yavaşça çekti, üstünü başını düzelterek tekrar eski dik duruşuna geçti.
"Korkma güzelim, biz buradayız." dedi Aybüke'ye doğru. "Düşmene izin vermeyiz."
Sözleriyle birlikte dönme dolap yeniden hareketlendi ve yavaş hareketlerle yere doğru inmeye başladı. Kısa bir süre içerisinde aşağı indiğimizde görevli kapıyı açtı; Gökhan önce Aybüke'yle dışarı çıktı, ardından da onların peşinden de ben indim.
Aybüke ve Gökhan, el ele lunaparkın çıkış kapısına doğru önden adımlarken, ben de bir taraftan onların ne ara bu kadar samimi olduğunu düşünmeye bir taraftan da ellerimi montumun cebine sokup hemen arkalarından yürümeye başladım.
Arabaya bindiğimizde ise Gökhan hemen motoru çalıştırdı ve içerideki soğuğu kırmak için kaloriferin düğmesini sonuna kadar çevirdi. İçeriye dolan sıcak hava dalgasıyla birlikte de, üzerimizdeki tatlı yorgunluk kendini iyice hissettirmeye başladı. Bakışlarımı dikiz aynasından arkaya çevirdiğimde, Aybüke'nin çoktan teslim bayrağını çekmiş olduğunu gördüm. Ayısına sıkı sıkıya sarılmış, kafasını da koltuğun köşesine dayamıştı. Göz kapakları ise hastalığın verdiği halsizlik ve temiz havanın etkisiyle ağır ağır kapanıyordu.
Arabanın içinde sadece kaloriferin hafif üfleme sesi ve dışarıdan akıp giden caddelerin uğultusu kalırken başımı sağa çevirip camdan dışarıya çevirdim, Ankara'nın sokak lambalarıyla aydınlanmış kaldırımlarını izlemeye başladım. Fakat arada bakışlarımı sol tarafa çevirmeyi de ihmal etmedim.
Aradan geçen dakikaların ardından araba nihayet bizim sokağa girip evin önünde yavaşça durduğunda Gökhan, motoru stop etti. Ardından arabanın farları bahçenin girişini aydınlatmaya devam ederken, emniyet kemerimi çözüp arkaya döndüm ve hafifçe Aybüke'nin omzuna dokundum.
"Anneciğim geldik bir tanem, hadi uyan bakalım." diye fısıldadım usulca. "Hadi anneciğim."
Aybüke gözlerini usulca araladı, uykulu uykulu etrafına bakındı ama o kadar mayışmış olmalıydı ki yerinden kalkacak hâli yoktu. Yanındaki ayıyı kucağına almaya çalıştı ama ona bile gücü yetmedi.
Ben onu hareketlendirmek için tekrar bir hamle yapacakken, Gökhan hemen müdahale ederek kapısını açıp dışarı çıktı.
"Dur Nazlı, ben hallederim." diyerek arka kapıyı açtı.
Ardından eğilip önce Aybüke'nin ayısını aldı ve benim ellerime bıraktı. Ardından uykudan tamamen sersemlemiş olan Aybüke'yi incitmeden, büyük bir şefkatle kucağına aldı. Aybüke ise hiçbir yabancılık çekmeden kafasını Gökhan'ın omzuna gömdü ve gözlerini yeniden derin bir uyku için kapattı.
Ben de akşam boyunca olduğu gibi yine onların peşinden arabadan indim, montumun önünü kapatıp Gökhan'ın yanına geldim ve birlikte bahçe kapısına doğru yürüdük. Eve ulaştığımızda da cebimden anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. Sonra da Gökhan, kucağındaki Aybüke ile birlikte salona geçti. Peşlerinden bende salona girdiğimde Gökhan gibi duraksayarak bakışlarımı salonda gezdirdim, anlaşılan bizimkiler erkenden odalarına çekilmişlerdi.
"Nazlı," diye fısıldadı sesi evde yankılanmasın diye. "Aybüke'yi odaya çıkartıyorum."
Başımı sallayıp onu onayladım ve telefonun ışığını açarak yönlendirdim. Ardından da Gökhan'ın Aybüke'yi yatağına usulca yatırışını, üzerini örtüşünü kapının eşiğinden sessizce izledim. İşini bitirip arkasını döndüğünde yaslandığım kapının pervazından ayrıldım ve hızlıca silkelendikten sonra konuşmaya başladım:
"Her şey için çok teşekkür ederim Gökhan," dedim, sesimdeki samimiyeti saklamaya gerek duymadan. "Aybüke için de, benim için de çok güzel bir geceydi. Gerçekten."
Gökhan'ın dudaklarında yine o bildiğim, eski tebessüm belirirken; başını hafifçe aşağı yukarı salladı. Ardından bir süre hiç konuşmadan dalgınca bana baktıktan sonra, bulunduğu hâlin farkına daha yeni varmış gibi cümlelerini hızla sıralamaya başladı:
"Lafı bile olmaz Nazlı. Aybüke ve sen mutlu oldunuz ya, gerisi önemli değil. Hem benim için de çok güzel bir gündü." dedi ardından bir an duraksadı, sanki söyleyecek bir şeyi varmış gibi yutkundu ama sonra vazgeçer gibi olduğu yerde silkelendi. "Neyse ben artık gideyim siz de güzelce dinlenin."
Başımı sallayarak onu onayladım ve odadan dışarı çıkıp geçmesi için alan açtıktan sonra beraber merdivenlerden inip dış kapıya doğru ilerledik. Ardından Gökhan önümde ben de onun arkasında dururken bir süre öylece kaldık fakat bu çok da sürmedi ve Gökhan yüzünü bana çevirdi o anda da gözlerimiz birbirini buldu.
"İyi geceler." dedim usulca.
"İyi geceler."
Gökhan arkasını dönüp merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladığında, ben de kapıyı yavaşça kapattım ve arkasından kilitledim. Ardından sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım ve o sırada koridordaki aynada kendi yansımamı gördüm. Yüzümde; on dört yıldır hiç uğramayan o hafif, huzurlu gülümseme vardı. Olduğum yerde kısa bir an kendime gelmeye çalıştım sonra da usulca odaya çıktım ve Gökhan'ın aldığı beyaz ayıya sarılarak uyuyan kızıma baktım. Ardından yüzümdeki silmeyi beceremediğim gülümsemeyi biraz daha genişlettim ve kıyafetlerimi değiştirdikten sonra hızla Aybüke'nin yanına kıvrıldım ve huzur dolu kokusunu içime çeke çeke kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Bölüm etkileşimi
