14 BAHAR kitap kapağı

9. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 9: Karar Anı

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 9: Karar Anı
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime · Okuduğun bölüm
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

“Aşkın gözü kör, kulağı sağır
zannedenler yanılıyordu;
aşk insana hem doğru yolu gösterir,
hem doğru sözü ettirirdi.”
-İskender PALA-

(14 yıl önce...)
(İlahi bakış açısıyla...)
Dışarıda rüzgar, eski ahşap pencereleri yerinden sökecekmiş gibi zorlarken; içerideki hava da rüzgardan daha sert ve sıkıntılı bir fırtınanın habercisiydi. Muhittin Bey elindeki kehribar tespihi bir silah gibi avucuna hapsetmiş, salonun ortasında bir o yana bir bu yana volta atıyordu. Attığı her adımda gıcırdayan tahta döşeme ise kapı eşiğinde korkuyla bekleyen Nazlı’nın kalbiyle, aynı amansız ritmi tutuyordu.
Babasının yüzündeki o gölgeli, kireç gibi solgun ama öfkeden kızarmış ifadeyi iyi biliyordu. Bu; fırtına öncesi sessizliğin habercisi ve birazdan kopacak olan kıyametin dilsiz provasıydı.
“Bana bak Nazlı.” dedi Muhittin Bey aniden durarak.
Sesi, derinden gelen bir gök gürültüsü gibi alçak ama evin temellerini sarsacak kadar da gürdü.
“Mahalleli konuşuyor Nazlı. Esnafın dilinde sürekli senin adın var. O Serdar denen, ne idüğü belirsiz çocukla yan yana olduğunu söylüyorlar. Doğru mu bunlar? Benim kızım elin serserisiyle meze mi ediyor adını?”
Nazlı korkuyla yutkunmaya çalıştı. Boğazına bir yumru değil de sanki koca bir kaya oturmuştu ama yine de geri adım atmamaya kararlıydı. Gözlerindeki yaşları hızla geri itip babasının sert bakışlarına dikti gözlerini. Ardından ses tonunu olabildiğince kontrol ederek savunmaya geçti kendini.
“Baba biz sadece konuşuyoruz, kötü bir şey yapmıyoruz ki.”
“Konuşmak ha?”
Muhittin Bey bir hışımla Nazlı’ya döndü, adımları yeri döverek üzerine yürüdü ve tam dibinde durdu.
“Sen o herifi tanıyor musun da onunla konuşuyorsun? Ben o herifin gözlerine baktığımda ne görüyorum biliyor musun? Başıboşluk! Yarını olmayan, elinde avucunda dikiş tutturamayan, seni iki gün sonra bir kuru ekmeğe muhtaç edip sokakta bırakacak bir serseri görüyorum! Onun kumaşı bozuk Nazlı, babası ne ki oğlu ne olsun?”
Bağırma sesleriyle mutfak girişine çıkan Zeliha Hanım, titreyen elleriyle önlüğünü sıkmaya ve bir kocasının öfkesine bir de kızının çaresizliğine bakmaya başladı. Ardından da olaylara müdahale etmek ve kocasını sakinleştirmek için araya girdi:
“Muhittin, kurbanın olayım çocukların önünde yapma böyle.” diye fısıldadı sesi titreyerek. “Bir yanlış anlaşılmadır, mahallelinin ağzı torba değil ki büzesin. Nazlı öyle yanlış bir şey yapmaz, bilir adabını.”
“Sen sus Zeliha!” diye kükredi Muhittin Bey, sesi salondaki eşyaları titretecek kadar güçlüydü. “Senin bu bitmek bilmeyen yumuşaklığın, bu bir şey olmazların yüzünden bu kız burnunun dikine dikine gidiyor zaten!”
Evin büyük oğlu Selim, konuşmanın başından beri olan biteni izliyor ve kararsızlıkla üzerlerinde göz gezdiriyordu. Başlarda babasının yanında durup ona hak versede, içten içe Nazlı’nın bu ateşe yürüyüşüne bir ağabey olarak üzülüyordu. Sevdadan da aşktan da iyi anlardı Selim, ki bu konuda oldukça katılıyordu da kardeşine ama Serdar savunulacak ya da güvenilecek biri de değildi. Bu konuda da babasına hak veriyordu.
“Babam haklı Nazlı.” dedi sesi mesafeli bir tonla. “Kim bu adam? Kimin nesi? Hangi vasıfla senin yanına yaklaşıyor?”
Nazlı ağabeyine bakıp bir kere daha hıçkırdı, bu yalnızlık ve anlaşılmama duygusu ona ağır geliyordu. Neden kimse kendini onun yerine koymuyordu ki?
“Ağabey, sen yapma bari. Serdar kötü biri değil, o sadece beni seviyor. Sevmek suç mu?”
Selim bir an Nazlı’nın gözlerindeki o saf, çocuksu çaresizliği görünce gardı düşer gibi oldu. Babasına döndü, sesini biraz olsun yumuşattı.
“Baba, belki de dediğin gibi değildir. Gençtir, aklı bir an kaymıştır. Böyle üzerine gitmeyelim, bir konuşalım.”
Muhittin Bey’in gözleri çakmak çakmak oldu ve öfkesi bu sefer Selim’i yaktı.
“Selim sen daha gençsin, anlamazsın! Ben o Serdar denen herifi biliyorum, zerre de güvenmiyorum! Yarın öbür gün bir derdin olsa, başını yaslayacak omuz değil üzerine yıkılacak bir duvar bulursun onda!”
Selim, babasının bu sarsılmaz otoritesi karşısında sessizliğe gömüldü. Ardından beklenmedik bir anda Muhittin Bey; masanın üzerindeki cam sürahiye eliyle öyle sert bir darbe vurdu ki, sürahi masada dans etti ve gürültüyle yere düştü. Paramparça oldu.
“Sevda karın doyurmuyor Nazlı!” diye bağırdı Muhittin Bey. “Benim kızım, benim canım ciğerim, gidip de elini tuttuğu adama güvenebilmeli! O çocukta o yürek yok. İlk zorlukta seni yarı yolda bırakacak, arkasına bile bakmadan kendi kıçını kurtarmaya çalışacak biri o. Ben adamı gözünden tanırım, gözünden!”
Nazlı’nın gözlerinden iki damla yaş, birer kor gibi süzüldü yanaklarına. Ama sefer ki üzüntüden değil öfkedendi.
“Sırf senin gibi değil diye mi ona güvenmiyorsun baba?” diyerek bağırdı. “Senin gibi sert, senin gibi her şeyi kontrol etmeye çalışan, senin gibi inatçı biri değil diye mi? Belki de ben senin gibi taş kalpli biriyle değil de, beni dinleyen biriyle evlenmek istiyorumdur baba!”
O an Muhittin Bey duydukları karşısında resmen donup kaldı. Kendi kızı, canı, her şeyi ona taş kalpli diyordu. Peki bunda haklı mıydı? Belki de.
“Demek öyle ha?” dedi sesi ilk kez titreyerek. “Ben size iyi bir baba olmak için, kimseye muhtaç olmamanız için ömrümü çürüttüm! Yemedim yedirdim, içmedim içirdim; yeter ki çocuklarımın başı dik dursun dedim. Şimdi bir serseri için babana taş kalpli mi diyorsun sen? Sizin için harcadığım o yılların karşılığı bu mu? Böyle mi gösteriyorsun sen vefanı?”
“Peki sevgi baba? Onlar gibi sevgini de verdin mi bize? Başkasının sevgisine muhtaç olmayalım diye başımızı da okşadın mı?” dedi, sesi acı çeker gibi çıkarken. “Herkes bazı fedakarlıkları yapabilir ama sevgi gösteremez.”
Muhittin Bey, işte şimdi tam anlamıyla yıkılmıştı. Bunca zaman gerçekten de böyle mi davranmıştı çocuklarına? Bilmiyordu.
Bakışlarını sorgularcasına evin diğer üyelerine çevirdi. Selim başını yere eğmiş, sessizliğiyle kardeşine hak verdiğini gösteriyordu. Bu sefer merakla karısına çevirdi bakışlarını Muhittin Bey. O da kocasına kederli bir gülümseme bahşetmiş, başını üzgünce sallıyordu. Gözleri ise kızına hak verircesine parlıyordu. Yıllarca uyarmıştı kocasını bu konuda ama o, hep bunun boş bir kuruntu olduğunu ve iyi bir baba olduğunu söylemişti. Şimdi ise gerçeklerle yüz yüzeydi.
O bir süre karısına bakakalırken, yanındaki hareketlenmeye gözlerini o tarafa çevirdi. Küçük Mustafa, evin içindeki bu cehennemden kaçmak ister gibi annesinin bacağına sarılmış ve kocaman gözlerle babasını izliyordu. Onun geldiğini gören Selim, dayanamayarak araya girdi ve içeride oluşan sessizliği böldü:
“Baba tamam yeter, daha fazla gitme kızın üzerine. Genç işte, cahillik etmiş. Biraz zaman verelim eminim o hatasını anlayacaktır.”
“Sen karışma Selim!” diyerek Selim’i kenara itti Muhittin Bey ve Nazlı’nın koluna yapışıp onu sarstı.
Artık içinde sadece Nazlı’ya olan öfkesi yoktu, kendine karşı olan öfkesi ve hayal kırıklığı da eklenmişti üstüne.
“Söyle! Bir daha görüşecek misin o herifle?”
Nazlı, kolunu büyük bir hırsla babasından kurtardı. Yıllarca içinde tuttuğu şeyleri haykırmıştı babasının yüzüne ama bu bile ona fayda etmemişti.
“Görüşeceğim!” diye haykırdı, sesi evin her köşesine ulaşırken. “Çünkü o bana değer veriyor! Beni senin gölgende değil, kendi ışığımda görüyor! Anlamıyor musunuz, biz birbirimizi seviyoruz ve hiçbir yasak bunu bitiremez!”
Muhittin Bey, elindeki kehribar tespihi tüm gücüyle yere fırlattı. Ardından ilk önce imame koptu, sonra da sarı kehribar taneleri birer kurşun gibi odanın her yanına dağıldı.
“Bak Nazlı.” dedi Muhittin Bey, parmağını kızının yüzüne doğru sallayarak. “Bu sana son uyarım, son ihtarım. O herifin adını bir daha bu evde duymayacağım. Eğer bir kez daha o herifle yan yana geldiğini duyarsam... Seni siler atarım! Benim senin gibi, babasının sözünü çiğneyen bir kızım kalmaz artık. Ya o kapıdan şimdi çıkar gidersin, ya da o serseriyi kalbinden söküp atarsın!”
Nazlı babasının sözlerine karşılık hiçbir şey söylemedi. Gözlerindeki yaşlar kurudu, yerine yenileri geldi. Ve daha fazla bu ana dayanamayarak, arkasını dönüp odasına doğru koşmaya başladı. Merdivenleri çıkarken, Muhittin Bey’in “Kaç bakalım, nereye kadar kaçabileceksin!” diyen bağırışını duyabiliyordu. Buna karşılık sadece odasının kapısını hızla çarptı ve aşağıdan duyulacağını düşündüğü sert adımlarla içeri girdi. Ama kimse o an bunu umursamadı.
Nazlı; ayaklarının altındaki kehribar tanelerini ezerek odasına koşarken, geride kalan babasının omuzları yıllar sonra ilk kez bu kadar çökmüş ve yerinde bile duramayacak hâle gelmişti. Hızla, bir eliyle eklemleri bembeyaz olana kadar sıkacak şekilde masanın kenarına tutundu. Ardından derin nefesler almaya ve kendine gelmeye çalıştı.
“Gördün mü Selim?” diye tısladı bir süre sonra, sesi bir yılanın ıslığı gibi çatallanarak. “Gördün mü kime başkaldırıyor? Kimin için babasını çiğniyor? Daha dünkü yetmenin, eli iş tutmayan serserinin tekini tercih ediyor babasına!”
Selim sessiz kalırken, Zeliha Hanım; titreyen dizleriyle salona doğru ilerledi ve eğilerek yerdeki tespih tanelerini toplamaya çalıştı. Artık odada yankılanan tek ses, Zeliha Hanım’ın ellerinin titremesiyle kehribarların birbirine çarpıp çıkardığı o ince bir sesti.
“Muhittin, yapma böyle. Ateşe körükle gidiyorsun. Genç kız bu, kanı kaynıyor, gönlü kaymıştır. Sertlikle değil, güzellikle çözelim. Karşısına geçip bağırdıkça o inadına o tarafa kaçacak.” dedi ayağa kalkarak ve gözyaşları yerdeki parkeye damlayarak.
“Güzellikle mi?” dedi Muhittin Bey; karşısındaki karısına bakıp ardından acı, hırçın bir kahkaha attı.
Bu kahkaha, içinde hayal kırıklığı ve yılların yorgunluğunu taşıyan bir feryat gibiydi.
“Ben ona hayatımı vermişim, saçının teli yere düşse dünyayı yakmışım, o ise gelmiş bana ‘taş kalpli’ diyor!” dedi ardından derin derin nefes alıp vermeye devam etti. “Zeliha, o çocuk bu kızı mahvedecek. Ben o çocuğun ciğerini biliyorum, ciğerini! Sokağın köşesinde kimlerin peşinden gittiğini, akşam kimin masasına oturduğunu biliyorum. Kumar masalarında meze olan adamdan koca olmaz, evlatlarına baba hiç olmaz! Nazlı şimdi kör, gözüne perde inmiş, dünyayı toz pembe sanıyor. Ama o çocuk onu ilk fırtınada denizin ortasında bırakıp, elindeki sandala tek başına binecek; Nazlı dalgaların arasında boğulurken arkasına bile bakmayacak, göreceksiniz!”
Muhittin Bey konuşmaya devam ederken, o sırada da üst kattan Nazlı’nın hıçkırıkları evde bir ağıt gibi dökülüyordu. Yüzünü yastığına gömmüş, içinden “Beni anlamıyorlar.” diyordu. “Serdar farklı, o beni seviyor, o bana değer veriyor. Beni evdeki bu boğucu havadan çekip alacak olan o.”
Oysa babası Muhittin’in gördüğü ve Nazlı’nın henüz tatmadığı, acımasız gerçeklerdi bunlar. Muhittin Bey, kızının o hayalindeki beyaz atlı prensin aslında bir sırtlan olduğunu biliyordu fakat Nazlı bunu henüz anlayamıyordu.
Babasının bu hâlini gören Selim, mutfaktan bir bardak su getirip babasına uzattı. Ve suyu verirken babasının gözlerindeki o derin uçurumu ilk kez bu kadar yakından gördü.
“Baba, otur biraz. Soluklan kurban olayım, bak rengin falan kalmadı. Ben yarın Serdar’la bir konuşur öğrenirim niyetini. Eğer bir yanlışı varsa bir daha gölgesi bile düşmez Nazlı’ya, sen merak etme.”
Muhittin Bey uzatılan bardağı elinin tersiyle öyle bir itti ki, Selim bir an tutamadı ve elindeki bardak düşerek, içindeki su yerdeki kehribar tespih tanelerinin üzerine döküldü.
“Konuşacak bir şey yok Selim! Konuşma vakti geldi de geçti bile. Ben bu kızı el bebek gül bebek büyüttüm. Elini soğuk sudan sıcak suya sokmadım, kimseye muhtaç etmedim. Şimdi nasıl olacak? O eli iş tutmaz herif Nazlı’yı hangi rızıkla doyuracak? Daha kendi karnını bile zor doyuran biri o.”
Zeliha Hanım topladığı tespih tanelerinden birkaçını avucuna sımsıkı bastırdı ve taneler avucuna battıkça acısı kalbine yürüdü. Kızgınlıkla konuşmaya başladı:
“Gönül ferman dinlemiyor işte Muhittin, aşk bu, mantık dinlemez. Anlamıyor musun, kız aşık!”
“Gönül ferman dinlemiyorsa, akıl devreye girecek! Akıl girmezse de aile girecek!” diye bağırdı Muhittin Bey, boğazındaki damarlar öfkeyle belirginleşmiş, bir nabız gibi atıyordu. “Duyuyor musun Nazlı? Eğer o kapıdan benim rızam olmadan çıkarsan, geri döndüğünde artık bir baban olmaz! Ben bu yaştan sonra şerefimi, adımı insanların sofrasına meze etmem!”
Muhittin Bey son kelimesini söyleyerek konuşmasını bitirdiğinde, bu sözler yıllar sonra pişmanlığını yaşayacağı son sözlerdi. On dört yıl boyunca dedikleri kulağında yankılanacak ve kızını her özlediğinde yaptıklarına pişman olacaktı. Fakat bu durumu yaşayan tek kişi Muhittin Bey olmayacaktı, aynı durum Nazlı içinde geçerli olacaktı. Çünkü babasının bu geceki feryadı, on dört yıl boyunca Nazlı her düştüğünde ve her ağladığında kulaklarında çınlayacak, geriye ise iki pişman insan kalacaktı.

***

Nazlı’nın hıçkırıkları usulca dışarıdaki rüzgarın uğultusuna karışırken, az önce duyduğu o ağır kelimelerin her biri de; kalbine birer cam kırığı gibi saplanıyordu. Canı yandıkça daha da derine batıyor, her nefesinde ciğerini daha da fazla kanatıyordu. Üstelik babasının gözlerindeki o katı, geri adım atmaz ifade ile Selim’in yüzündeki “Seni korumaya çalışıyorum ama sen celladına aşıksın” der gibi yargılayıcı bakış üzerine üzerine geliyordu.
Sanki tüm dünya ona karşı birleşmiş, onu Serdar’dan koparmaya ant içmiş gibiydi. Odada daraldığını hissederek, yanağındaki kurumuş gözyaşının izini umursamadan pencerenin kenarına çöktü ve alnını buz gibi cama yasladı. Fakat camın soğukluğu, içindeki o yakan öfkeyi biraz bile dindirmeye yetmiyor ve daralmışlık hissinin geçmesini sağlayamıyordu.
Bakışlarını dışarıda gezdirirken aşağıda, sokağın loşluğunda bir gölge hareket etti. Ve anında o gölgenin aslında Serdar olduğunu anladı. Her zamanki gibi umursamaz bir edayla duvara yaslanmış, sigarasından derin ve iştahlı bir nefes çekiyordu.
Nazlı onu görünce, babasının “İlk fırtınada seni denizin ortasında bırakacak” deyişini hatırladı ama o an bunu umursamayarak bakışlarını ondan gezdirmeye devam etti. Çünkü Serdar’ın duruşu ve onun kollarına sığınma isteği, o an Nazlı için her şeyden daha davetkardı. Hızla gözlerini hırkasının koluna sildi. Ve evdeki her tıkırtıya, her nefes sesine kulak kesilerek; yüreği ağzında, parmak uçlarında ilerleyip pencerenin mandalını sessizce araladı. Ardından rüzgar saçlarını kamçı gibi yüzüne vururken, ilk önce duvarın dibindeki ağaca sonra da aşağıya doğru yavaşça süzüldü. O sırada kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine, sanki dışarıdaki herkes duyacakmış kadar yüksek bir ritimle atıyordu.
Hızlı adımlarla ilerledi ve bahçe kapısını ses çıkarmadan açıp sokağın kuytusundaki yaşlı çınarın altına doğru koştu. Nihayet istediği yere ulaştığında hem adrenalinden hem de koşmaktan nefes nefeseydi.
Serdar, onu görür görmez dudaklarının ucundaki sigarasını yere atıp üzerine bastı ve ellerini ceplerine sokarak rahat adımlarla Nazlı’ya doğru ilerledi. Karanlıkta parlayan gözlerinde o her zamanki muzip, biraz da her şeyi bildiğini iddia eden o mağrur gülümseme vardı.
“Hoş geldin aşkım.” dedi, sesi rüzgarın içine karışırken her zamanki gibi biraz alaycı, biraz da Nazlı’yı avucunun içine alan o tondaydı. “Yoksa yine babanla mı kapıştın? Sesler sokağın başına kadar geliyordu, mahalleli bedava tiyatro izledi sayenizde.”
Serdar kendi sözlerine gülmeye devam ederken, Nazlı aynı durumda değildi. Gözleri anında dolmuş ve boğazı düşündükleriyle düğümlenmişti.
“Evet, ama bu sefer başkaydı Serdar. Bu sefer sadece kızmadı, beni silmekten de bahsetti. Gözlerinde hiç görmediğim bir kızgınlık vardı.” dedi hızla cümlelerini sıralarken, ardından da çaresizlikle devam etti: “Serdar, biz ne yapacağız? Babam bizim evlenmemize asla izin vermeyecek, ağabeyim de onun yanında duruyor. Annem de aramızda kaldı, bir babamı sakinleştirmeye çalışıyor bir beni.”
Serdar; Nazlı’nın buz kesmiş, zangır zangır titreyen ellerini tuttu. Ve o an avuçlarının sıcaklığı, Nazlı için bir cennet vaadi gibi geldi.
“Ah be aşkım, babanın rızasıyla bu işin olmayacağını hâlâ anlayamadın mı zaten?” dedi, sesi biraz daha ciddileşerek. “Bak bize. Gizli saklı, sürekli kaçak göçek mi görüşeceğiz biz?”
Nazlı, Serdar’ın lakayt tavrına rağmen gözlerinin içindeki o karanlık ama çekici ateşi görüyordu. Fakat o ateşe düşmekten korkmuyor, aksine o ateşte yanıp küle dönerek yeniden doğmak istiyordu.
“Ne demek istiyorsun? Ne yapacağız o zaman? Başka bir yolumuz mu var ki?”
Serdar derin bir nefes aldı ardından da Nazlı’nın titreyen bedenini kendine doğru çekti ve sıkıca sarıldı. Sonra da dudaklarını kulağına doğru yaklaştırdı ve onu etkisi altına alacak bir sesle fısıldamaya, aklındaki planı devreye sokmaya başladı:
“Baban hiçbir zaman ilişkimize onay vermeyecek Nazlı, bunu o kalın kafana sok artık. Sen o evde kaldığın her an bir korku, bir bitmek bilmeyen endişe yaşayacaksın.” dedi ve ses tonunu biraz daha düşürdü. “Ben böyle bir hayat, böyle ihtimaller üzerine kurulu bir ilişki istemiyorum. Sen de kendine bunu layık görme. Bizim için tek bir yol var, o da geri dönmemek üzere gitmek.”
Cümlesini bitirdiği gibi Nazlı’dan ayrıldı ve ıslak yüzünü elleri arasına aldı. Gözlerinde, Muhittin Bey’in “güvenilmez, yarını olmayan serseri” dediği o belirsiz, fırtınalı ama Nazlı için kurtarıcı olan o derin bakış vardı.
“Gidelim Nazlı.” diye fısıldadı Serdar, sesi büyülü bir masal gibi Nazlı’nın zihnine sızıyordu. “Yarın gece tam bu saatte, neyin varsa al ve çık o evden. Ben arabayı ayarlayacağım. Herkesten ve her şeyden kaçalım. Kendi hayatımız, anahtarı sadece bizde olan bir evimiz olsun. Kimse bize kimi seveceğimizi, kiminle konuşacağımızı söyleyemesin.”
Nazlı bir an duraksadı ve ilk önce küçük Mustafa’nın o koca gözlerindeki korkuyu, sonra ağabeyinin onu anlayan ama sustuğu o ağır bakışlarını ve annesi Zeliha Hanım’ın usulca sildiği sessiz gözyaşlarını düşündü. O evi terk etmek, o gözyaşlarının üzerine basıp geçmek demekti.
Kararsızlıkla bir süre kalırken, babasının “geri döndüğünde artık bir baban olmaz” deyişi sanki beynine kızgın bir demirle kazınmış bir mühür gibi kulaklarında çınladı. Babası onu zaten çoktan silmişti, babası o kapıyı çoktan duvara çevirmişti. Geriye dönecek, başını yaslayacak bir yerinin kalmadığına o saniyede inandı Nazlı.
Ardından Serdar’ın gözlerinin içine baktı; Serdar’ın sunduğu o tehlikeli özgürlük arzusu, Nazlı’nın içindeki onur kırıklığını ve isyan ateşini iyice körüklüyordu.
“Tamam.” dedi, sesi bu kez rüzgarı bile bastıracak kadar kararlı ve buz gibi bir soğuklukla çıkmıştı. “Gidelim Serdar. Yarın gece bu saatte beni bekle. Bizim için geleceğim.”
Serdar’ın yüzündeki o muzip gülümseme, bir zafer nidası gibi genişledi ve Nazlı’yı göğsüne çekip sımsıkı, sanki bir ganimete sarılır gibi sarıldı.
“İşte bu! Benim yürekli sevgilim! Göreceksin aşkım, her şey çok güzel olacak. Babanın o ‘serseri’ dediği Serdar seni bir ömür el üstünde tutacak, sana kraliçeler gibi bakacak.”Sesi her zamanki gibi güven verici, her zamanki gibi vaat doluydu. En azından Nazlı o an öyle olduğunu varsayıyor ve bu sözlerin arkasındaki o dipsiz boşluğu, Serdar’ın tutamayacağı sözlerin ağırlığını yok sayıyordu. Fakat kendi felaketine doğru ilk adımını attığından ve babasının en büyük korkusunu gerçeğe dönüştürmek üzere olduğundan oldukça habersizdi.

***

Mahallenin üstüne çöken o nemli karanlık; sokak lambalarının cılız ve titrek ışığıyla yırtılırken havada rutubet, yanık odun kokusu ve yaklaşan bir felaketin o tarifsiz ağırlığı vardı. Sokaktaki her çatıda bir hüzün bulutu asılı gibiydi.
O sırada Erdem ve Gökhan da; Nazlıların evinin biraz ilerisindeki alçak, yosun tutmuş duvarın üzerine tünemiş oturuyorlardı. Erdem, cebinden çıkardığı buruşmuş çekirdek paketini hışırtıyla açtı ve Gökhan’a doğru uzattı. Fakat Gökhan’ın eli gitmedi ve başını bile çevirmeden iki yana sallayarak onu reddetti. Bakışları tek bir noktadaydı, Nazlı’nın kapalı olan ve perdeleri dahi kıpırdamayan o karanlık penceresindeydi.
“Hayırdır Gökhan? Yine daldın gittin uzaklara.” dedi Erdem, bir çekirdek çıtlatıp kabuğunu uzağa, sokağın ortasındaki karanlık boşluğa fırlatarak.
Gökhan Erdem’in sorusu karşısında derin bir iç çekti. Ardından omuzlarını hafifçe silkti. Göğüs kafesi, içine sığmayan bir kuşun çırpınışı gibi düzensizce inip kalkıyordu.
“Yine Muhittin amcaların seslerini duydum bugün. Fena kavga ediyorlardı. Sesler ta bizim eve kadar geldi, benim de aklım Nazlı’da kaldı işte.” dedi ve yüzüne hüzünlü bir gülümseme yerleştirdi. “Eskiden olsa canı yandığında bahçedeki dut ağacının altına gelir, benimle dertleşirdi. Ağladığında gözyaşını silebileceğim kadar yakındı bana. Şimdi ise dert yanmak için bile yanıma gelmez oldu. Büyüdükçe aramıza görünmez, aşılmaz duvarlar örüyor sanki. Bir an elimi uzatıyorum, buz gibi bir taşa çarpıyorum.”
Erdem; Gökhan’ın bu kabullenmiş, mahzun tavrına sinirlenerek paketi duvara sertçe bıraktı. Ve çıkan o tokat gibi ses, sessiz sokakta yankılandı. Bir kediyi yerinden sıçrattı.
“Uzaklaşır tabii be Gökhan! Sen böyle duvar köşelerinde, köşebaşı lambası misali mahzun mahzun dikilirsen kız seni değil, sokağın başındaki gölgeyi bile senden daha yakın görür.” dedi ardından da gözlerini kapatarak bir süre sakinleşmeye çalıştı. “Bak, Muhittin Amca’yı bilirim. Serttir, kaya gibidir, öfkesi adamı yakıp kül eder ama kızını canından çok sever. Nazlı ise... O artık senin dizinde yarasını sardığın, ağladığında şekerlerle kandırdığın, peşinden koşan o küçük çocuk değil Gökhan. Nazlı bir kadın oldu! Ve sen hâlâ onu çocukluk hatıralarının tozlu raflarında saklıyorsun. Farkındasın değil mi?”
Gökhan yutkunmaya çalışırken boğazındaki o acı yumru, sanki dikenli bir tel gibi her santiminde canını yakarak aşağı indi. Ardından hızla ve gerginlikle gözlerini kaçırdı.
“Farkındayım herhalde.” dedi sesi, bir mum alevi gibi titreyip kısılarak. “Ama ne fark eder Erdem? Ben hâlâ aynı Gökhan’ım. Kapısından her geçtiğinde kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi olan, yüzüne bakmaya, bakıp da ruhunu incitmeye kıyamayan o çocukluk arkadaşıyım. Değişemiyorum ben. Benim içimdeki çocuk hâlâ Nazlı’nın elini tutmak için can atıyor ama dışımdaki adam onun karşısında sanki bir yabancıymış gibi lal oluyor, dili damağına yapışıyor.”
“Çok şey fark eder! Hem de çok şey!” dedi Erdem ardından Gökhan’ın omzuna öyle sert bir şekilde vurduki, Gökhan olduğu yerde sendeledi.
“Nazlı büyüdü, çiçek açtı oğlum. Mesele sadece güzellik de değil. Kız bir arayışa girdi; ruhu daralıyor o evin içinde. Muhittin amcanın baskısı, Selim ağabeyin bitmek bilmeyen korumacılığı derken kız bir nefes, bir kaçış yolu arıyor. Sen ona sadece o tozlu çocukluk masallarını vaat ediyorsun. O Serdar denen herifin etrafında dolanmasının sebebi de bu zaten. Serdar ona yalan da olsa bir ‘özgürlük’ şarkısı mırıldanıyor, kanat çırpmayı vaat ediyor. Sen ise yanında cümle bile kuramıyorsun!”
“Serdar mı?” dedi Gökhan, ismi telaffuz ederken bile dudakları titredi ve çatallaştı.
Ardından kalbine bir bıçak saplanmış da yavaşça döndürülüyormuş gibi hissetti. Kıskançlık bir kor gibi damarlarında gezindi.
“Annem geçenlerde komşularla konuşurken duymuştum ama inanmak istememiştim, kulağımı tıkamıştım. Doğru muymuş gerçekten? O adamla mı görüşüyormuş?”
“Bırak şimdi söylenenleri!” diye çıkıştı Erdem. “Bütün mahalle biliyor, bir sen devekuşu gibi kafanı gömmüşsün kumun altına! Bak oğlum, bu kız yarın öbür gün o serserinin peşine takılıp da kaybolursa, sen bu duvarda daha çok çekirdek çıtlatırsın. Ama o zaman tadı böyle güzel olmaz; zehir olur, zıkkım olur. Her yutkunduğunda keşkelerin boğazını kanatır, neden söylemedimlerin seni her gece uykunda bir karabasan gibi boğar. O zaman o pencereye bakacak yüzün de kalmaz.”
Gökhan hızla başını iki yana salladı, elleri dizlerinin üzerinde kontrolsüzce titremeye başlamıştı.
“Ben ne yapabilirim ki Erdem? Ben Serdar gibi ağzı laf yapan biri değilim ki. Ben Nazlı’ya kalbimi avucuma alıp göstersem ama o bana ‘sen benim en yakın arkadaşımsın, ağabeyim gibisin’ derse ben ne yaparım? O dostluğu, o tertemiz geçmişimizi de gider kendi ellerimle çöpe atarım. Hadi bunları geçtim ya yüzüme bakmazsa bir daha? Ya ailelerimiz birbirine girerse? Muhittin amcanın yüzüne nasıl bakarım ben?”
Erdem hırsla Gökhan’ın yakasına yapıştı ve onu kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe kapandığında, Erdem’in gözlerindeki sadakat ve öfke harmanlanmış bir hâlde Gökhan’ı yakacak kadar yakındı.
“Kaybedecek bir dostluğun mu kaldı sanıyorsun Gökhan? Göz göre göre bir kuş gibi uçup gidiyor kız! Kendin diyorsun senden uzaklaştığını. Şu hâline bak; bitmişsin sen, külün bile kalmamış! İçin yanıyor, buraya kadar kokusu geliyor dumanının. Nazlı büyüdü diyorum sana! O artık bir ‘ağabey’ gölgesi veya bir ‘sırdaş’ tesellisi istemiyor. O; yuva kuracağı, yaslanacağı, çocuklarının babası olacak o mert adamı bekliyor. Eğer o adam sen olmazsan da o Serdar denen beş para etmez herif olacak. Sence hanginiz Nazlı’yı daha çok hak ediyor? Onun saçının tek bir teline zarar gelse dünyayı cehenneme çevirecek olan sen mi, yoksa onu bir aksesuar gibi koluna takıp sonra bir kenarda harcayacak o herif mi?”
Gökhan duyduklarıyla gözlerini kaçırdı ve sokağın karanlık ucuna baktı. Gözlerinde yaşlar birikmişti ama akmalarına izin vermiyordu.
“Ben... Ben onun tek bir gülüşü için canımı veririm Erdem. Ama ona ‘seni seviyorum’ demek, canımı vermekten bin kat daha zor, bin kat daha korkunç geliyor. Sanki kelimeleri söylersem büyüsü bozulacak, avucumun içindeki o son kum tanesi de insafsız bir rüzgarda uçup gidecek gibi hissediyorum. Korkuyorum Erdem, onu tamamen kaybetmekten çok korkuyorum.”
Erdem, Gökhan’ı sarsarak bıraktı ve sesini biraz düşürerek konuşmaya devam etti. Fakat sesi yumuşasa da içindeki o dostane sitem hâlâ dipdiriydi. Yıllarca içindeki sevda ateşiyle yaşamış ve hep bir bahane bulmuştu dostu açılmamak için. Başlarda Nazlı yeni yeni toparlanıyordu, sonra duygularından emin olması gerektiğini söylemişti Gökhan, en sonda ise Nazlı’nın reşit olmasını beklemek istemişti. Ve artık ikisi de büyümüş, Gökhan yirmi bir Nazlı ise on sekiz yaşına gelmişti. Böylece başka bir bahanesi de kalmamıştı Gökhan’ın.
“Bak Gökhan, hatırla. Ben Bahar’a nasıl açıldım? Sen olmasan, senin o günkü omuz verişin ve baskıların olmasa ben Bahar’ı bugün nişanlım diye yanımda tutabilir miydim? Hayır. Sen bana o yolu açtın, benim titreyen dizlerime derman, kekeleyen dilime güç oldun be kardeşim! Biz bugün Bahar’la bir gelecek düşlüyorsak, senin o günkü yürekliliğin sayesinde. Sen başkaları için aslan kesiliyorsun da, mesele kendi mutluluğuna gelince neden böyle kuzu gibi boyun eğiyorsun? Kendi mutluluğuna neden bu kadar düşmansın be kardeşim? Kendine neden bunu reva görüyorsun?”
Gökhan; bir süre sessiz kaldı ve Erdem ile Bahar’ın mutluluğunu, o günkü yüzlerine yansıyan ışığı düşündü. O gün dostu için ne kadar kararlıysa, bugün kendi kalbinin enkazı altında bir o kadar darmadağın hissediyordu kendini.
“Sizin durumunuz farklıydı Erdem. Siz zaten birbirinize bakarken binlerce kelime konuşuyordunuz. Ama Nazlı bana bakarken çocukluğunu, oyun arkadaşını görüyor. Biliyorum.”
“Hayır!” diye gürledi Erdem birden. “Sen korkak mısın Gökhan? Muhittin amcadan mı korkuyorsun, yoksa Nazlı’nın hayır demesinden mi? Söyle ki bir çözüm bulalım. Bak, yarın güneş yine doğacak, hayat kaldığı yerden devam edecek. Ama yarın akşam her şey için çok geç olabilir anlasana! O Serdar denen herif yarın bir gün bu kızla evlenirse, sen ömür boyu ‘ama ben çok seviyordum’ diye kendi yasını tutarak yaşarsın. Git ve ona açıl. Bir kere olsun, sadece bir kere olsun hissettiklerinin arkasında bir adam gibi dur. De ki; ‘Nazlı, ben seni çocukluğumdan beri, kendimden bile çok seviyorum.’”
Gökhan, kafasını Erdem’e çevirip gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığı ve samimiyeti görünce, içindeki o yıllanmış korkunun yavaş yavaş dağıldığını hissetti. Ardından dişlerini birbirine kenetledi ve kararlılıkla yumruklarını sıktı. Sonra da bakışlarını tekrar Nazlı’nın penceresine çevirdi. Bu kez o pencereye bakarken sadece hüzün değil, hırs da vardı gözlerinde.
“Tamam.” dedi Gökhan, sesi bu kez tok ve keskin çıkıyordu. “Yarın... Yarın akşam ne pahasına olursa olsun karşısına çıkacağım. Ya hep ya hiç. Yarın Nazlı’ya kalbimi açacağım. Eğer istemezse de, en azından bir ömür bu pişmanlıkla yaşamayacağım.”
Erdem rahatlayarak gülümsedi. Ardından da bu kez gerçek bir dostun ferahlığıyla elini Gökhan’ın omzuna koydu ve hâlâ duvarın üstünde duran çekirdek paketini Gökhan’ın cebine sertçe soktu.
“Hah, şöyle işte! Yarın senin zafer günün olsun bakalım aslan kardeşim.” dedi ve yüzündeki gülümsemeyi silerek ciddileşti. “Ama sakın geç kalma Gökhan, sakın! Aşk beklemeyi sevmez, bekleyeni affetmez. Hele Nazlı gibi ruhu kafesteki kuş misali çırpınanlar, bir anlık özgürlük boşluğu buldu mu ardına bakmadan uçup giderler.”
Gökhan kararlılıkla onu onaylayıp eve dönmek için yola çıkarken, yarının hayatının en uzun ve en sancılı günü olacağından habersizdi. Kalbinde Nazlı’nın hayali, cebinde Erdem’in verdiği o sarsıcı cesaretin sıcaklığı vardı. Ama felek, onun için çoktan siyah mürekkebini hazırlamış ve hikayenin sonunu yazmaya başlamıştı.
Yarın akşam en güzel kelimeleriyle açılmayı planladığı kadını; aslında kendi elleriyle başka bir adama uğurlayacak ve kalbine on dört yıl sürecek o ağır, paslı prangayı takacaktı.