14 BAHAR kitap kapağı

41. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 40: Işık Koleji

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 40: Işık Koleji
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime · Okuduğun bölüm
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

İlahi bakış açısıyla...

Güneş; mahallenin dar sokaklarında usulca doğarken, mahalle sakinleri yavaş yavaş pencerelerini açıyor, esnaflarsa dükkanlarının önünü süpürüyordu. Fakat her şey ne kadar normal görünürse görünsün, Nazlı için hava kurumuş bir dal gibi her an kırılmaya müsaitti. Çünkü Serdar’ın her yerde gözü, kulağı olabilirdi ve o tetikte olmalıydı.

Nazlı; elinde boş bir pazar filesiyle kapıdan dışarı çıktığında omuzları çökmüş, bakışları ayakkabılarının ucuna sabitlenmiş ve içindeki yangını maskeleyen o yıkılmış kadın zırhını kuşanmıştı. Bir yandan yürüyor bir yandan da telefon kulağında, dışarıdan bakıldığında birine dert yanıyormuş gibi görünmeye çalışıyordu. Oysa hattın diğer ucunda, onunla beraber bu anın planını kuran Gökhan vardı.

"Evet, tahmin ettiğimiz gibi Serdar peşimde Gökhan." diye fısıldadı bir süre sonra Nazlı.

Sesi rüzgarda kaybolacak kadar kısıktı fakat öfkesi, bu kısıklıktan bile anlaşılacak kadar yüksekti.

"Bana fark ettirmemeye çalışsa da birkaç metre geriden takip ediyor beni."

Telefonun diğer ucunda konuşan Gökhan’ın sesi boğuk, ama güven veren bir tınıdaydı.

"Sakin ol Nazlı. Sakın arkanı dönüp, onu gördüğünü belli etme. Ben hemen geliyorum, birazdan orada olacağım. Sen sadece dediklerimi hatırla ve dediğim gibi sakin ol."

Nazlı yutkundu ve elindeki pazar filesini daha da sıkı tutmaya başladı.

"Peki, ama lütfen çabuk ol. Çünkü ben Serdar'ı parçalamamak için kendimi zor tutuyorum." dedi, ardından telefonu kapattı ve normal bir şekilde yürümeye devam etti.

Tam o sırada sokağın girişinde Gökhan’ın arabası belirdi ve lastikleri asfaltta keskin bir ses çıkararak tam Nazlı'nın önünde durdu. Ardından Gökhan, kapıyı adeta bir öfke patlamasıyla çarparak indi. Üstü başı dağınık, gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüş haldeydi. Tam bir "terk edilmiş ve gururu kırılmış adam" imajı çiziyordu.

Sokağın bir köşesine yaslanarak onları izleyen Serdar ise, gözlerini bir an olsun bu ikiliden ayırmıyor ve yüzündeki iğrenç gülümsemeyle onları izliyordu.

"Nazlı!" diye bağırdı Gökhan.

Sesi sokaktaki pencerelerin titremesine yetti.

"Bir dakika dur da konuşalım. Kaçma artık benden!"

Fakat Nazlı, sanki arkasından bir canavar kovalıyormuş gibi adımlarını daha da hızlandırdı.

"Sana konuşacak bir şeyimiz kalmadı dedim Gökhan! Git buradan, yüzünü bile görmek istemiyorum senin!"

Gökhan, birkaç büyük adımla Nazlı’nın önüne geçti ve yolunu kesti. Göğsü hızla inip kalkıyordu ama bu nefes darlığı sadece girdiği rolden değil, Serdar’ın onları izlediğini bilmenin verdiği o amansız gerilimdendi de.

"Bana bak." dedi Gökhan, Nazlı’nın koluna uzanır gibi yaptı ama elini son anda geri çekti.

Sesi öyle yaralı geliyordu ki, sokaktaki herhangi biri onun sahiden kalbi kırık bir adam olduğuna yemin edebilirdi.

"Bu kadar mı benden nefret ediyorsun benden? Yaşadığımız onca şeye, onca ana rağmen hiç mi hatırım yok sende? Bir anda ayrılalım dedin ne olduğunu bile anlamadım. Daha fazla açıklama hak etmiyor muyum sence de?"

Nazlı, sesini Serdar'ın da duyabileceği bir tona yükseltti.

"Açıklama mı istiyorsun? İşte açıklama: Seni sevmiyorum Gökhan! Artık beni rahat bırak!"

Gökhan geriye doğru bir adım atarak sarsıldı. Ardından inanamıyormuşçasına başını iki yana sallamaya başladı. Gözlerindeki hayal kırıklığı öyle gerçekçiydi ki Nazlı’nın içi bir an olsun rolde olsa cız etti.

"Demek öyle. Demek beni biraz bile sevmedin." dedi sesini biraz düşürerek ama hala Serdar'ın duyabileceği bir tonda.

"Evet, öyle. Bana karşı olan ilgin başlarda hoşuma gitti ama artık seni görmek bile istemiyorum."

"Tamam Nazlı! Madem öyle, madem beni görmeye bu kadar tahammülün yok. Ben de giderim!"

"Git!" diye bağırdı Nazlı, elleri titreyerek.

"Nereye gidersen git, yeter ki bir daha benim karşıma çıkma!"

Gökhan arabasına doğru döndü, kapıyı açmadan önce son kez bağırdı:

"Gidiyorum! Bir süre buralarda olmayacağım. Ama bil ki geri döneceğim Nazlı ve bu sefer seni gerçekten unutmuş olacağım!"

Ardından arabaya bindi, motoru hırsla çalıştırdı ve lastiklerden dumanlar çıkararak sokağın sonuna doğru uzaklaştı. Nazlı ise sanki dizlerinde derman kalmamış gibi yolun ortasında öylece durdu. Elindeki fileyi tutmayı bıraktı, hıçkırıklarını bastırarak evine doğru koşmaya başladı ve kapıdan içeri girdiği an, arkasındaki ahşap kanadı hızla kapattı. O sırada Sevda hemen yanına koştu. Nazlı başını kaldırıp yengesine baktı. Gözlerindeki yaşlar hala akıyordu ama dudaklarında, zafer kazanmış bir insanın tebessümü vardı.

"İnandı yenge." dedi Nazlı nefes nefese.

"Serdar artık Gökhan’ın buralardan gittiğini düşünüyor."

Ardından yavaşça ayağa kalktı ve yüzündeki tebessüm büyüyerek konuşmaya devam etti:

"Yarın planın ikinci aşamasına geçeceğiz. Sıra sende yenge."

"Merak etme canım. Yarın da her şey istediğimiz gibi gidecek." dedi Sevda ve Nazlı’nın titreyen ellerini avuçlarının içine alıp onu mutfaktaki masaya doğru yönlendirdi.

Dışarıda Serdar’ın zafer sarhoşluğuyla sokaktan uzaklaştığını ve her şeyin planladıkları gibi tıkır tıkır işlediğini biliyorlardı ama bu gerginlik ikisinin de omuzlarına binmişti bir kere ve başarıyla sonuçlanmadan da inmeyecekti.

***

Ertesi gün, güneş tepedeyken Nazlı ve Sevda evin önündeki küçük bahçeye çıktılar. Nazlı; üzerine geçirdiği soluk hırkası ve bitkin bakışlarıyla tam da dünyası başına yıkılmış, yas tutan bir kadın gibi görünüyordu. O bu halde bahçedeki kurumuş yaprakları amaçsızca süpürürken, Sevda kapı eşiğine yaslanarak bir süre onu izledi. Mahalleli hala dün yaşanan o büyük kavganın dedikodusunu pencerelerden birbirine fısıldarken, Sevda sesini yoldakilerin de duyabileceği kadar net ve ikna edici bir tonla yükseltti.

"Nazlı, canım bırak artık şu süpürgeyi." dedi Sevda ve sesine derin bir şefkat katarak yanına yaklaştı.

"Bak iki gündür boğazından tek lokma geçmedi. Gözlerinin altı çöktü, eridin bittin resmen."

Nazlı, elindeki süpürgeye daha sıkı sarılarak başını iki yana salladı.

"İstemiyorum yenge, canım hiçbir şey istemiyor. Bırak beni kendi halime, ben böyle daha iyiyim."

Fakat Sevda, Nazlı’nın dediklerini umursamadan koluna girdi ve onu durdurdu.

"Olmaz öyle şey. Bak, bu gece Eskişehir’e halamın yanına gideceğim. Kadıncağız kaç zamandır çağırıyordu ama bir türlü fırsat bulamıyordum. Diyorum ki sen de gel benimle. Beraber gidelim yanına. Hem sana da bir hava değişimi olur, biraz kafa dağıtırsın."

Nazlı, sanki bu teklifi hiç beklemiyormuş gibi şaşkınlıkla yengesine baktı. Bakışlarında sahte bir tereddüt, sesinde ise yorgun bir itiraz vardı.

"Eskişehir mi? Yok yenge, ne işim var benim orada? Hem Aybüke'yi bırakıp nasıl geleyim? Annemle babamama ne diyeceğim, hiç gidesim yok inan ki."

"Ayol annenlerle ben konuştum bile!" dedi Sevda, elini havada sallayarak.

"Onlar da diyor 'Gitsin, en azından yüzü güler biraz.' diye. Bak Nazlı, itiraz istemiyorum. Zaten bir iki gün kalıp döneceğiz. Hem Gökhan da gitti, buralarda durup her köşede onu hatırlayacağına, gitmek sana en iyi ilaç olacak. Hadi, kırma yengeni."

Nazlı, bir süre yere bakıp düşündü. Ardından dudaklarını büzerek sanki kararsız kalmış gibi davranmaya devam etti.

"Bilmiyorum ki yenge çok kararsız kaldım şimdi."

"Aman be Nazlı!" diye tersledi Sevda, çevredeki kulakların duyduğundan emin olarak.

"Kız kıza akraba ziyaretine gidiyoruz kötü bir yere değil ki. Hadi sen dinle yengeni de hemencecik topla üç beş parça eşyanı. Gece ilk otobüsle yola çıkıyoruz."

Nazlı, derin bir iç çekerek pes etmiş gibi omuzlarını düşürdü.

"Tamam. Tamam yenge, senin dediğin gibi olsun. Belki de haklısındır, biraz kafa dinleyemeye ihtiyacım vardır."

Nazlı bu sözleri söylerken gözü hala sokağın sonundaki boşluktaydı. Çevredeki meraklı gözlerin, pencerelerden sarkan komşuların bakışlarını üzerinde hissediyordu. Ama rolünü sonuna kadar götürmeliydi. Omuzlarını biraz daha düşürdü, yüzüne o ağır kederi yerleştirdi ve yengesiyle birlikte sanki ayaklarında prangalar varmış gibi eve doğru ağır adımlarla ilerledi.
Ve evin eşiğinden içeri adım atıp o ağır ahşap kapıyı kapattığı an sırtını tükenmişlikle kapıya yasladı.

Dışarıdaki o gürültülü tiyatro bitmiş, yerini evin içindeki o boğucu ve gerçek sessizliğe bırakmıştı. Birkaç saniye öylece durup nefes almaya çalıştı. Eli kalbinin üzerinde, aklı hala dündeydi. Gökhan’a bağırdığı o ağır sözler her ne kadar rol olsa da, sanki zehirli birer ok gibi kendi göğsüne saplanmıştı.

"İyi misin canım?" diye fısıldadı Sevda elini Nazlı'nın omzuna koyarak.

"İyiyim yenge. İyiyim merak etme." dedi Nazlı, sesi çatallanarak.

Ardından yavaş adımlarla üst kata, odasına doğru yöneldi. Merdivenleri çıkarken her basamakta içindeki o büyük ikilem biraz daha ağırlaşıyordu ama o an bunu umursamamayı seçti ve hızla odasının kapısını araladı. İçeri girdiğinde Aybüke’yi yatağın üzerinde bağdaş kurmuş, hiçbir şeyden habersiz oyuncaklarıyla oynarken buldu. Ve o an boğazında koca bir düğüm oluştu. Nazlı; bir evladını, Aytaç’ını bulmak için çıktığı bu yolda diğer evladını, Aybüke’yi bir süreliğine geride bırakmak zorundaydı. Ve bu mecburiyet, yüreğini ikiye bölüyordu. Yaşadığı bu karmaşık duygularla kızının yanına gidip yatağın kenarına ilişti ve yumuşacık saçlarını okşamaya başladı.

"Prensesim." dedi Nazlı, sesini neşeli tutmaya çalışarak.

"Sana bir şey söylemem lazım. Ben yengenle beraber birazcık uzağa gideceğim. Ama çok çabuk döneceğim, tamam mı?"

Aybüke elindeki bebeği bırakıp kocaman gözlerini annesine dikti.

"Eskişehir'e mi anne? Yengem öyle söylüyordu mutfakta."

"Evet birtanem. Ama benim senden bir isteğim var. Ben yokken anneanneni ve dedeni hiç üzme, olur mu? Akşamları ilaçlarını içmeyi de unutma ve sakın onlara bu konuda zorluk çıkarma. Çünkü sen artık koca kız oldun, ilaçlarını kolaylıkla içebilirsin."

Aybüke kabullenmişlikle başını aşağı yukarı salladıktan sonra başını hüzünle öne eğdi ve parmaklarıyla oynamaya başladı.

"Anne, sana bir şey sorabilir miyim?" dedi fısıltıyla.

"Tabii ki bir tanem. Sor bakalım ne soracaksan." dedi saçlarını okşamaya devam ederken.

"Gökhan abiyle gerçekten ayrıldınız mı? Bir daha gelmeyecek mi bize?"

Kızına gerçeği söyleyememek, onun minik yüreğini bu yalanla burkmak canını yakıyordu Nazlı'nın. Ama içi ne kadar yanarsa yansın, oğlu için bunu yapmalıydı.

"Biz biraz... biraz ayrı kalmaya ve düşünmeye karar verdik canım. Ama sen sakın üzülme, her şey düzelecek. O yüzden sen şimdilik bana kocaman bir sarıl bakalım."

Aybüke annesinin dediğini yaparak hızla boynuna sarıldı ve kulağına "Seni çok seviyorum." diye fısıldadı. Belki bu bir veda sayılabilirdi ama aslında büyük bir kavuşmanın ilk adımıydı.

***

Akşam çöktüğünde, Nazlı ve Sevda ellerindeki küçük valizlerle evden çıktılar. Ardından kapının önünde onları bekleyen taksiye bindiler ve dikiz aynasından arkalarına baktılar. Serdar’ın siyah arabası, çoktan bir gölge gibi taksiyi takip etmeye başlamıştı bile. Nazlı’nın yaşadığı adrenalinle, destek almak istercesine yengesinin elini sıkıca tuttu. Ve nihayet aradan geçen yarım saatin ardından otogarın mahşer kalabalığına girdiler. Serdar arabadan inmemişti fakat bakışlarının hâlâ kendi üzerlerinde olduğunu biliyorlardı.

Otobüsün motoru gürültüyle çalışıp, muavin "Eskişehir yolcusu kalmasın!" diye bağırken, Nazlı ve Sevda hızla koltuklarına yerleştiler. Ardından tekrar camdan dışarı baktıklar ve Serdar’ın camını hafifçe indirip onlara baktığını gördüler. Yüzünde, bir kadının iradesini kırmış olmanın verdiği o kibirli ve iğrenç tatmin vardı.

Serdar'ın bu bakışları eşliğinde otobüs yavaşça hareket edip perondan ayrıldığında, Serdar’ın arabası da ters yöne doğru süzülüp onları takip etmeyi bıraktı ve gözden kayboldu.

Nazlı'dan...

Otobüs, otoyolun uğultusu içinde karanlığı yararak ilerlerken yorgunlukla başımı cama yasladım. Dışarıda akıp giden ağaçlar, tabelalar ve şehir ışıkları sanki geçmişimin birer parçası gibi geride kalıyordu. Kalbimse, her kilometrede Aytaç’a biraz daha yaklaştığımızı fısıldıyor ve dışarı çıkmak istercesine atıyordu.

"Nazlı, geldik." dedi yengem usulca omzuma dokunarak.

Ardından otobüs, geniş ve neon ışıklarla aydınlatılmış bir dinlenme tesisinin otoparkına yavaşça süzüldü. Ve kapılar açıldığında içeriye giren serin gece havası, yüzümdeki o sahte yorgunluğu silip süpürdü. Bizim için asıl yolculuk şimdi başlıyordu.

Valizlerimizi aldık ve otobüsten inen kalabalığın arasından sıyrılarak tesisin en kuytu yerine doğru yürüdük. Ve tam kararlaştırdığımız yerde, Gökhan'ın arabasını bulduk. Bizi gören Gökhan arabadan indiğinde, yüzündeki o gergin ama kararlı ifadeyi gördüm.

"Her şey yolunda mı?" dedi Gökhan, valizleri elimizden alıp hızla bagaja yerleştirirken.

"Yolunda." dedim, derin bir nefes alarak.

"Serdar otogara kadar bizi izledi ve otobüsün hareket ettiğini, perondan çıktığımızı kendi gözleriyle gördü. Şu anda muhtemelen zaferini kutluyordur."

Gökhan derin bir nefes vererek şoför koltuğuna geçerken biz de yerlerimizi aldık. Ardından araba motoru çalışırken içime tuhaf bir huzur yayıldı.

"Anlaşılan plan tıkır tıkır işliyor." dedi Gökhan, direksiyonu otoyola doğru kırarken.

"Öyle, öyle çok şükür." dedi yengem arkadan uzanıp elini koltuğun kenarına koyarak.

"Serdar'ın bizi otobüste sanması en önemli kısımdı, onu da hallettik. Allah izin verirse sabahın ilk ışıklarıyla da okulun önünde oluruz inşallah."

Gökhan, dikiz aynasından yengeme kısa bir bakış fırlatıp hafifçe gülümsedi.

"İnşallah abla, inşallah."

Sonra bakışlarını yoldan ayırmadan, sesini sadece benim duyabileceğim o şefkatli tona çekti.

"Sen de artık merak etme Nazlı. Sevda ablanın dediği gibi önemli olan kısmı hallettik. Artık biraz dinlenmeye çalış, yarın uzun bir gün olacak."

Araba gecenin karanlığında hızla yol alırken, Gökhan'da olan bakışlarımı dışarı çevirerek başımı cama yasladım.

***

Güneş, nihayet Eskişehir’in insanı iliklerine kadar titreten ayazıyla birlikte gri bulutların arasından yüzünü göstermeye başlamıştı. Ve şehrin üzerine çöken hafif sis, kolejin orman yolundaki heybetli siluetini daha da gizemli kılıyordu.

Gökhan arabayı okulun yaklaşık yüz metre uzağında, çam ağaçlarının yolu gölgelediği kuytu bir köşeye çekip kontağı kapattığında oluşan o ani sessizlik yavaşça içimde bir uğultuya dönüştü. Üçümüz de konuşmadan, ön camdan görünen o devasa demir kapıya kilitlenmiştik.

"Burası okul değil, bildiğin kale." diye mırıldandı Gökhan çaresizlikle.

Ardından bakışlarını kapıdaki güvenlik kulübesinden ayırmadan direksiyondaki ellerini gevşetti.

"Şu duvarlara, kameralara bak. Kuş uçurtmuyorlar Nazlı."

Bense şu an onu duymuyor, Selma’nın tarif ettiği o logoyu arıyordum. Ve işte oradaydı; yüksek beton sütunların üzerinde, çift başlı kartalın ortasında parlayan bir meşale. Logoyu gördüğüm an kalbim, göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. Aytaç belki de bu duvarların arkasındaydı ve dokuz yıl sonra ilk kez, aramızda sadece birkaç yüz metre ve demir parmaklıklar vardı.

"İçeri girmek gerçekten de imkansız gibi." dedim sesim titreyerek.

"Bizi kapıdan bile sokmazlar. Baksana, her gelen aracı durdurup kontrol ediyorlar."

Yengem arka koltuktan öne doğru uzandı ve elindeki telefonu sallayarak bize gösterdi.

"Merak etme Nazlı, buraya kadar geldik artık dönmek yok. Selma 'isterseniz yardımcı olabilirim' demişti. Şimdi onu arayalım eminim bir şeyler yapmaya çalışacaktır." dedi ve ardından titreyen parmaklarıyla bir kaç tuşa bastıktan sonra Selma’yı aradı.

Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı ve yengem durumu kısaca anlatmaya başladı. Ardından Selma, hiç vakit kaybetmeden arkadaşını arayacağını ve hemen bize geri döneceğini söyleyerek telefonu kapattı. Birkaç dakikalık o gergin ve sessiz bekleyişin ardından yengemin telefonu nihayet çalmaya başladığında, heyecanla aramayı açtı. Ve yaptığı kısa görüşmeden sonra yüzünde oluşan rahatlamış ifadeyle bize dönerek güzel haberi verdi.

"Tamamdır." dedi heyecanla.

"Selma, arkadaşı Melek Hoca ile konuşmuş. O da Selma'nın hatırına 'Gelsinler, ben ilgilenirim' demiş. Şimdi güvenliğe haber verecek ve bizi kapıda bizzat kendisi karşılayacakmış."

Gökhan derin bir nefes alıp arabayı tekrar çalıştırdı ve "Hadi bismillah." diyerek aracı yavaşça ana kapıya doğru sürdü. Fakat güvenlik kulübesine yaklaştığımızda üniformalı bir görevli el işaretiyle durmamızı sağladı.

"Randevunuz var mıydı, hangi öğrenci için gelmiştiniz?" dedi görevli, otoriter bir sesle.

"Biz Melek Hoca için gelmiştik." dedi Gökhan tereddütle.

Görevli aldığı cevapla telsizine sarılıp birkaç saniye konuştu ve şüpheci gözlerle bizi süzdü. Ardından birkaç saniye sonra telsizden cızırtılı bir onay sesi geldi ve demir kapılar, ağır bir gıcırtıyla iki yana açılmaya başladı.

"Geçin, Melek Hanım sizi idari binanın girişinde bekliyor." dedi görevli.

Araba açılan kapıdan içeri süzülürken gözlerim, geniş bahçedeki çocuklara takıldı. Her biri üzerindeki formayla oradan oraya koşuyor oyunlar oynuyordu.

Bu hayat dolu kalabalığın arasından geçip idari binanın önüne ulaştığımızda Gökhan arabayı yavaşça durdurdu ve hepimiz derin bir nefes alarak arabadan indik. O sırada da merdivenlerin başında, Melek Hoca olduğunu tahmin ettiğimiz oldukça genç ve güzel bir kadın belirdi. Ve bizi fark eder etmez yüzüne sıcak bir tebessüm yerleştirerek merdivenlerden aşağıya, bize doğru birkaç adım attı.

"Selma'nın bahsettiği misafirler siz olmalısınız." dedi Melek Hoca, nazik ve alçak bir sesle.

Yengem hemen öne çıkıp yüzüne minnettar bir ifade yerleştirerek cevap verdi:

"Evet hocam, biziz. Ben Sevda. Selma size bahsetmiştir muhtemelen."

Ardından eliyle bizi işaret ederek devam etti:

"Bu görümcem Nazlı, beyefendi de nişanlısı Gökhan. Bize kapılarınızı açtığınız için gerçekten çok teşekkür ederiz. Emin olun hayati bir mesele olmasa sizi böyle rahatsız etmezdik."

Gökhan ve ben, Melek Hoca'ya hafifçe baş selamı verdik. Ardından Melek Hoca’nın bakışları üzerimizde, özellikle de benim solgun yüzümde kısa bir an gezindi. Durumun ciddiyetini o an sezmiş gibiydi.

"Memnun oldum, hoş geldiniz." dedi ciddiyetle ve eliyle binanın girişini işaret etti.

"Buyurun, içeri geçelim. Selma çok önemli bir konu olduğunu söyledi ama pek detay vermedi. Sanırım durumu bizzat siz anlatmak istersiniz."

Ardından Gökhan, yengem ve ben; Melek Hoca’nın peşinden kokusu bile disiplin kokan koridorlara ilk adımımızı attık. Fakat Melek Hoca'nın odasına girip kapıyı ardımızdan kapattığımız an ben daha fazla dayanamadım ve dolu gözlerle ona bakmaya başladım.

Melek Hoca benim bu halimi gördüğü an yüzüne şaşkın bir ifade yerleşti. Muhtemelen dediği gibi Selma ona konudan bahsetmediği için kendisi basit bir konu olduğunu düşünüyordu ve bu yüzden de karşısında gözleri dolmuş bir şekilde ona bakan beni görünce şaşırıp kalmıştı.

"Lütfen buyurun oturun." dedi sandalyesini göstererek.

"Selma bana hiçbir şey anlatmadı, sadece benden size yardım etmemi rica etti; ancak şu anki halinizi görünce durumun sandığımdan çok daha ciddi olduğunu anlıyorum. Sizi bu kadar sarsan şey nedir, öğrenebilir miyim?"

Titreyen ellerimle telefonumu çıkardım ve günlerdir bakmaktan ezberlediğim o tek kareyi, Aytaç’ın fotoğrafını Melek Hoca’ya uzattım.

"Bu çocuk." dedim, sesim hıçkırıkla bölünerek.

"Sizin okulun formasını giyen bu çocuğun kim olduğunu öğrenmem lazım."

Gözlerimi Melek Hoca’nın yüzüne dikmiş, vereceği tepkiyi beklerken zamanın damarlarımda donduğunu hissettim. Kalbim o kadar hızlı ve düzensiz çarpıyordu ki, sanki her bir atışında göğüs kafesimi değil de ruhumu dövüyordu. O sırada oturduğum yerde hafifçe sarsıldığımı ve dizlerimin titremesine engel olamadığımı fark eden Gökhan, sakin olmamı ister gibi elini masanın altından dizime koydu. Ardından parmakları, sanki ben düşersem o da benimle birlikte o dipsiz karanlığa düşecekmiş gibi sımsıkı beni tutmaya başladı.

Oturduğumuz masanın diğer ucunda ise, aramızdaki bu sessiz ama fırtınalı yardımlaşmadan habersiz olan Melek Hoca telefonu elimden aldı ve ekranın ışığı yüzüne vururken merakla fotoğrafa eğildi. Ardından kaşlarını çattı ve gözlerini kısarak fotoğrafı parmaklarıyla iyice büyüttü.

"Bu çocuk." dedi Melek Hoca, sesi o kadar alçaktı ki neredeyse bir fısıltı gibi çıkmıştı.

"Tanıyor musunuz?" diye atıldım.

Sesim benden bağımsız bir şekilde hırçın ve muhtaç bir tonda çıkmıştı.

"Yalvarırım bir şey söyleyin. Bu çocuk sizin okulunuzda mı?"

Melek Hoca başını yavaşça kaldırdı. Bakışları o kadar katmanlı ve karışıktı ki, ilk başta ne hissettiğini çözmek imkansızdı. Gözlerindeki o derin sessizliğin içine sızan şaşkınlık, yerini yavaş yavaş hüzne ve sonra da anlamlandıramadığım bir tedirginliğe bıraktı. Sanki bildiği bir gerçekle, karşısında duran bu perişan halim arasında gidip geliyordu

"Evet." dedi anlamaz bir şekilde.

"Onu tanımamam imkansız. Bizim üçüncü sınıf öğrencimiz. Adı... Adı Çağan."

Çağan... Benim rüyalarımda oğlum diye sayıkladığım canın adı burada Çağan'dı demek. Bir isim, insanın canını bu kadar yakabilir miydi? Yakıyordu.

"Çağan mı?" diye fısıldadı Gökhan.

Sesindeki derin titremeyi o an kimse anlamasa da ben anladım.

"Evet, Çağan Sancaktar." diye devam etti Melek Hoca.

Ardından telefonu yavaşça masanın üzerine bıraktı ve gözlerini fotoğraftan çekmeden incelemeye devam etti.

"Okulumuzun en başarılı, en parlak öğrencilerinden biridir. Ama sizin onunla olan ilginizi ve neden bir öğrencinin fotoğrafıyla kapıma dayandığınızı anlayamadım açıkçası."

Hıçkırığım boğazımda bir yumru gibi takılı kaldı.

"O benim..." diyebildim sadece ve devamını getiremedim.

Yavaşça gözlerimin önü kararmaya, oda üzerime üzerime gelmeye başladı. Melek Hoca’nın dudaklarından dökülen "Çağan Sancaktar" ismi, beynimin içinde devasa bir çan gibi yankılanıyordu. Dokuz yıl. Dokuz koca yıl boyunca ben her gece "Aytaç" diye sayıklarken, benim oğluma başka bir isim vermişler ve başka bir hayatın içine hapsetmişlerdi. Göğsümün tam ortasına bir balyoz inmiş gibi hissettim. Ardından oda, benim için sanki oksijeni çekilmiş bir fanusa dönüştü.

"Nefes... Nefes alamıyorum." diye inledim.

Gökhan’ın "Nazlı, sakin ol!" dediğini, yengemin telaşla ayağa kalktığını hayal meyal duyuyordum ama sesler suyun altından geliyormuş gibi boğuk boğuktu. Zorlukla elimi boğazıma götürdüm. Hıçkırıklarım sanki boğazımda düğümlenmiş ve soluk borumu tıkamıştı. Masadan destek alarak kalkmaya çalıştım ama dizlerim bağımsızlığını ilan etmiş gibi titriyordu. Kendimi hızla pencereye doğru attım. Ardından pencerenin kolunu hırsla çevirip kanatları ardına kadar açtım. Fakat ciğerlerime dolan soğuk hava bile içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Ellerimi pencerenin pervazına dayayıp başımı dışarı uzattım ve derin derin nefes alıp vermeye çalıştım.

Tam o sırada okulun ana giriş kapısından siyah, lüks bir aracın ağır ağır içeri süzüldüğünü gördüm. Ardından araba tam idari binanın önünde yani benim olduğum pencerenin çaprazında durdu ve yavaşça kapısı açıldı. Önce küçük bir çocuk indi arabadan. Fotoğraftaki çocuktu bu. Benim çocuğumdu. O an, az önce kaburgalarımı parçalamak istercesine atan kalbim tekrar şahlandı ve zaman tekrar durdu. Bahçedeki kuş sesleri, çocuk cıvıltıları, rüzgarın uğultusu... Her şey sustu.

Sadece o vardı. Aytaç... ya da onların seslendiği gibi Çağan.

Ama asıl darbe, şoför koltuğunun kapısı açıldığı an geldi. Arabadan inen kadın, ağır adımlarla çocuğun yanına gidip şefkatle saçlarını düzeltti; ardından eğilip onu büyük bir sevgiyle alnından öptü. Ve ben o yüzü tanıdım. Çünkü o yüzü hayatım boyunca unutmam mümkün değildi. Dokuz yıl önce, o karanlık ve soğuk doğumhanede kucağımdaki bebeğin öldüğünü buz gibi bir sesle söyleyen kadındı bu: Doktor Neslihan.

Beynimdeki taşlar bir anda yerine oturdu ve yüzleştiğim gerçeklerle sarsıldım. O kadın sadece bebeğimi benden çalmamış, bir de onu kendi evladıymış gibi büyütmüştü. Benim ciğerimi söküp alan o el, şimdi aşağıda hiçbir şey olmamış gibi oğlumun saçlarını okşuyordu.

"O." diye haykırdım, sesim odada yankılanırken.

"O kadın! O kadın orada!"

Gökhan ve yengem yanıma gelip ne olduğunu anlamaya çalışırken ben çoktan arkama bakmadan odadan fırlamıştım.

"Nazlı dur! Ne yapıyorsun?" diye bağıran Gökhan’ın sesini duyuyordum ama şimdi duramazdım.

İndiğim her basamakta Neslihan’ın o soğuk bakışları ve bebeğimin morarmış yüzü gözlerimin önüne geliyordu.

Hızla idari binanın ağır kapısına omuz atarak açıp bahçeye çıktığımda keskin ayaz tekrar yüzüme vurdu ama içimdeki öfke o kadar büyüktü ki, buzun üzerinde bile yürüsem ayaklarım yanardı.

"Aytaç!" diye bağırdım tüm gücümle.

"Aytaç! Oğlum!"

Sesimi duyan çocuk duraksayıp merak dolu bakışlarla arkasına döndü; ancak bana dönen tek bakış ona ait değildi. Neslihan da sesin geldiği yöne dönmüş ve beni gördüğü an, yüzündeki ifade paramparça olmuştu. Ardından gözleri korkuyla irileşmiş, teni bir ölününki kadar beyaz kesilmişti. Bakışlarındaki o dehşet, dokuz yıl önce işlediği suçun bugün tam karşısında kanlı canlı duruyor olmasındandı; o da beni tanımıştı.

"Sen." dedim, ona doğru bir adım atarken.

"Sen onu benden aldın!"

Ancak Neslihan varlığımı görmezden gelerek, ne olduğunu anlayamayan Aytaç’ı kolundan tuttuğu gibi arabanın içine savurdu. O, o an bunu yaparken çocuğun korkuyla yükselen 'Anne ne oluyor?' feryadına kulaklarını tıkamıştı. Fakat ben bunu yapıp duymazdan gelemedim. Ve o 'anne' nidası, ruhuma saplanan keskin bir bıçak darbesi gibi nefesimi kesti. Neslihan ise, büyük bir hırsla kapıyı kapatıp saniyeler içinde şoför koltuğuna geçti

"Dur! Kaçma!" diye feryat ederek ileriye atıldım ve arabaya ulaştığım an, ellerimle camları hırsla yumruklamaya başladım.

"Oğlumu ver bana! Onu benden çaldın!" diye bağırırken sesim tüm bahçede yankılanıyordu.

Neslihan, elleri titreyerek kontağı çevirdiği sırada bir an için göz göze geldik. O saniyelik bakışma, onun için dile dökülmemiş bir itiraf gibiydi. Hırsızlığı, yalanları ve o anki derin korkusu gözlerinin içinde apaçık okunuyordu. Ardından lastikler asfaltta acı bir ses çıkararak döndü ve araba geri geri çıkıp hızla okulun kapısına doğru yöneldi. Bense yetişemeyeceğimi bile bile arkalarından koşmaya başladım.

"Aytaç! Aytaç bırakma beni!" diye bağırdım ama araba çoktan demir kapılardan çıkıp yolda izini kaybettirmişti.

O an Gökhan arkamdan gelip beni belimden yakaladı.

"Nazlı bırak! Arabaya binmeliyiz, peşlerinden gideceğiz!" diyerek beni kendime getirmeye çalıştı.

Ancak bedenim artık bu ağır yükü taşıyamadı ve oğlumun az önce bastığı o soğuk betona, sanki ondan kalan son sıcaklığa tutunmak istercesine yığılıp kaldı. Fakat dizlerim yere çarptığında hissettiğim acı, kalbimdeki o devasa boşluğun yanında bir hiç kalırdı.

Neslihan kaçıyordu. Bebeğimi benden alan, hayatımı karartan o kadın; şimdi de dokuz yıl sonra bulduğum tek umudumu, oğlumu da yanına alarak ellerimin arasından tekrar kayıp gidiyordu.

"Gökhan." dedim hıçkırıklar içinde, başımı onun göğsüne yaslayarak.

"O kadın, benim doğumuma giren kadındı. Aytaç’ı o almış. O büyütmüş Gökhan. Benim oğlum, o kadına 'anne' diyor."

Gökhan’ın kollarının arasında sarsılırken, içimde bir yemin yükseliyordu: O araba nereye giderse gitsin, o kadın hangi deliğe girerse girsin bu sefer onları bulacaktım.
Çünkü oğlum hayattaydı. Yaşıyordu. Nefes alıyordu. Ve ben ona dokunabilmek için tüm dünyayı yakabilirdim.