48. bölüm / 48
14 BAHARÖZEL BÖLÜM 2
Bölümler 48Şu an: ÖZEL BÖLÜM 2
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime · Okuduğun bölüm
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İlahi bakış açısıyla...
Güneş; bahçedeki ağaçların arasından süzülüp masanın üzerindeki beyaz örtüye vururken, Nazlı elindeki son tabaklarla usulca mutfaktan çıktı. Ardından ayak sesleri evin içinde yumuşakça yankılanırken, dış kapının eşiğinde durup bir an bahçeyi süzdü. Ve gördüğü bu karmaşanın içindeki huzur, ona yıllar önce hayal bile edemeyeceği kadar uzak ama bir o kadar gerçek geldi.
"Nazlı, o tabakları bırak da şu ikramlıkları nereye koyacağımıza bir bak lütfen!" diye seslendi Sevda masanın bir ucunda durmuş, elindeki peçeteleri titizlikle katlarken.
Nazlı; elindeki tabakları dikkatle bırakıp Sevda’nın işaret ettiği yöne doğru yönelecekken, gözü bir anlığına yengesine takıldı.
Sevda tam tabakları yerleştirmek için masada bir boşluk açmıştı ki, rüzgarın aniden yön değiştirmesiyle mangaldan yükselen yoğun dumanın sofraya doğru süzüldüğünü fark etti. Ardından burnunu kırıştırarak dumanın izlediği yolu takip ederken, Bahar da elindeki kaseyle hemen yanında bitiverdi.
"Mangal dumanı bu tarafa gelirse yandık, her yer is kokacak." dedi Bahar, endişeyle dumanın masaya ulaşmasını engellemek ister gibi elini havada sallayarak.
Nazlı ise gülerek yanlarına gitti ve kollarını usulca iki kadına sardı.
"Gökhan’a söylerim, halleder şimdi. Hem koksa ne olur ki? Akşam bir duş alırız geçer gider. Biz şu anın tadını çıkarmaya bakalım."
Bahar, elindeki bezi masanın kenarına sıkıştırırken hafifçe gülümsedi ama gözü hâlâ havadaki dumanlardaydı.
"Ya orası öyle de, hep aynı şey. Ne zaman şu masayı kursak, bu mangal dumanı mutlaka geliyor bizi buluyor."
Nazlı, Bahar’ın bu yakınmasına kıkırdayarak yanına daha fazla sokuldu ve elindeki büyük salata kasesini aldı, masanın tam ortasına yerleştirdi. Ardından bakışları dumanların arasından seçilen Gökhan'a kaydı ve sesindeki o sahiplenici tonla devam etti:
"Aman Bahar Gökhanlara baksana, sabahtan beri ateşin başında helak oldular zaten. Varsın biraz da üzerimize sinsin, ne olur?"
Bahar, Nazlı'nın Gökhan'ı savunmasına gülmeden edemedi.
"İyi bakalım, hemen de koru kocanı!"
Gökhan ise o sırada dumanların arasından Nazlı'nın kendisine seslendiğini ya da en azından ondan bahsettiğini hissetmiş gibi başını mangaldan kaldırıp Nazlı’ya göz kırptı. Nazlı da bu küçük jesti karşılıksız bırakmayıp kimse görmeden ona havadan bir öpücük gönderdi.
"Şuna bak, ne kadar çok şey yapmışız yine. Her sene 'az yapalım' diyoruz, sonra yine kendimizi mutfaktan çıkaramıyoruz." dedi Bahar bakışlarını masada gezdirirken.
"E her sene nüfus artıyor Bahar. Hem baksana, çocuklar kocaman oldu. Emin ol Aytaç’ın tek başına bir tepsiyi bitireceğine yemin edebilirim ama kanıtlayamam."
Sevda, peçeteleri tabakların yanına dizerken bir an duraksadı ve bir eli belindeyken Aytaç’ın olduğu tarafa baktı.
"Valla doğru söylüyorsun. Geçen gün Arda'yı mutfakta tencerenin dibini sıyırırken yakaladım. 'Oğlum daha yeni yedik' diyorum, 'Anne ben büyüme çağındayım, ihtiyacım var.' diyor bir de."
Üçü birden gülerken, Bahar ellerini önlüğüne silip mutfağa yöneldi.
"Nazlı, şu çatal bıçak takımını sen ayarlasana ya. Ben bir türlü doğru sırayla dizemiyorum. Hep içten mi başlayacaktık dıştan mı karıştırıyorum?" dedi Sevda elindeki çatal kaşığa kararsızlıkla bakarken.
Sevda’nın elindeki çatallara sanki çok karmaşık bir matematik problemiymiş gibi bakmasına dayanamayan Nazlı, hafifçe kıkırdadı.
"Dıştan içe yenge, en dıştaki ilk yenilecek olan için." dedi Nazlı, takımları porselenlerin yanına yerleştirirken.
Ardından bir an duraksadı ve elindeki gümüş kaşığın üzerindeki parıltıya daldı.
"Ama boş ver kuralı, biz bizeyiz zaten. Kim bakacak dıştan mı içten mi diye?" dedi.
Sevda da Nazlı’nın bu rahat tavrıyla derin bir nefes alıp, elindekileri de kutunun içine bıraktı.
"Doğru diyorsun, bizimkilerin çatal kaşığın sırasına baktığı nerede görülmüş? Onlar sadece tabağın içinde ne olduğuna bakar." dedi Sevda elini havada sallayarak.
Nazlı yengesinin konuşmasına gülerek baktıktan sonra, masadaki eksik bir şeyi görmüş gibi mutfağa doğru adımlamaya başladı
O sırada onları uzaktan gülerek izleyen Nergis Hanım, yanındaki koltukta oturan Zeliha Hanım’a döndü ve kucağındaki kıpırtıyı fark etti.
"Uyanacak galiba şimdi, gözlere bak nasıl kıpırdıyor." dedi ardından, sesini iyice kısarak.
Zeliha Hanım ise, hemen Alperen’in üzerine örttüğü ince müslin örtüyü hafifçe düzeltti.
"Uyusun uyanmasın daha." dedi yorgun ama huzurlu bir sesle.
"Uyanınca zaten aynı babası gibi dur durak bilmeyecek. Selim de böyleydi zamanında: uykusunda bir melek, uyanınca da zapt edilmesi zor bir fırtına."
Ertan Bey, oturduğu yerde hafifçe arkasına yaslandı ve gözlüklerini burnunun ucuna indirip bahçedeki cıvıltıya baktı. Ardından çocukların bu neşeli kaosu, Ertan Bey’in yüzünde belli belirsiz bir tebessüme sebep oldu. O sırada Ertan Bey’in bu huzurlu anına eşlik eden Nergis Hanım, kafasını usulca tekrar Zeliha Hanım’a çevirdi. Ardından iki kadın; dökülen her kahkahada ve her neşeli çığlıkta, geçmişin zorlu günlerini hatırlar gibi bir an göz göze geldiler. Ve bakışlarını geri çeken Zeliha Hanım kucağında kıpırdanan Alperen’in alnına küçük, tüy gibi bir buse kondurdu. Ardından bebeğin kokusunu içine çekerken bakışları uzaklara, belki de hiç unutamadığı o zorlu yıllara daldı ve sesini sadece Nergis Hanım'ın duyabileceği bir fısıltıya dönüştürdü.
"Bu günlere gelmenin bedelini ağır ödedik." dedi hüzünle.
"Ama belki de o karanlık günlerden geçmesek, bu neşenin kıymetini böyle bilmezdik değil mi?"
Nergis Hanım, bu sözlerin ağırlığıyla başını hafifçe eğip derin bir iç çekti. Sonra Zeliha Hanım’nın elinin üzerindeki elini sıkıca sardı. Ve bakışları bahçede kahkahalar atarak koşturan çocukların, mangal başında şakalaşan Erdem ve Gökhan’ın üzerinde gezindi.
"Öyle Zeliha." dedi fısıltıyla.
"İnsan bazen kışı yaşamadan baharın sıcaklığına şükretmeyi öğrenemiyor. Bizim baharımız da biraz geç geldi, biraz yordu bizi ama bak; şükür ki geldi."
Zeliha Hanım’ın bakışları bahçedeki kalabalığın üzerinde hüzünle gezindi. Ardından boğazındaki düğümü yutkunarak aşmaya çalıştı ve kucağındaki Alperen’in minik parmaklarını şefkatle okşarken sesi buğulandı.
"Öyle Nergis, çok şükür bugünlere ama..." dedi ve derin bir iç çekti.
"Keşke Muhittin'imle Defne'm de bugünleri görebilseydi. Şu bahçenin neşesini, çocukların büyüdüğünü, soframızın bu kalabalık hâlini görselerdi keşke. Muhittin yine dükkandan üstü başı un içinde gelip masanın başına otursaydı, Defne'm de o güzel gülüşüyle buraları aydınlatsaydı..." dedi ve hözünden süzülmek üzere olan bir damla yaşı, son anda gizlemek ister gibi başını hafifçe yana çevirdi.
"Emin ol onlar da hissediyorlardır Zeliha." dedi Nergis Hanım teselli veren bir fısıltıyla.
"Onlar bu ailenin köküydü. Kökler toprağın altında olsa da ağaç her çiçek açtığında aslında o köklerin gücüyle açar. Bak; Defne’nin gülüşü Aybüke’nin yüzünde, Muhittin’in ki de Alperen'de."
Zeliha Hanım hafifçe gülümsedi.
"Doğru dersin." dedi ve bakışlarını uzaklardan çekip bahçedeki kalabalığa, ağaçların arasından süzülen akşam güneşine çevirdi.
"Huzur..." dedi ardından kendi kendine.
"En büyük zenginlik buymuş meğer. Bir bardak demli çay, evlat kokusu ve şu bahçedeki bitmek bilmeyen gürültü. Sadece bu kadar."
Zeliha Hanım'ın cümlesi bitip Alperen’in uykulu mırıltıları verandanın huzuruna karışırken; bahçenin öbür ucunda, mangalın başındaki hararetli tartışma bambaşka bir boyuta taşınmıştı.
"Bak Gökhan, her şeye tamam ama mangal tekniğime laf ettirmem." dedi Erdem, dumanların arasından gözlerini kısarak.
"Kaç sene oldu, hâlâ güvenmiyorsun oğlum bana."
Gökhan, elindeki maşayı mangalın kenarına ritmik bir şekilde vurarak gülümsedi.
"Güvenmekle ne alakası var kardeşim? Ben etlerin iyiliği için diyorum. Sence de öyle değil mi Selim abi?"
O sırada onların kavgasını umursamayan Selim, mangalın yanındaki küçük sehpada biberleri ve domatesleri şişlere diziyordu.
"Valla beyler, ben karışmam." dedi kafasını bile kaldırmadan sakin bir sesle.
"Benim görevim sebzeler. Onlar da gayet iyi görünüyor. Siz kendinize bakın, çünkü Bahar mutfaktan 'Etler hazır mı?' diye seslenipte, hazır olmadığını görürse ikinizi de o mangalın üstüne oturtur. Haberiniz olsun."
Erdem, Selim'in uyarısıyla birlikte hafifçe irkildi ve maşayla etleri telaşla çevirmeye başladı.
"Tamam tamam, hallediyorum şimdi. Sen de yangına körükle gitme abi."
Erdem hızla etleri çevirirken Gökhan, kollarını göğsünde kavuşturup bir an için dumanın arkasından görünen kalabalık sofrayı ve neşeyle koşturan çocukları izledi.
"Şu hale bak." dedi ardından sesi aniden yumuşayarak.
"Biz ne ara büyüdük de anne baba olduk. Sanki daha dün mahallede top peşinde koşturuyorduk, şimdi de evlatlarımızın peşinden koşturuyoruz."
Erdem’in elindeki yelpaze yavaşladı ve yüzündeki o şakacı ifade yerini derin bir tebessüme bıraktı. Ardından bakışları ilk önce bahçenin öbür ucunda kahkaha atan Müjgan ile Gökhan'a, sonra da mutfak kapısında görünen Bahar'a kaydı.
"Öyle, zaman bizi fena yonttu be kardeşim."
"Yonttu değil." dedi Selim araya girerek, şişleri közün üzerine bırakırken.
"Güzelleştirdi."
Gökhan başıyla Selim'i onayladı ve maşayı tekrar eline alıp Erdem’in yanına geçti.
"Hadi bakalım 'usta', at şu kanatları da. Masa bekliyor, hanımlar bekliyor. Akşam uzun, işimiz çok."
Erdem’in mangal başındaki neşeli nidaları bahçenin diğer ucuna kadar ulaşırken, Aytaç da yüzü iyice al al olmuş bir hâlde, elindeki sarı balonu son bir gayretle bağlamaya çalışıyordu.
"Müjgan, bak son kez söylüyorum. Eğer o elindeki tokayı bir milim daha yaklaştırırsan, seni Erdem amcamın yanına gönderirim." dedi Aytaç, nefes nefese.
Müjgan ise hiç umursamadan elindeki renkli tokayı sallayarak kıkırdamaya devam etti.
"Ama patlayınca çıkan ses çok komik! Hem ben dumanı severim ki!"
Aytaç ona "Sen uslanmazsın." dercesine bir bakış atarken Gökhan, oturduğu çimenlerin üzerinde biriktirdiği balonları sayıyordu.
"On iki, on üç... Arda şu mavi olanı da ver, Aybüke’nin en sevdiği renk o. Aytaç, sen de bırak artık şu çocukla uğraşmayı da işine odaklan oğlum. Bugün on beş olacaksın ama altı yaşındaki kızla pazarlık yapıyorsun."
Arda, elindeki balonu şişirirken kısa bir anlığına mola verip terini sildi.
"Valla Gökhan haklı Aytaç. Bir an önce bitirim da yemeğe başlayalım. Öyle bir acıktım ki, birazdan balonları yemeye başlayacağım."
Aytaç, balonu başarıyla bağlamanın verdiği gururla doğruldu ve Gökhan’a ters bir bakış attı.
"Adın Gökhan diye hemen babam gibi otoriter olmaya çalışma. Hem on beş olduk diye çocukluğumuzu mu unuttuk? Müjgan, sen de gel buraya bakayım. Şu balonun üzerine senin için bir tavşan çizeyim, sen de o tokayı cebine koy. Anlaştık mı?" dedi bakışlarını Gökhan'dan Müjgan'a çevirirken.
Müjgan ise, "Tavşan mı?" diyerek hemen Aytaç’ın dizinin dibine çöktü. Az önceki balon avcısı gitmiş, yerine meraklı bir çocuk gelmişti. Gökhan Müjgan'ın bu sus pus olmuş hâline bakarken, bakışlarını Arda’ya çevirdi ve bıyık altından gülümsedi.
"Bak, yine kandırdı kızı. Ama Aytaç’ta bu dil varken daha çok kız kandırır."
Arda, Gökhan’ın bu tespitine karşılık elindeki balonu şişirmeyo bırakıp güldü.
"Valla abi, haklısın. Şeytan tüyü var bu çocukta. Bak, az önce ortalığı yıkan Müjgan şimdi süt dökmüş kedi gibi oldu."
"Genetik herhalde." diye mırıldandı keyifle Gökhan.
"Hep amcamdan öğreniyor bunları. Bir ara benim de ders almam lazım." dedi Gökhan, imrenerek Aytaç'a bakarken.
Arda, Gökhan'ın son cümlesine karşılık omzuna hafifçe vurup ayağa kalktı ve üstündeki tozları silkeledi.
"Sen hele bir şu balonları bitir de, amcanın taktiklerine sonra bakarsın." dedi.
O sırada Aytaç da, elindeki kalemle balonun üzerine yamuk yumuk bir tavşan çizerken bir yandan da göz ucuyla eve doğru baktı.
"Hadi bakalım Müjgan." dedi ardından elindeki balonu uzatarak.
"Tavşanın bitti. Al bakalım, bu artık patlatılmayacak. Anlaştık mı?"
Müjgan, yeni oyuncağını zafer kazanmışçasına göğsüne bastırıp bahçenin diğer ucuna doğru koşarken diğerleri de onun bu sevince ortak olan birer gülümseme paylaştı.
Ardından saniyeler sonra masadaki son hazırlıklar tamamlanırken, Sevda’nın cebindeki telefon kendine has yüksek tınısıyla çalmaya başladı. Ve Sevda, ellerini hızlıca önlüğüne silip ekrana baktığında yüzünde bir anda güller açtı.
"Amanın! Salih arıyor!" diye seslendi masadakilere.
Ve Nazlı ile Bahar hemen işi gücü bırakıp Sevda’nın tepesine dikildiler. Ardından Sevda görüntülü aramayı açtığında ekranda; kütüphane raflarının önünde duran Salih ve hemen yanında ona omuz atan Mustafa belirdi. İkisinin de gözlerinin altı biraz morarmış olsa da, yine de gülümseyerek onlara bakıyorlardı.
"Anne! Selam herkese!" dedi Salih, kütüphanede oldukları için sesini kısmaya çalışarak.
Mustafa da hemen yanından atıldı:
"Yenge, selamün aleyküm! Duyduk ki mangal yapıyormuşsunuz, kokusu buraya kadar geldi vallahi!"
Sevda, ekranı öper gibi telefona yaklaştı.
"Oy canlarım benim, ne yapıyorsunuz oralarda? Ders mi çalışıyorsunuz yine? Bak, herkes burada bir tek siz eksiksiniz." dedi Sevda hüzünle.
Salih iç çekerek önündeki devasa kitap yığınlarını gösterdi.
"Sormayın anne ya, vizelerimiz var. Gelemediğimiz için gerçekten çok üzgünüm ama kalbimiz orada vallahi. Şu sınavları bir sağ salim atlatsak ilk otobüsle yanınızdayız."
Sevda, çocuklarının kütüphane sessizliğiyle bahçedeki mangal cızırtısı arasındaki o tezatlığı izlerken hüzünlü bir gülümseme takındı. Ardından Salih ve Mustafa, sanki o hayali yemek kokusunu içlerine çekmek ister gibi derin bir nefes aldı.
"Neyse, biz çok tutmayalım sizi anne. Yoksa kütüphaneden atacaklar bizi şimdi." dedi Salih fısıldayarak.
Mustafa da araya girip ekrana iyice yaklaştı:
"Aybüke’yle Aytaç nerede? Bir doğum günlerini kutlayayım eşek sıpalarının, on beş oldular dile kolay."
Sevda telefonu bahçeye doğru çevirirken Aytaç, Gökhan ve Arda da masaya doğru yaklaşıyordu.
"Aytaç! Gel canım, Salih abinle dayın arıyor!" diye bağırdı Sevda.
Ardından Aytaç hemen telefona doğru atıldı.
"Salih abi! Dayı! Nasılsınız, üniversite nasıl gidiyor?"
Salih ve Mustafa ekrandan Aytaç’a bakıp gülümserken, Salih’in gözleri bir an boşluğa düştü.
"İyidir koçum, kutlu olsun yeni yaşın. Ama Aybüke nerede? O gelmedi mi hâlâ? Bir çağırın da onun da doğum gününü kutlayalım."
Salih'in bu sorusuyla birlikte masada kısa bir sessizlik oldu. Ardından Sevda etrafına bakındı ve kaşlarını hafifçe çattı.
"Sahi, az önce buradaydı. Börekleri mi getirmeye gitmişti ne?"
"Yok, ben mutfaktan az önce çıktım. Orada yoktu." dedi Nazlı endişeyle.
"Aybüke! Kızım neredesin?"
Aytaç bir an duraksadı, sonra bakışları hemen yanındaki Gökhan ile kesişti. Ardından ikisi arasında kelimelere dökülmeyen manalı bir bakışma geçti.
"Biz nerede olduğunu biliyoruz sanırım." dedi Aytaç.
Gökhan da kafasını sallayarak onayladı.
"Hatta sanırım değil, eminiz."
Aybüke'den...
Bahçedeki o neşeli gürültü, annemlerin tatlı telaşı ve mangaldan yükselen dumanlar geride kalmışken; ayaklarım beni her zaman olduğu gibi yine ruhumun en çok sükûnet bulduğu o yere, dedemin yanına getirmişti.
Mezarlığın o kendine has, ağır ama huzurlu sessizliği omuzlarıma çökerken derin bir nefes aldım. Ardından dedemin başucuna çöktüm ve toprağın üzerindeki kurumuş birkaç yaprağı ellerimle yavaşça kenara ittim. Parmaklarım, mermerin üzerindeki o tanıdık ismi gezerken boğazımda bir düğüm oluştu.
"Ben geldim dede." diye fısıldadım.
Sesim rüzgarda kaybolup gidecek kadar cılızdı.
"Bugün on beş olduk. Aytaç muhtemelen evde annemlere doğum günü hazırlıkları için yardım ediyordur ama ben... Ben önce senin yanına gelmek istedim."
Gözlerim dolmuştu ama bu acıdan değil, özlemdendi. Çünkü dedeme anlatacak çok şeyim vardı.
"Annem çok güzel oldu bugün bilsen. Üzerinde o sevdiğin renklerden bir elbise var. Selim dayım da her zamanki gibi mangalın başında Erdem amcamla çekişip duruyor. Eh Mustafa dayımı zaten biliyorsun, Salih abi ile üniversitede. Yani anlayacağın her şey olması gerektiği gibi, herkes çok mutlu. Ama bir yanımız hep eksik dede. Masada duran o boş sandalyeye her baktığımda içimden bir parça kopuyor. Herkes gülüyor, eğleniyor ama ben o neşeye bir türlü tutunamıyorum. Ben sensiz doğum günümü kutlamak istemiyorum ki dede. Pastadaki mumları üfleyince ne geçecek sanki? Sen o sofranın başında olmayınca, benim başımı okşayıp 'İyi ki doğdun benim güzel torunum.' demeyince ne anlamı kalıyor büyümenin?"
Gözümden süzülen bir damla yaş yanağımdan süzülüp ayakkabımın ucuna düşerken, hıçkırığımı bastırmak adına dudaklarımı birbirine bastırdım.
"On beş yaş büyük bir sayı gibi geliyor kulağa değil mi? Hiç öyle değil. Artık çocuk değilmişim gibi davranıyorlar. Boyum uzadı, kilo aldım diye beni kocaman kız sanıyorlar ama hâlâ içimde; dükkanda saklambaç oynayan küçük Aybüke var. O zamanlar senin arkana saklandığımda beni kimsenin bulamayacağını bilirdim. Şimdi ise kendimi, herkesin ortasında açıkta kalmış gibi hissediyorum."
Derin bir nefes aldım ve rüzgar saçlarımı yüzüme savururken, bir an duraksadım.
"Ama sana bir kez daha söz veriyorum dede. Bana bıraktığın bu güzel kalbi hiç kirletmeyeceğim ve o beyaz önlüğü giyeceğim dede. Doktor olacağım, hem senin yarım kalan nefesin için..."
Bakışlarımı dedemin mermer taşından ayırıp, taze açmış birkaç çiçeğin sardığı yan taraftaki mezara çevirdim. Ardından parmak uçlarımla taşın üzerindeki "Defne" yazısını okşadım. Göğsümdeki sızı bu defa daha keskin bir hal aldı.
"Hem de senin için teyze. Senin o gülüşünü sadece fotoğraflardan tanımak canımı ne kadar yaksa da, ismini yaşatmak için her şeyi yapacağım. Ben sadece kendim için değil, sizin yarım bıraktığınız her gün için okuyacağım. Ve bileceğim ki hastane koridorlarında her birinin yüzü güldüğünde, siz de orada bir yerde gülümsüyor olacaksınız."
Bir süre kendi içimde sessizliğe gömülürken ne kadar orada öylece oturdum, o sessizliğin içinde dedemle ve teyzemle kaç hayali paylaştım bilmiyordum. Fakat tam ayağa kalkmaya yeltenmişken, o çok tanıdık ayak seslerini duydum. Hiç arkama bakmama gerek yoktu. Adım seslerinden bile tanıdığım iki kişinin biri sağımda, biri solumda bitivermişti hemen.
"Biliyorduk burada olduğunu." dedi Aytaç, sesi her zamankinden daha yumuşaktı.
Ardından gelip sol yanıma çöktü. Gökhan da sağ tarafıma yerleşirken, dedemin mezar taşına sanki ona selam veriyormuş gibi bir bakış attı.
"Salih abiler aradı, seni sordular. Biz de hemen Aytaç'la birbirimize baktık, 'Aybüke dedemin yanındadır.' dedik. Buraya geleceğini ikimiz de biliyorduk."
Aytaç elimi tuttu ve hafifçe sıktı.
"Hadi kalk bakalım doğum günü kızı. Pasta bizi, biz de seni bekliyoruz. Dedemle dertleşmen bittiyse, şimdi gidip o mumları beraber üflememiz lazım."
Gözlerimi silip gülümsedim ve ikisinin ortasında, dedemin huzurunda dururken kendimi hiç olmadığım kadar güçlü hissettim. Onların varlığı, az önce kalbimi sıkıştıran o büyük boşluğu, sıcacık bir kardeşlik ve güven duygusuyla doldurmaya yetmişti.
Yavaşça üzerimdeki tozları silkeleyip doğruldum. Ardından Gökhan doğal bir refleksle omzuma kolunu atıp beni kendine doğru çektiğinde, parmak uçlarının omzuma değdiği her yerin cayır cayır yandığını hissettim. Bakışları yüzümde korumacı bir ifadeyle asılı kalmışken, Aytaç anında araya girdi.
"Hop, o kadar da değil." dedi ve kaşlarını çatıp aramıza bir set gibi girerek Gökhan’ın kolunu omzumdan usulca indirdi.
Gökhan ise suçüstü yakalanmış ama hiç de pişman olmamış bir ifadeyle elini ensesine attı ve dudaklarının kenarında meydan okuyan bir gülümseme belirdi.
"Kızın canı sıkkındı Aytaç, sadece destek oluyordum." dedi Gökhan ama gözleri hala benim üzerimdeydi.
"Desteğini uzaktan da verebilirsin kardeşim."
Gökhan’ın bakışları bir anlığına Aytaç’ın üzerinden tekrar bana kaydı ve omuz silkerek hafifçe gülümsedi.
"Sıramı beklemeyi bilirim ben, sıkıntı yok." diye mırıldandı ama sesi sadece benim duyabileceğim bir tondaydı.
Onların bu çekişmesi kalbimdeki o hüzünlü ağırlığı bir anda tatlı bir heyecana bırakırken, ikisinin arasındaki o sessiz savaşın tam ortasında yanaklarımın ısındığını hissederek başımı öne eğdim. Ardından hep beraber aramızdaki huzurlu sessizlikle birlikte eve doğru yürümeye başladık.
Bir süre sonra bahçe kapısından içeri girdiğimizde mangalın harı sönmüş, yerini masadaki kahkahalara ve tıkırtılara bırakmıştı.
"Geldiler!" diye bağırdı bizi gören Erdem amca, elindeki çatalı havaya kaldırarak.
"Neredesiniz siz yahu? Etler soğudu!"
Gözleri doğrudan Gökhan’ın üzerindeydi. Gökhan ise, babasının sorusuyla hafifçe toparlanıp benim yanımdan bir adım uzaklaştı ama göz ucuyla bana bakmayı da ihmal etmedi.
"Geldik işte baba, lafa daldık biraz." diyerek durumu toparlamaya çalıştı.
Ardından babam, annemin yanındaki boş sandalyeleri işaret etti. Gözleri üzerimdeydi; nerede olduğumu, neden gözlerimin hafifçe buğulu olduğunu biliyordu ama hiçbir şey demedi. Sadece hafifçe gülümsedi ve ben yerime otururken saçlarımı okşadı. Ardından babamın gösterdiği sandalyeye otururken Gökhan, masanın altından kısa bir anlığına elimi sıkıp bıraktı. Ve o kısacık an kalbimdeki sızıyı ince bir sıcaklığa dönüştürdü. Aytaç ise sanki aramızdaki bu elektriği fark etmiş gibi hemen yanıma çöreklendi ve tabağımı etlerle doldurarak dikkatimi kendi üzerine çekmeye çalıştı.
Ardından Selim dayım her buluşmamızda anlattığı askerlik anılarını, yengem de mahalledeki dedikoduları anlatmaya başladı. Ve en sonunda masadaki tabaklar toplandı, Bahar teyze ve annem mutfaktan üzerinde mumların ışıldadığı devasa bir pastayla çıktılar. Ardından Aytaç’la yan yana geçtik, derin bir nefes aldık ve mumlara aynı anda üfledik. Sonra hediyelere geçildi. Erdem amcadan gelen o çok istediğimiz kulaklıklar, anneannemin el emeği kazakları derken masa hediye paketlerinden geçilmez oldu.
Bir süre sonra da tam pasta tabakları dağıtılacakken, babam ayağa kalkıp tüm bakışları üzerine topladı. Ve bahçeye bir anda derin bir sessizlik hâkim oldu. Ardından babam, önce anneannemin elini tutan anneme sonra dönüp bize baktı. Bakışlarında daha önce hiç görmediğim bir parıltı vardı.
"Herkes burada, ailemiz tam dedik ama..." dedi babam, sesi hafifçe titreyerek.
"Aslında önümüzdeki kış, soframıza bir tabak daha eklenecek."
Annem, dolan gözleriyle birlikte ayağa kalktı ve babama sıkıca sarıldı.
"Aybüke, Aytaç. Size bir kardeş geliyor."
Ardından birkaç saniyelik o mutlak sessizlik, Erdem amcamın attığı devasa bir sevinç nidasıyla bozuldu.
"Ne?! Gökhan, şaka yapmıyorsunuz değil mi?" diye bağırdı Erdem amcam, masadan fırlayıp babama sarılarak.
Yengem ve Bahar teyze ise çoktan annemin boynuna atılmış, mutluluk gözyaşları döküyorlardı. O sırada ben ve Aytaç, birbirimize bakakalmıştık.
On beş yıl sonra, tam da büyüdüğümüzü kabullendiğimiz gün hayat bize en büyük sürprizini yapmıştı. Aytaç’ın şaşkınlığı yerini kocaman bir sırıtışa bırakırken, ben de hızla anneme koşup yüzümü omzuna gömdüm. Ve anneannemin köşeden gelen sesi, o geceyi mühürleyen son cümle oldu:
"Allah'ım bu bahçedeki neşeli gürültüyü hiç bitirmesin, bu masadaki sandalyeleri de bir daha hiç eksiltmesin."
"Bak dede." diye mırıldandım içimden masanın gürültüsüne sığınarak.
Ardından bakışlarım gökyüzündeki en parlak yıldıza takıldı.
"Büyüyoruz. Ama senin istediğin gibi; birbirimize tutunarak, severek ve çoğalarak."
Bahçedeki kalabalık bu haberle birlikte adeta yeniden canlanırken, babamın anneme olan o korumacı ve hayran bakışları hiç eksilmiyordu. Bir an bile elini bırakmıyor ve sanki avucunun içinde dünyanın en kıymetli hazinesini tutuyormuş gibi parmaklarını kenetliyordu. O sırada masanın diğer ucunda da Selim dayımın neşeli naraları yükseliyor, herkes doğacak bebeğin kime benzeyeceği üzerine tatlı bir tartışmaya tutuşuyordu.
Eksilen yanlarımıza inat, hayat bize kollarını sonuna kadar açmıştı. Yeni bir can, yeni bir hikaye yoldaydı. Ve biz, bahçemizde bir fidan daha büyütmeye hazırdık. Belki gidenlerin bıraktığı boşluk hiçbir zaman tam olarak dolmayacaktı ama onların bize öğrettiği sevgi, yeni gelenlerle birlikte daha da derinleşecekti.
