14 BAHAR kitap kapağı

32. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 32: Nikâh Günü

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 32: Nikâh Günü
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime · Okuduğun bölüm
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Nazlı'dan...

Bu sabah güneş; odamın perdelerinin arasından her zamankinden daha cesur süzülüp yüzüme dokunduğunda, o zifiri karanlık günlerin ardından ilk kez uykumu gerçekten almış bir halde uyanmıştım. Zihnimde on dört yıldır dönüp duran o uğultulu sesler susmuştu; ne Aytaç’ın mezarı ne Serdar’ın zehirli tehditleri ne de kaçışın o soğuk rüzgarı kalmıştı odada. Sanki dün ruhumdaki bütün o kara lekeler toprağa karışıp gitmişti.

Yatağımda bir süre uzanıp tavanı izledim. Ardından yavaşça kalkıp penceremi sonuna kadar açtım. Ankara’nın sabah serinliği odaya dolarken, ciğerlerime derin bir nefes çektim.

"Bugün benim miladım." diyerek tekrar derin bir nefes çektim içime.

"Bugünden itibaren her şey çok daha güzel olacak."

Bir süre daha sabah havasını içime çektikten sonra üzerime uçuk mavi bir elbise geçirdim. Saçlarımı tararken aynadaki yansımamla göz göze geldim; o bir kaç günün yorgunluğunu taşıyan donuk ifadem kırılmış, yerini aydınlık bir yüze ve umutla parlayan gözlere bırakmıştı.
Mutfaktan gelen tıkırtılar ve taze yapılmış olan menemenin kokusu eşliğinde mutfağa girdiğimde manzara her zaman olması gerektiği gibiydi. Babam gözlerini ayırmadan elindeki gazeteyi okuyor, annemle yengem ise bir yandan kahvaltılıkları taşıyıp bir yandan da bir konu hakkında konuşuyorlardı. Ardından bakışlarım abimlere kaydı.

Abim, Aybüke’nin tabağındaki zeytinlerle ona komik suratlar yapmaya çalışırken Aybüke’nin attığı o şen kahkaha evin her köşesine dağılıyordu. Bir süre kapı eşiğinde durup, boğazım düğümlenerek bu güzel manzarayı izledim. On dört yıl boyunca gurbetin ve yalnızlığın sofralarında her lokmayı boğazıma dizen o his, bu manzarayı gördüğüm an eriyip gitmişti.

"Günaydın." dedim, sesim beklediğimden daha gür ve berrak çıktı.

Hepsi birden bana döndü. Annem, gözlerimin içindeki o mutluluğu gördüğü an yüzünde güller açtı. Çünkü onun mutlu olması için büyük nedenlere ihtiyacı yoktu, onun için çocukları mutlu olsun yeterdi.

"Günaydın güzel kızım, gel otur. Çayı yeni demledik sıcak sıcak iç, için ısınsın." diyerek sandalyemi çekti.

Dediğini yaparak, çektiği sandalyeye oturdum. Ama şu an tabağımdaki hiçbir şey, kalbimdeki o heyecan kadar iştah açıcı gelmiyordu. Elimi masanın üzerine koyup önce babama, sonra anneme baktım. İçimdeki o sarsıcı heyecanı bastırmaya çalışarak, sesimi titreten o cümleyi kurdum:

"Bugün Gökhan’la gidip nikah günü alacağız."

Babam gazetesini yavaşça indirdi. Gözlüklerinin üzerinden bana bakarken o mağrur, sert çehresine rağmen yüzünde yer edinen şefkati gördüm. Annem ise elindeki çatalı tabağın kenarına bırakmış, dolu gözlerle bana bakıyordu.

"Hayırlı olsun kızım." dedi babam.

"Allah yüzünüzden gülüşünüzü, evinizden de huzurunuzu eksik etmesin."

Annem hemen yanıma gelip başımı göğsüne yasladı, sanki hala o küçük kızıymışım gibi saçlarımı okşayıp yanağıma bir öpücük kondurdu.

"Allah tamamına erdirsin yavrum. Bu evlilik size on dört yılın tüm acılarını unuttursun, sadece huzur ve mutluluk getirsin inşallah."

"Hayırlı olsun canım. Umarım hep böyle mutlu olursunuz." dedi yengem omzuma elini koyarak.

"Eğer bir ihtiyacınız olursa çekinmeden söyleyin. Olur mu?"

"Söylerim abi. Hepiniz sağ olun var olun." dedim gülümseyerek.

Aybüke, ağzındaki lokmayı güç bela yutup sevinçle bağırdı:

"Yani Gökhan abi artık bizimle mi kalacak anne? Gerçekten artık bir aile mi oluyoruz?"

Gülümseyerek başımı salladım.

"Evet birtanem, gerçekten artık bir aile oluyoruz."

Tam hepimiz mutlu bir şekilde kahvaltımızı bitirmek üzereyken kapı çaldığında, Aybüke benden önce fırlayıp hızla kapıyı açtı. Ardından içeri, beklenildiği üzere Gökhan girdi. Üzerinde beyaz, vücudunu saran bir tişört ve siyah bir pantolon vardı.

"Herkese günaydın." dedi saygıyla.

"Günaydın oğlum. Geç buyur otur, sana da bir çay koyayım hemen."

"Yok Zeliha teyze, sağ olasın ama ben Nazlı'yı almaya geldim. Daha çok işimiz var, işimizi bir hallededim sonra bol bol içeriz çayını inşallah."

"Eh, öyle olsun madem."

Gökhan, anneme gülümseyerek baktıktan sonra bana döndü.

"Hazır mısın Nazlı?" diye sordu.

"Hazırım." dedim, çantamı omzuma asarken.

"Ben de sizinle gelecek miyim?" diye sordu merakla Aybüke.

Ben de bu sorunun cevabını merak ederek Gökhan'a döndüm.

"Bugün bizimle maalesef gelemeyeceksin fıstık. Ama yarın bizimle gelebilirsin çünkü annenle sana bir sürprizim var." dedi, eğilip Aybüke'nin yanağından bir makas alarak.

"Sürpriz mi? Gerçekten mi, ne sürprizi?"

"Ama sürprizler söylenmez ki?"

"Doğru o zaman bir an önce yarın olsun, ben öğrenirim." dedi kabullenmişlikle.

Hepimiz onun bu haline büyük bir gülümsemeyle bakarken, annem Aybüke'nin yanına geldi ve onu kolları altına aldı.

"Hadi bakalım Aybüke, artık annenlerin gitme vakti. Biz masaya geri dönelim."

Aybüke başını sallayarak onu onayladı ve bize el salladıktan sonra annemle birlikte masaya geri döndüler. Biz de heyecanla ve birbirimize attığımız utangaç bakışlarla dışarı çıkıp arabaya doğru ilerledik. Arabaya bindiğimizde, Gökhan hemen motoru çalıştırmadı ve elini torpidonun üzerindeki beyaz dosyanın üzerine koydu. Parmaklarının titrediğini görebiliyordum.

"On dört yıl Nazlı." dedi fısıltıyla, sanki bu sayının ağırlığı altında hala eziliyor gibiydi.

"Şu kapıdan içeri girip, adımızı o deftere yan yana yazdırmak için ömrümün yarısını verdim ben."

Bakışlarımı torpidonun üzerindeki eline çevirdim. Her zorlukta bir dağ gibi arkamda duran ellerin titrediğini görmek kalbimi titretti. Uzandım ve titreyen elinin üzerine yavaşça elimi koydum. Parmaklarım, tenindeki o sıcaklığa değdiği an Gökhan derin bir nefes aldı. Sanki dünyayı sırtında taşımaktan yorulmuş da, bir tek benim dokunuşumla dinlenebilecekmiş gibiydi.

"Biliyorum Gökhan." dedim, sesim bir fısıltıdan öteye geçemeyerek.

"Ve seni fark etmeden geçen her günümün, her dakikamın pişmanlığını yaşıyorum. Ama bildiğim bir şey daha var ki; o yarım ömür bizi buraya, bu ana getirdi. Eğer o yollardan geçmeseydik, belki de şimdi el ele tutuşmanın bu kadar kıymetli olduğunu hiç bilemeyecektik."

Gökhan başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözlerinde öyle bir bakış vardı ki, içinde hem özlem hem de tarifi imkansız bir aşk gizliydi. Elini elimin altından çekip, yüzümü avuçlarının arasına aldı. Başparmağıyla yanağımı usulca okşadı.

"Seni o gün, o karanlık sokakta kaybettiğimi sandığımda; kalbimi de orada bıraktım sanmıştım Nazlı. Ama buna rağmen her gece o deftere imza attığımızın hayalini kurmaya devam ettim. Bazen bir rüyaydı benim için, bazen de canımı yakan bir serap. Ama şimdi her şeye rağmen gerçeksin, yanımdasın. Ve bu saatten sonra, seni benden kimse alamayacak."

Gözlerim doldu, bir damla yaş yanağımdan eline süzüldü. Gökhan o yaşı oldukça nazik bir şekilde parmağıyla sildi.

"Ağlama." dedi gülümsemeye çalışarak.

"Bugün bizim bayramımız. Biz bugün o on dört yıllık hikayenin, mutlu sonsuz finalini yazmaya gidiyoruz."

Gökhan'ın son cümlesiyle ikimiz toparlanarak eski, mutlu halimize döndük. Ardından Gökhan motoru çalıştırdı ve araba yavaşça hareket etmeye başladı. Vitesi attıktan sonra sağ elini vitesin üzerinden çekmedi, aksine benim boşta kalan elimi sımsıkı kavradı ve yol boyunca tek bir kelime daha etmedik ama aramızdaki o sessizlik, bizim için binlerce cümleden daha çok şey anlatıyordu.

***

Nihayet tüm gerekli belgeleri toparlayıp nikah dairesinin önüne geldiğimizde, Gökhan arabayı durdurdu ve ilk önce binanın kapısına, ardından da bana baktı.

"Hazırsan gidelim de şu yarım kalan hikayeyi tamamlayalım, ve seni Nazlı Turan yapalım." dedi, Turan'ı vurgulayarak.

Arabadan inip o koca binaya doğru yürürken Gökhan elimi sımsıkı tuttu ve bir daha hiç bırakmadı. Ardından beraber içeriye girerek bir kaç çiftin arkasından sıramızı beklemeye başladık.

Aradan geçen dakikaların ardından sıra bize gelipte odaya girdiğimizde, masanın başındaki memur ilk önce belgelerimizi incelemeye başladı ve Ardından da önündeki bilgisayara baktı.

"En yakın tarih on beş gün sonra. Yani 19 Mart Cuma günü saat iki." dedi memur, ekranına bakarak.

"Uygun mudur sizin için?"

Gökhan bana döndü. Gözlerinde o kadar çok duygu vardı ki; çocukluğumuzun masumluğu, gençliğimizin hüsranı ve bugünün o sarsılmaz aşkı...

"Uygun." dedi Gökhan.

"Dünyanın en uygun zamanı bizim için."

Memur aldığı cevap karşısında anlayışla ve gülümseyerek baktı. Onun gülümsemesi eşliğinde imzaları atıp, randevu kağıdını elimize aldığımızda oldukça sersemlemiş bir şekilde koridora çıktık. Gökhan bir an durdu, sırtını koridorun soğuk duvarına yasladı ve ciğerlerini boşaltan derin bir nefes verdi. Elindeki kağıdı havaya kaldırıp sanki güneş ışığına tutar gibi baktı.

"Bitti Nazlı." dedi.

"Görüyorsun değil mi? On beş gün kaldı. On dört yılın ardından kavuşmamız için sadece on beş gün kaldı."

Onun bu halini izlerken içimdeki son prangaların da koptuğunu hissettim. Ve elimden tek gelen şeyi yapıp, elinden tutup destek oldum. Ardından beraber nikah dairesinden çıkıp bahçenin temiz havasıyla buluştuk. İkimiz de sanki bir rüyadan uyanmış gibiydik.

Gökhan, arabaya binene kadar elimi bir an olsun bırakmadı; sanki bıraksa bu anın büyüsü bozulacak, kendimizi yine o karanlık geçmişin içinde bulacak gibiydik.

"Seni bir yere götürmek istiyorum Nazlı." dedi Gökhan, arabayı çalıştırırken.

"Seninle konuşmam gereken önemli bir mesele var."

Ben içimdeki merakla kavrulurken, Gökhan aradan geçen dakikaların ardından arabayı; göl kıyısındaki ıssız bir tepeye doğru sürdü ve durdurdu. Rüzgar, gölün serinliğini yüzümüze vururken Gökhan bagajdan bir örtü çıkarıp çimenlerin üzerine serdi ve beraber oturduk. Ardından uzunca bir süre sadece gölü ve üzerimizde oynaşan bulutları izledik. Ancak Gökhan’ın bakışları bir süre sonra bir noktada donup kaldı. Az önce nikah dairesinde parlayan o adam gitmiş, yerine omuzlarında görünmez bir yük taşıyan o mahzun Gökhan gelmişti.

"Nazlı." dedi, sesi rüzgarın uğultusuyla yarışır gibi kısıktı.

Avuçlarını sanki görünmez bir lekeyi silmek ister gibi birbirine sürttü.

"Sana anlatmam gereken önemli bir şey var."

Bakışlarımı ona çevirdim. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti ve parmak boğumları bembeyazdı. O an içimi anlamsız bir korku kapladı ama belli etmedim.

"Abinin düğünü olduğu gece, ben de oradaydım. Düğün salonu çok kalabalıktı, müzik sesi, insanlar falan derken nefes alamadığımı hissettim. Biraz temiz hava almak ve kendime gelmek için dışarı çıktım. Sonra sokağın başına kadar yürüdüm, o an sadece birkaç dakikalık bir sessizlik istiyordum. Ama o karanlığın içinde birisi beni bekliyormuş, haberim yoktu."

Nefesimi tuttum ve onu dinlemeye devam ettim.

"O an nereden geldiğini, kim olduğunu anlamadan bir darbe aldım, ardından bir darbe daha ve bir darbe daha... İşte o son darbeyi aldığım an... Nazlı o an her şeyin bittiğini, ömrümün bir kaldırım taşında son bulacağını sandım. Kasıklarıma aldığım o darbe bütün nefesimi, bütün geleceğimi çekip aldı benden. Kanlar içinde yere yığıldım kaldım."

Gökhan’ın gözleri dolmuştu. Sesi çatallanarak devam etti:

"Bilincim kapanmak üzereydi, gözlerimin önünde sadece yıldızlar kayıyordu sanki." dedi hüzünlü bir gülümsemeyle.

Sonra yüzündeki gülümseme silindi ve sanki o ana gidiyormuş gibi bakışları donuklaştı.

"Ama tam o sırada bir el hissettim. Titreyen, buz gibi ama bir o kadar da şefkatli bir el. 'Dayan' diyordu biri bana. İnanır mısın, fısıltısı hâlâ kulaklarımda. Sanki onun gözyaşları benim kanıma karıştı ve bana şifa oldu o gece Nazlı. Ambulans sesini duyana kadar beni bırakmadı. Ben eğer şu an hayattaysam o meçhul kişi sayesinde hayattayım."

Başını yere eğdi, bir hıçkırığı gizlemek ister gibi yutkundu.

"O günden sonra onu çok aradım ama o meçhul kurtarıcımı bulamadım. Kimse görmemiş, kimse duymamış. Ve ben o an o kişinin sen olduğunu düşündüm Nazlı. Çünkü bir senin saçların öyle kahveydi, bir senin gözlerin öyle buğuluydu. Ama Erdem hayal gördüğümü, doktorlar kan kaybından zihnimin bana bir oyun oynadığını söyledi. İlk başta inanmadım, kim gözünün gördüğüne inanmazdı ki? Herkes inanırdı. Fakat sonra senin olmadığını kabullendim. Çünkü sen gitmiştin ve o an gördüğüm kişi sen sandığım, ama aslında yoldan geçen herhangi biriydi. Ama o kişi kim olursa olsun, beni o gece ölümün elinden çekip aldı."

Derin bir nefes alıp bana döndü ve o an gözlerindeki o mahzunluk kalbimi paramparça etti.

"Neyse, asıl konumuza dönelim. İşte o saldırı, benden sadece bir kaç damla kanımı almadı Nazlı. Geleceğimi de aldı." dedi gözünden bir damla yaş akarak.

Gökhan durdu. Gözlerini gölün karşı kıyısına dikti, sanki o anı orada bir yerde yeniden yaşıyordu. Elini tutup destek olurcasına sıktım.

"Gökhan, eğer canını çok yakıyorsa
anlatmak zorunda değilsin." diye fısıldadım.

Hafifçe başını hayır anlamında salladı.

"Zorundayım. Çünkü on beş gün sonra hayatlarımızı birleştireceğiz ve senin bunu bilmeye hakkın var." dedi toparlanmaya çalışarak.

"O gece aldığım yara... Benim baba olma şansımı elimden aldı Nazlı. Doktorlar uyandığımda 'Çocuğun olma ihtimali neredeyse yok' dediler. Ve ben on iki yıl boyunca bu eksiklikle, o karanlık gecenin travmasıyla yaşadım."

Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. Gökhan’ın meçhul kurtarıcı dediği o gölgenin aslında benim olduğumu bilmeden, on iki yıl boyunca bu minnetle ve bu yarayla yaşaması içimi yaktı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken ona yaklaştım ve ellerimi yüzüne götürdüm.

"Gökhan." dedim, sesim titreyerek.

"O gördüğün kişi bir hayal değildi. Ve o gün seni orada bırakan da kader değildi."

Gökhan şaşkınlıkla bana baktı.

"Ne demek istiyorsun Nazlı?"

Gözlerinin tam içine baktım ve o geceki o çaresiz kızın ellerindeki kanı ona anlatmak için hazırlandım.

"O gece ben gerçekten de oradaydım. Elleriyle senin kanını durdurmaya çalışan kişi bendim Gökhan. Ambulans gelene kadar başından ayrılmayan, 'Dayan' diye yalvaran da bendim."

Gökhan’ın yüzündeki o hüzünlü maske, kurduğum son cümleyle birlikte paramparça oldu. Bakışları önce ellerime, sonra yüzüme, en sonunda da derin bir boşluğa düştü. Sanki on iki yıldır zihninde kurduğu o devasa yapbozun kayıp parçası, hiç beklemediği bir anda yerine oturmuştu.

Bir süre öylece kaldık. Sadece gölün kıyıya vuran hafif sesi ve Gökhan’ın kesik kesik aldığı nefesler duyuluyordu. Gökhan’ın dudakları titredi, bir şey söylemek istedi ama ses telleri sanki bu gerçeğin ağırlığı altında ezilmişti.

"Sen." dedi sonunda, sesi bir fısıltıdan bile daha cılızdı.

"Sen miydin? Gerçekten sen miydin Nazlı?"

Gözlerini kapatıp başını geriye attı. Bir an ağlayacak gibi oldu, sonra aniden garip bir gülümseme yayıldı yüzüne. Bu; acıdan çok, kurtuluşun getirdiği bir sevinçti.

"Nazlı." dedi ve gözlerini tekrar bana çevirdi.

Bakışlarındaki o buğu dağılmış, yerine kor bir ateş yerleşmişti.

"Ben deli değilmişim. Erdem haklı değilmiş, doktor yanılmış. Gördüğüm o kahverengi saçlar, o buğulu gözler... Hiçbiri hayal değilmiş."

Birden ellerimi kavradı ve dudaklarına bastırdı.

"Benim canımı kurtaran eller, senin ellerinmiş. Ben on iki yıl boyunca hep o meçhul gölgeye dua ettim Nazlı. 'Kimsen, neredeysen Allah senden razı olsun' dedim. Meğer her gece rüyalarıma giren kadın; hayatımı kurtaran, ardından dualar ettiğim kadınmış."

Gökhan’ın omuzlarındaki o dağ gibi ağır yükün bir anda kuş olup uçtuğunu hissettim. Az önceki o mahzun adamın yerine; hayata, kadere ve mucizelere yeniden inanan o eski Gökhan gelmişti.

"İnanamıyorum." dedi, bu kez sesi daha gür ve heyecan doluydu.

"Nazlı, sen beni sadece o gece kurtarmadın. Sen beni bugün de kurtardın. Senin o gece yanımda olduğunu bilmek, bana kaybettiğim her şeyi geri verdi sanki. Bugün bunu öğrenmem benim için çok kıymetliydi Nazlı."

Beni bir hışımla kendine çekti ve öyle sıkı sarıldı ki kaburgalarımın sızladığını hissettim. Başını boynuma gömüp derin bir nefes aldı.

"İyi ki gitmemişsin." diye fısıldadı Gökhan, alnını alnıma yaslayarak.

"İyi ki o gece ellerini çekmemişsin benden. Çünkü ben o gün ölmemişim Nazlı, ben o gün senin ellerinde yeniden doğmuşum."

Gökhan’ın bu itirafla gelen sarılışı o kadar içtendi ki, bir an için zamanın durduğunu hissettim. Ancak Gökhan aniden duraksadı. Beni kollarının arasından hafifçe uzaklaştırıp ellerimi tuttu. Ama bu kez gözlerindeki o parıltıya yine o tanıdık, hüzünlü gölge düştü. Ve az önceki büyük mucizenin sevincini, sert bir gerçekle bölmek zorundaymış gibi yutkundu.

"Nazlı." dedi; sesi bu kez daha ağır, daha tedbirliydi.

"Beni o gece hayatta tutan sendin, bu benim için dünyanın en büyük hediyesi. Ama, ama o gecenin bıraktığı iz hâlâ bende. Az önce de söyledim benim baba olma ihtimalim, tıbben yok denecek kadar az."

Gözlerimin içine, sanki ruhumun en derinindeki bir cevabı ararmış gibi baktı ve ellerimi daha sıkı kavradı.

"Bak, şimdi bir yolun başındayız. O yüzden, senin bunu tüm çıplaklığıyla düşünmeni istiyorum. Sen anne olmayı seçmiş bir kadınsın. Biliyorum Aybüke de dünyalar güzeli bir çocuk ama belki sen bir kez daha o duyguyu tatmak istersin, belki kucağında benden bir can olsun istersin. Eğer benim bu durumum senin için bir problem olacaksa, eğer ilerde 'keşke' diyeceksen..." dedi, fakat cümleleri boğazına dizildi ve devam edemedi.

"Nazlı, ben seni böyle bir şeye mecbur bırakmak istemem."

Ardından durdu, derin bir nefes alıp başını hafifçe yana eğdi. Sesindeki o tını kalbimi sızlattı.

"Seni o kadar çok seviyorum ki, seni eksik bir hayata mahkum etmekten çok korkuyorum. Benimle evlendiğinde belki de bir daha hiç 'bebeğimiz olacak' diyemeyeceğiz. Bu yüzden bu senin için bir eksiklikse şimdi söyle bana. Ben senin kararına her zaman saygı duyarım."

Gökhan’ın bu kadar dürüst, bu kadar savunmasız karşımda durması içimi titretti. O, benden bir hayat çalındığını düşünüyordu ama bilmiyordu ki benim hayatım zaten oydu. Gülümseyerek ellerimi onun ellerinden kurtardım ve bu kez ben onun yüzünü avuçlarımın arasına aldım.

"Gökhan." dedim, gözlerimdeki en net ve en sevgi dolu bakışla.

"Sen benim on iki yıl önce öleceğini sanıp başında feryat ettiğim adamsın. Ve gelmiş şimdi bana çocuğumuz olmayabilir, istersen ayrılalım diyorsun. Ama bizim başka çocuklara ihtiyacımız yok ki. Bizim zaten çocuklarımız var; Aybüke var, Aytaç var. Ve sen, o çocukların babası olmaya en çok yakışan adamsın."

Gözlerinin içine daha derin bir şekilde baktım.

"Eğer bir gün bir çocuğumuz olursa, bu bizim mucizemiz olur. Ama olmazsa da... Gökhan, benim dünyam zaten seninle tam. Ben bir bebek için değil, seninle yaşlanmak için o imzayı atıyorum. Sen benim yanımda ol, nefesin nefesime karışsın, bu bana yeter de artar. Seninle geçireceğim tek bir gün, bin tane hayali çocuğa bedel. Biz hiçbir şekilde eksik değiliz, bak buradayız. Tamız." dedim elini kalbime koyarken.

"İyi ki sen." dedi Gökhan gözlerini kapatıp, huzurla gülümseyerek.

"İyi ki sen." dedim onun gibi gözlerimi kapatarak.

Bir süre birbirimizin nefeslerinde soluklandıktan sonra Gökhan aramıza biraz mesafe koydu.

"Dizinde uzanabilir miyim?" diyerek sordu, küçük bir çocuk gibi.

Ona cevap vermedim ve gülümseyerek, başını dizlerime yaslamasına yardımcı oldum. Ardından elimi saçlarına götürerek, hafif dokunuşlarla saçlarını sevmeye başladım.

"Tanrı′dan diledim bu kadar dilek, aman aman
Bu kadar dilek." diyerek bir türkü mırıldanmaya başladı.

"O yârin yüzünü bir daha görek, aman aman
Bir daha görek."

Nakarat geldiğinde bu sefer ben de onunla birlikte söylemeye başladım.

"Bir kara kaşın, bir kara gözün
Değer dünya malına.
Bir kara kaşın, bir kara gözün
Değer dünya malına."

Türkü bittikten bir süre sonra Gökhan'ın nefes alış verişleri yavaşladı ve uyuduğunu gösteren hafif bir mırıltı çıkardı. Ben de yaşadığım bu huzurlu anla birlikte, kafamdaki tüm düşünceleri atarak bakışlarımı önümdeki manzaraya çevirdim.

Gölün üzerindeki güneş batmaya hazırlanırken, artık biliyordum ki; yaralarımız hala oradaydı ama artık canımızı yakmıyordu. Çünkü biz, birbirimizin merhemi olmaya yemin etmiştik iki sevdalıydık.