19. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 19: Piknik
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 19: Piknik
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nazlı'dan...
Çocuklar okula gitmiş, evin içine o ağır ama alışıldık sessizlik çökmüştü. Tam o sırada kapının zili bu sessizliği keskin bir bıçak gibi böldü.
"Ben bakıyorum." diyerek ayağa kalktım.
Kapıyı açtığımda, eşikte duran o tanıdık yüzü görünce bir an nefesim kesildi. Karşımda Nergis teyzeyi görmeyi hiç beklemiyordum. Başındaki tülbendini her zamanki gibi özenle bağlamış, yüzüne yılların yorgunluğunu ama aynı zamanda o bitmek bilmeyen şefkatini yerleştirmişti.
"Nergis teyze, hoş geldin." dedim, şaşkınlığımı ve yüzümdeki o hazırlıksız ifadeyi gizleyemeyerek.
"Hoş buldum Nazlı. Müsaade var mı kızım?" diye sordu o vakur, yumuşak sesiyle.
"Tabii ki, ne demek. Geç buyur, başımızın üstünde yerin var." diyerek kapıyı sonuna kadar araladım.
Beraber salona geçtiğimizde, Aybüke koltukta oyuncaklarıyla meşgulken onu görür görmez adeta yerinden fırladı. Hiç tereddüt etmeden gidip Nergis teyzenin bacağına sımsıkı sarıldı.
"Nergis babaanne!" diye seslenişi, salonun yüksek tavanlarında neşeyle yankılandı.
Nergis teyze, sanki kendi torununu kucaklıyormuş gibi büyük bir hassasiyetle eğilip Aybüke'nin o ince, narin omuzlarını tuttu. Gözlerinin içi gülüyordu.
"Kuzum, nasılsın bakalım? Yanaklarına biraz renk mi gelmiş sanki senin?"
Aybüke büyük bir neşeyle, "Çok iyiyim, sen nasılsın? Beni mi özledin?" dedi, çocuksu bir özgüvenle.
Nergis teyze, elindeki beyaz örtüye sarılı kabı Aybüke'ye bir hazineymiş gibi göstererek gülümsedi.
"Ben de iyiyim. Tabii seni özledim de geldim hem bak, sana ne getirdim. O gün çok sevmiştin ya, senin için tekrar o tarçınlı kurabiyelerden yaptım."
Aybüke'nin gözleri sevinçle parladı, o solgun bakışlarına bir ışık oturdu.
"Teşekkür ederim!" derken sarf ettiği o samimi minnet, hepimizin yüzünde buruk bir tebessüm oluşturmuştu.
Yengem, ortamdaki o duygusal yoğunluğu dağıtmak istercesine hemen araya girdi:
"Hadi gel bakalım Aybüke hanım, biz bu kurabiyeleri tabağa dizelim, yanına da tavşan kanı bir çay demleyelim."
Onlar mutfağa geçtiğinde, içeride yalnızca biz kadınlar kaldık. Annem, koltuğunda doğrulup "Nergis, hoş geldin sefalar getirdin." dedi.
"Hoş buldum Zeliha." dedi Nergis teyze, derin bir iç çekerek.
"Geçen gün hastaneden döndüğünüzde gelememiştim Aybüke'yi görmeye, içim içimi yedi. Ben de kurabiye yapayım, öyle gideyim dedim. Aybüke'yi görmeden içim rahat etmedi bir türlü."
"Ne iyi ettin, ayaklarına sağlık. Geç, buyur şöyle otur." dedi annem.
Nergis teyze, bir süre sessiz kaldıktan sonra bakışlarını ağır ağır bana çevirdi. Bakışlarında; bir annenin, evladı için canını vermeye hazır diğer bir anneye duyduğu o sonsuz, dilsiz anlayış ve dayanışma vardı.
"Sen nasılsın Nazlı?" diye sordu.
"İyiyim. Yani, iyi olmaya çalışıyorum Nergis teyze. Elimden geldiğince ayakta durmaya gayret ediyorum." dedim.
Ama sesimdeki o bitmek bilmeyen yorgunluğu, her gece yastığa başımı koyduğumda verdiğim o savaşı gizleyemedim.
"Geçen gün Aybüke'nin durumundan, o zorlu hastalığından bahsetti Gökhan." dediğinde kalbim bir an teklemişti.
"Bu durumda kelimeler kifayetsiz kalıyor be kızım. Ne denir, ne söylenir bilmem. Rabbim şafi ismiyle muamele etsin, acil şifalar versin inşallah."
"Amin. İnşallah Nergis teyze." dedim fısıltıyla, gözlerimi halının desenlerine dikerek.
Nergis teyze elini dizine vurdu, bakışları pencereden süzülen ışığa, çok uzaklara daldı.
"Siz de biliyorsunuz, evlat çok ayrı bir imtihan. Çok büyük bir lütuf bizler için." diye başladı anlatmaya.
Sesi geçmişin tozlu sayfalarından geliyordu sanki.
"Benim yıllarca bir çocuğum olsun diye çalmadığım kapı, gitmediğim doktor, etmediğim dua kalmamıştı. Göğsümdeki o boşlukla yaşlanırım sanmıştım. Tam her şeyden elimi eteğimi çekmişken, umudumu yitirmişken Rabbim Gökhan'ımı gönderdi bize. O benim mucizemdi. Şimdi koskoca adam oldu ama hala ona bir şey olacak düşüncesi, bir dikenin ayağına batma ihtimali bile nefesimi kesiyor. Allah kimseyi evladıyla sınamasın, o acıyı kimseye tattırmasın."
Onun bu içten, ruhundan kopup gelen itirafı odadaki havayı bir kurşun gibi ağırlaştırdı. Annem ve ben bir ağızdan "Amin." dedik.
"Ama senin bu hayattaki sınavın da buymuş be kızım." dedi Nergis teyze, hüzün dolu gözlerini doğrudan benimkilere dikerek.
"Ne diyelim, isyan etmek kula yakışmaz. Derdi veren Allah, dermanını da elbet bir kapıdan gönderir. Sen gönlünü ferah tut, isyan etme ki hayırlı kapılar açılsın."
"İnşallah." diye mırıldandım.
O sırada yengemler içeri girdiler. Aybüke; bir hanımefendi edasıyla tepsiyi iki yanından sıkıca tutmuş, adımlarını sayarak bize getiriyordu.
"Size çay ve dünyanın en lezzetli kurabiyelerini getirdik!" diyerek Nergis teyzenin hemen yanına, koltuğun ucuna tünedi Aybüke.
Nergis teyze, Aybüke'nin yumuşacık saçlarını şefkatle okşadı.
"Ellerinize sağlık benim güzel kızım." dedi Nergis teyze, sesi hafifçe titriyordu.
Aybüke kocaman, bir gülümsemeyle cevap verdi:
"Afiyet olsun!"
Kurabiyesinden büyük bir ısırık aldıktan sonra başını yana eğip merakla sordu:
"Nergis babaanne, senin kurabiyelerin neden bu kadar tatlı? Anneminkiler de güzel ama bunlar sanki şekerden değil de başka bir şeyden yapılmış gibi çok güzeller."
Nergis teyze, gözünde biriken ve her an düşmeye hazır olan o bir damla yaşı gizlice silip Aybüke'nin yanağına küçük bir buse kondurdu.
"İçine biraz sevgi, biraz da ettiğim duaları kattım ondandır kuzum. Sevgiyle pişen aşın tadı hiçbir şeye benzemez."
Salondaki tüm o ağır hava dağıldı, herkes sustu. Sadece Aybüke’nin kurabiye yerken çıkardığı o masum kıtırtılar ve dışarıdaki rüzgarın sesi kaldı geriye.
Gökhan'dan...
Babam ve annem ile her zamanki gibi sessizliğin içindeki huzurla yemek yiyorduk. Annem, yemeğinden bir kaşık aldıktan sonra başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde o her şeyi sezen, en saklımı bile okuyan o anne bakışı vardı.
"Bugün Aybüke'yi görmeye, Zelihalara gittim." dedi annem.
Söylediği o isim, kalbimin ritmini bir anda değiştirdi. Elimdeki kaşığı öylece tabağın içinde bıraktım, bakışlarımı önümdeki dumanı tüten tabağımdan kaldırıp tamamen ona odaklandım. Annemin Nazlıların evine gitmesi, en azından Aybüke için atılmış devasa bir adımdı benim için.
"İyi yapmışsın anne." dedim, sesimi en doğal, en dengeli halinde tutmaya çalışarak.
"Nasıldı peki Aybüke? Neşesi yerinde miydi?"
Annem derin, göğüs kafesini sızlatan bir iç çekti. Gözleri bir anlığına masanın üzerindeki oymalı desene daldı.
"İyiydi iyiydi de." dedi sesi titreyerek, dudakları belli belirsiz büküldü.
"Hastalığı, o küçücük bedeniyle verdiği o büyük savaş aklıma geldikçe içim gidiyor be oğlum. Daha dünyayı yeni yeni tanıyan, oyun peşinde koşması gereken küçücük bir çocuk o. İnsan düşünemiyor bile, hayal etmekten bile korkuyor o kadar ağır bir yükün o minicik omuzlarda nasıl durduğunu."
Sertçe yutkundum. Boğazımda, geçmek bilmeyen, adeta bir kaya parçası gibi duran o tanıdık düğüm oluştu. Gözlerimi kaçırdım.
"Öyle gerçekten. Yükü çok ağır." diyebildim sadece, sesim boğuk ve kısık çıkarak.
Aybüke'nin hastalığı benim de haftalardır uykularımı kaçıran, nefesimi daraltan en büyük sancımdı. Masaya bir süre ağır, kurşun gibi bir sessizlik hâkim oldu. Babam sessizce, kaşığını bir kenara bırakıp bizi dinliyor, annemin o şefkat dolu kalbinden dökülecek bir sonraki kelimeyi bekliyordu. Annem, sanki kafasında binbir ihtimalle kurduğu o fikri dile getirir gibi, birden heyecanla ve gözlerinde umut dolu bir parıltıyla tekrar söze girdi.
"Gökhan bak ne diyorum? Şöyle iki aile, eskisi gibi bir araya gelsekte bir pikniğe mi gitsek diyorum? Hem belki Aybüke'ye de iyi gelir, temiz hava alır çocuk. Ne dersin oğlum, nasıl olur sence?"
O an Nazlı'yı ve Aybüke'yi o dört duvardan çıkarıp bir nefes aldırma fikri bile kalbimi ferahlatmıştı.
"Ne güzel düşünmüşsün anne, aklınla bin yaşa." dedim, yüzüme yayılan samimi gülümsemeyle.
"Çok iyi olur, gerçekten çok iyi olur."
Bir an duraksadım, zihnimde hemen planlar dönmeye başladı. Aklıma Erdem ve Bahar geldi.
"Ben Nazlı'ya haber veririm. Hatta diyorum ki Erdemleri de çağırırız. Çocuklar birlikte oynar, daha eğlenceli olur. Aybüke yaşıtlarının yanında kendini daha az yalnız hisseder."
Babam, tabağını masanın ortasına doğru hafifçe itti ve onaylarcasına başını salladı.
"O zaman sen en kısa zamanda Nazlı’yla konuş oğlum." dedi babam.
"Eğer yarından sonra müsaitlerse gidelim. Hepimiz için bir nefes, bir değişiklik olur. Hem Muhittinlerle de eski günlerdeki gibi, dertten kederden uzak oturup iki kelam ederiz. Özledik o günleri."
Yemekten kalktıktan sonra odaya geçtim ama içim içime sığmıyordu, yerimde duramıyordum. Pencerenin önüne geçip bir süre dışarıyı, sokak lambasının ışığıyla aydınlanan sessiz karanlığı izledim. Annemin teklifi zihnimde yankılanıp duruyordu. Nazlı'nın buna ne diyeceğini, Muhittin amcanın nasıl bir tepki vereceğini düşünmekten kendimi alamıyordum.
Telefonumu elime aldım. Rehberde "Nazlı" isminin üzerine gelince parmağım bir an tereddütle havada asılı kaldı. Ardından derin bir nefes alıp ciğerlerimi o serin havayla doldurdum ve harflere titizlikle basarak yazmaya başladım.
"Nazlı, rahatsız etmiyorumdur umarım. Annemlerle masada otururken konuşuyorduk da, diyoruz ki yarından sonra müsait olursanız hep birlikte bir pikniğe mi gitsek? Hepimiz için bir hava değişikliği olur. Hem Erdemleri de çağırırız, Aybüke yalnız kalmaz. Aybüke'ye de moral olur, biraz yüzü güler diye düşündük. Ne dersin? Gelir misiniz?"
Mesajı gönderdikten sonra telefonu sanki çok ağır bir yükten kurtuluyormuş gibi hızla yatağın üzerine bıraktım ve gelecek cevabın korkusuyla pencereden dışarıyı izlemeye devam ettim.
İlahi bakış açısıyla...
Nazlı; Aybüke'nin üzerini örtmüş, odadaki sessizliğin içinde kızının düzenli nefes alışlarını dinlerken, telefonunun ışığı komodinin üzerinde keskin bir parıltıyla yandı.
Mesajı okuduğunda içinden bir taraf "gitme" diyordu. Ama diğer tarafı, anne olan tarafı, Aybüke'nin o mahzun gözlerini hatırlıyordu. Kızının bu dört duvarın kasvetinden uzaklaşmaya, toprağa basmaya, en çok da çocukça bir kahkaha atmaya ihtiyacı vardı. Parmakları, ekranın üzerinde kararsızca titreyerek bir cevap yazdı:
"Gökhan, çok ince düşünmüşsünüz. Annene de nezaketi için ayrıca teşekkür ettiğimi ilet lütfen. Aybüke için gerçekten de çok iyi olur. Bir engel çıkacağını sanmıyorum ama ben yine de babamlarla konuşayım. Ona göre haberleşiriz."
Gökhan mesajı okuduğunda, odasındaki o karanlık hava bir anda dağıldı. Yüzünde, karanlık bir sokakta lamba yanmış gibi hafif ama derin bir tebessüm belirdi.
***
Sabah güneşin ilk ışıkları pencerelerden içeri süzüldüğünde, Nazlıların mutfağında tatlı bir telaş başlamıştı. Nazlı; kahvaltı sofrasını kurarken zihninde cümlelerini tartıyor, konuyu babasına ve abisine nasıl açacağını düşünüyordu.
"Baba." dedi Nazlı, sesi biraz çekingen ve biraz da kararlıydı.
Muhittin Bey, elindeki ince belli bardaktaki sıcak çayından bir yudum alırken duraksadı.
"Gökhan mesaj attı dün gece. Hep beraber yarın bir piknik yapalım diyorlar. Erdemler de gelecekmiş. Aybüke'ye de hava değişimi olur dediler. Sen ne dersin?"
Mutfaktaki kaşık sesleri bir anlığına kesildi. Masadaki o ağır sessizlik, herkesin nefesini tutmasına neden oldu. Muhittin Bey, bakışlarını ağır ağır kızına çevirdi. O bakışlarda hem geçmişin kırgınlığı hem de torununa olan o sonsuz zaafı vardı. Selim kardeşinin yüzündeki o beklenti dolu ama her an reddedilecekmiş gibi duran korkak ifadeyi görünce, babasının sessizliğini bölerek araya girdi.
"İyi olur baba ya." dedi Selim, elindeki ekmeğinden büyükçe bir parça koparırken.
"Aybüke kaç gündür evle hastane arasında hapsoldu. Hem Ertan amcaları da özledik be baba. Oturup iki kelam ederiz. Bize de iyi gelir."
Muhittin Bey bir süre daha sustu, bakışlarını masadaki ekmeğe dikti. Sonra derin, ciğerlerinden gelen bir iç çekişle başını kaldırıp Nazlı'nın doğrudan gözlerinin içine baktı. Gözlerindeki o sert koruma kalkanı bir anlığına indi.
"Kızım." dedi sesi tok ama şefkatliydi.
"Eğer bu gezme Aybüke'ye bir nebze olsun iyi gelecekse, onun yüzünü azıcık da olsa güldürecekse benim için bir sorun yok."
Nazlı'nın üzerinden sanki aşılmaz bir kaya kalkmıştı. Omuzları hafifledi, gözlerine bir parıltı geldi. Hemen Sevda ile birlikte, mutfağın o bereketli kaosuna daldılar. Sevda, bir yandan hamur açarken bir yandan şarkı mırıldanıyor. Nazlı ise sanki dünyanın en mühim işini yapıyormuş gibi özenle sarma içini hazırlıyordu. Bir kaç saat içinde börekler fırına verilmiş, en taze meyveler yıkanmış, en güzel tatlılar yapılmıştı.
Aybüke ise masada "piknik" lafını duyduğu andan beri evin içinde bir kuş gibi cıvıldayarak dolanıyor, her iki dakikada bir mutfak kapısında belirip, "Gökhan abiyle yine uçacağız mı anne?" diye sorup duruyordu.
Nazlı'dan...
Güneş dev çınar ağaçlarının sık dalları arasından süzülüp piknik alanına neşeli bir parıltı bırakırken, doğanın o taze toprak kokusu yavaş yavaş iştah açıcı mangal dumanına karışmaya başlamıştı. Gökyüzü masmaviydi, tepedeki güneş sanki bugün için özel olarak parlıyordu ve her kafadan bir ses çıkıyordu. Abim ve Erdem ise mangalın başında adeta bir savaş veriyorlardı. Ellerinde karton yelpazeler, yüzleri is ve duman içinde kalmış bir şekilde; hırsla kömürleri tutuşturmaya çalışıyorlardı ama ateş sanki onlarla inatlaşıyormuş gibi bir türlü yanmıyordu.
"Yahu niye yanmadı ki bu meret?" dedi abim, alnındaki teri elinin tersiyle silerken.
Yüzüne bulaşan simsiyah is lekesiyle bir savaş gazisine benziyordu ama pes etmeye de niyeti yoktu. Erdem, sanki çok hayati bir şey yapıyormuşçasına eğilip odunları bir çöple dürttü. Gözlerini duman kaçmasın diye kısmıştı.
"Sorma abi ya! Bu ne böyle? Odun değil, sanki yanmamaya yemin etmiş taş mübarek!"
Babam, elindeki çay bardağıyla onları uzaktan bir süre süzdü. O her zamanki otoriter ama bugünlerde iyice ortaya çıkan muzip tavrıyla yavaşça yanlarına yanaştı.
"Beceriksiz olduğunuz için olabilir mi acaba?" diye sordu, bardağından höpürdeterek bir yudum alırken.
Abim hemen savunmaya geçti, elindeki yelpazeyi havada sallayarak:
"Baba bizle alakalı bir problem değil ki! Odunlar mı yaş nedir, bir türlü köz olmuyor!" dedi.
Erdem de hemen ortağını destekledi:
"Kesinlikle Muhittin amca. Odunlar yaş ya, ondan yanmıyor."
Ertan amca oturduğu yerden büyük bir kahkaha patlattı.
"Suçu da hemen odunlara attınız ya, pes vallahi!"
Babam, "Çekilin bakayım oradan, usta eline bırakın şu işi." diyerek gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvadı.
Ertan amca ile beraber mangalın başına geçtiler. Biri odunları hava alacak şekilde ustalıkla dizdi, diğeri ince bir kağıdı tutuşturup közlerin arasına bıraktı. Birkaç dakika içinde alevler çıtırdamaya, kömürler kızıllığa bürünmeye başlamıştı bile.
Babam gururla doğruldu, elindeki maşayı zafer kazanmış bir komutan gibi sallayarak:
"Gördünüz mü, nasıl yakılıyormuş mangal? İzleyin de ders alın."
Abim istifini hiç bozmadan, sanki mangalı yakan oymuş gibi konuştu:
"Biz yaka yaka odunları kurutmuştuk zaten baba, ondan yandı yani. Ön hazırlığı biz yaptık, siz hazır ateşe kondunuz."
Erdem de ciddi bir yüz ifadesiyle kafasını sallayarak, "Kesinlikle katılıyorum abi, çok doğru bir tespit." diye ekleyince, Ertan amca elindeki maşayla onları kovalayacak gibi yaptı.
"Hadi oradan! Beceriksiziz demiyorsunuz da bahane uyduruyorsunuz! Geçin masayı hazırlamaya yardım edin de işe yarayın bari!"
Hepimiz bu hallerine kahkahalarla gülerken, bakışlarım bir an Gökhan'a kaydı. O; bu gürültülü, neşeli kalabalığın biraz uzağında duruyordu. Gülüşüyorduk ama Gökhan'ın gözleri radara yakalanmış gibi tek bir noktaya, Aybüke'nin olduğu tarafa kilitlenmişti.
Kızım; topla koşturan çocukları izlerken omuzlarını hafifçe düşürmüş, piknik örtüsünün bir köşesinde sessizce, kucağında oyuncağıyla oturuyordu. Koşup onlara katılamamanın, nefesinin yetmeyeceğini bilmenin verdiği o derin burukluk yüzünden okunuyordu. O an içim sızladı, yanına gitmek için hamle yapacakken Gökhan'ı gördüm. Kimseye belli etmeden, kalabalığın gürültüsünü arkasına alarak yavaş ve kendinden emin adımlarla Aybüke'nin yanına ilerledi. Hafifçe diz çöktü, koca cüssesiyle Aybüke'nin minik dünyasına uyum sağladı.
"Aybüke, sıkıldın mı yoksa sen?"
Aybüke, utangaç bir tavırla başını önüne eğdi. Toprağı eşeledi.
"Evet, birazcık sıkıldım Gökhan abi."
Gökhan'ın yüzünde o nadir gördüğüm, içimdeki tüm kışları bahara çevirebilecek kadar sıcak ve içten o gülümsemesi belirdi.
"Peki. Ben bu sıkıntıyı nasıl giderebileceğimizi biliyorum. Öyle bir oyun oynayacağız ki hem koşmaya hiç gerek kalmayacak hem de çok seveceksin."
Aybüke heyecanla ve parlayan gözlerle başını kaldırdı:
"Nasıl? Ne oynayacağız ki?"
"Bekle, hemen geliyorum." dedi Gökhan.
Çevik bir hareketle kalkıp arabaya gitti, çantaların birinin içinden bir kutu çıkardı. Geri gelip kutuyu ortaya, piknik örtüsünün üzerine koyduğunda Aybüke'nin gözleri büyük bir merakla parlıyordu.
"Seninle Jenga, yani tahta kule oyunu oynayalım mı?"
Aybüke biraz duraksadı, kutunun üzerindeki resme baktı.
"Ama ben nasıl oynandığını bilmiyorum ki Gökhan abi."
Tam o sırada, küçük Gökhan amcasının niyetini anlamış olacak ki yanlarına damladı. Amcasının sözünü kesip büyük bir özgüven ve çocuksu bir neşeyle atıldı lafa:
"Çok basit ki! Ben neredeyse her gün amcamla oynuyorum, istersen ben öğretirim sana Aybüke. Hem beraber oynarız."
Gökhan, iki çocuğun arasındaki bu masum yakınlaşmaya bakıp derin bir huzurla gülümsedi.
"O halde Gökhan sana nasıl oynanacağını öğretsin, sonra da beraber oynayın Aybüke. Olur mu?"
İki çocuk da hevesle başlarını sallayarak tahta blokları dizmeye başladılar. Gökhan, onların oyununa o güvenli zemini hazırlamış olmanın verdiği huzurla yavaşça oturduğu yerden kalktı. O an, sadece birkaç adım ötede, tüm sahneyi nemli gözlerle izleyen benimle göz göze geldi. Kalbim boğazımda atıyordu ama yüzümde engel olamadığım, minnet dolu bir gülümseme vardı. Kızımın o anki mutluluğu, kendini oyunun dışında hissetmemesi için Gökhan’ın gösterdiği o ince düşünce benim için dünyalara bedeldi. Kelimeler boğazıma dizildi, konuşamadım. Sadece dudaklarımı oynatarak, tüm ruhumla "Teşekkür ederim" dedim.
Gökhan bir an duraksadı, bakışları o eski, tanıdık sıcaklığına büründü. Omuzları hafifçe gevşedi. Karşılık olarak hiçbir şey demedi. Sadece hafifçe gülümsedi ve mangalın dumanları arasında kaybolan babamların yanına doğru yürüdü.
