14 BAHAR kitap kapağı

3. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 3: Sır

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 3: Sır
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime · Okuduğun bölüm
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

“Seni dünyada herkesten,
her şeyden çok sevmiştim.
Bu kadar sevilen bir insanın yerinde
yeller esmesi
insanın kanına dokunuyor.
-Sabahattin Ali ŞENYUVA-”

(İlahi bakış açısıyla...)
Gökhan, iki gün boyunca zihninde dönüp duran o ışığın hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu tartmaktan ve uyuyamamaktan yorgun düşmüştü. Bugünse aklına doluşan düşüncelerle birlikte hava aydınlanırken resmen bayılarak uyuyakalmış ve tekrar sabahın serin, insana dirilik veren havasıyla uyanarak, her zamanki gibi zihnini susturabildiği tek yer olan dükkanına gitmek için hazırlanmıştı.
Ceketini omuzlarına atıp aşağı inerken, bir taraftan da bakışlarını etrafta gezdirmeye başladı. Her gün olanın aksine bugün çatal bıçak sesleriyle karşılamamıştı. Anlaşılan uyanamamış ve kahvaltıyı kaçırmıştı. Umursamadı o an bunu Gökhan, sonuçta dükkanda da bir şeyler atıştırabilirdi.
Bakışlarını bu sefer mutfaktan salona çevirdiğinde gözleri ilk annesine çarptı. Nergis Hanım televizyonun karşısına geçmiş her gün kaçırmadan izlediği bir sabah programına dalmıştı. Bu konuda hiç anlayamıyordu Gökhan annesini. Bir insan neden böyle saçma sapan programlar izleyerek aklını bulandırırdı ki? Oldukça mantıksızdı.
Bu sefer gözlerini etrafta gezdirirken amacı, babasıyla karşılaşmaktı. Fakat maalesef bu da olmadı. Anlaşılan babası Ertan Bey çoktan ceketini alıp mahalle kahvesinin yolunu tutmuş, tiryakisi olduğu çayına kavuşmuştu. Gökhan da daha fazla beklemek istemeyerek, ceketini omuzlarına geçirip dış kapıya yönelirken, annesine doğru seslendi:
“Anne, ben çıkıyorum! Dükkanda işler birikti, daha fazla geç kalmayayım.”
Nergis Hanım; ne zaman aşağı indiğini fark etmediği oğlunun konuşmasıyla birlikte, oturduğu koltuktan sanki altına ateş konulmuş gibi hızla fırladı. Ardından adeta oğlunun yolunu kesercesine önüne geçti. Yüzünde ve hareketlerinde paniklediğini ele veren tuhaf bir ifade vardı.
“Oğlum,” dedi sesini en yumuşak tonuna çekerek. “Daha kahvaltı yapmadın nereye gidiyorsun hemen?”
Gökhan annesine dönüp, başını iki yana salladı reddedercesine.
“Merak etme annem, ben dükkanda bir şeyler atıştırırım.” dedi ve yürümeye devam etti.
“Sen, sen diyorum ki bugün gitmesen mi dükkana? Birkaç gün evde kalsan, dinlensen mi acaba ha? Ne dersin?”
Nergis Hanım hızla cümlelerini sıralamaya devam ederken, Gökhan kapının eşiğinde öylece durakladı. Kaşları şaşkınlıkla çatılmıştı. Bu, annesinden duymaya hiç alışık olmadığı bir istekti.
“Neden ki anne? Bir şey mi oldu? Dükkan bu, bekler mi? Müşteriler gelir, ayıp olur.”
“Bir şey olduğu yok evladım.” dedi Nergis Hanım, oğluna doğru bir adım daha yaklaşıp avucunu yanağına yasladıktan sonra sevgiyle okşarken. “Sadece, baban emekli olduğundan beri dükkanın yükü tamamen senin omuzlarına bindi. Dur durak bilmeden çalışıyorsun. Tozun, talaşın içinde ciğerlerin soldu be yavrum. Biraz evde otursan, dizimin dibinde dinlensen, ben de sana sevdiğin yemekleri yapsam fena mı olur?”
Gökhan hafifçe gülümsedi. Annesinin bu ilgisi hoşuna gitse de dükkana gitmemek ve çalışmamak demek, düşünceleriyle baş başa kalması demekti.
“Yok annem, sağ olasın ama bana çalışmak iyi geliyor. Hem elim iş tutunca kafam dağılıyor, evde oturup ne yapacağım? Boş durunca duvarlar üzerime üzerime geliyor, iyice daralıyorum.”
Nergis Hanım, mantıklı cümlelerin Gökhan’ı durdurmaya yetmeyeceğini biliyordu. Fakat sabahın erken saatlerinde aldığı Nazlı’nın döndüğü haberi sokaklarda bir yangın gibi yayılırken, Gökhan’ın dışarı çıkması demek, o yangının tam ortasına düşmesi demekti. Planlarının altüst olmasına izin veremezdi. Birden sendeler gibi yaptı, elini şakağına götürüp acı dolu bir iniltiyle “Ah!” dedi ve Gökhan’ın koluna sıkıca tutundu.
Gökhan’ın yüzündeki gülümseme anında yerini derin bir endişeye bıraktı. Ardından annesinin geçmişteki kalp sıkıntılarını, hastane koridorlarında nefes nefese geçirdikleri uykusuz geceleri hatırladı. Yaşadıkları o kötü günler bir bir doldu zihnine.
“Annem! İyi misin? Ne oldu birden?”
“Ay, dur. Dur biraz.” dedi Nergis Hanım, sanki nefes almakta zorlanıyormuş gibi yaparak. “Başım döndü, gözümün önü karardı sanki bir an.”
“Hastaneye gidelim mi? İster misin? Bak hemen arabayı hazırlayayım, dur bekle sen.”
Nergis Hanım elini hafifçe sallayıp, geçiştirircesine bir hayır işareti yaptı.
“Yok, yok. Hastaneye gitmeye gerek yok şimdi, doktorlar yine bir sürü tahlil ister falan hiç uğraşamam. Sen yardım et de ben şöyle biraz uzanayım, dinlenince geçer zaten.”
Gökhan, annesinin koluna girip onu büyük bir dikkatle kanepeye yatırdı. Yastığını düzeltti ve üzerini örttü. Ardından hemen mutfaktan bir bardak su getirip annesine uzattı. Nergis Hanım ise suyu küçük yudumlarla içerken, gözlerini kapatıp sanki çok bitkinmiş gibi olduğu yere iyice yerleşti. Rolünü o kadar kusursuz oynuyordu ki, Gökhan’ın vicdanı o saniye dükkan kapısını zihninde mühürlemişti.
“Daha iyi misin annem? Bir yerin ağrıyor mu?”
“İyiyim, biraz daha iyiyim ama,” dedi Nergis Hanım, oğlunun elini zayıf ve muhtaç bir tavırla sıkarak. “Sen yine de ne olur ne olmaz yanımda kal bugün, olur mu Gökhan? Yalnız bırakma beni, korkuyorum birden fenalaşırım diye.”
Gökhan, annesinin bu savunmasız hâli karşısında daha fazla direnemedi ve kabullenmişlikle konuşmaya başladı:
“Olur tabii annem. Buradayım ben, yanındayım, merak etme sen.”
Aradan dakikalar geçerken annesinin biraz daha sakinleştiğini gören Gökhan, üzerindeki iş kıyafetlerini değiştirmek için odasına yöneldi. O odasına girip kapıyı kapattığı an ise kanepede can çekişen Nergis Hanım bir anda dirildi. Gözlerini hızla açarak oturur pozisyona geldi ve sehpanın üzerindeki telefonuna atıldı. Ekranda, mahalleli kadınların “Gün grubu” grubundan gelen mesaj parlıyordu:
“Hayırlı olsun Zeliha. Nazlı geri dönmüş.”
Elindeki telefona bakakalan Nergis Hanım, oğlu içerdeyken dışarıdaki fırtınanın evinin içine girmemesi için ördüğü duvarları daha da sağlamlaştırmaya kararlıydı. Ancak bilmiyordu ki; kader, onun yalanlarından çok daha güçlü bir senaryo yazmış ve gerçekleştirmeye başlamıştı bile.

(Nazlı’dan...)
Günün son ışıkları pencerelerden elini eteğini çekip yerini akşamın o ağır ve hüzünlü sessizliğine bıraktığında, şu sıralar mutfak benim için bir sığınak gibiydi. Ve ben bu sığınakta annem ve yengem ile ocağın başında yemek yapıyordum. Buharın arasında kaybolan yüzüm, ruhumdaki yorgunluğu saklamaya yetmiyordu ama kalbim, yıllar sonra ilk kez bu evin bir parçası olmanın mutluluğuyla dışarı çıkmak istercesine çırpınıyordu.
“Anne.” dedim, elimdeki kepçeyi ona doğru uzatarak.
Fakat sesimdeki o çocuksu, onaylanma bekleyen çekingenliği ne yapsam gizleyememiştim.
“Çorbanın tuzu nasıl olmuş, bakar mısın? İyi mi sence?”
Annem o hiç değişmeyen, zamanın bile solduramadığı şefkatiyle kaşıktaki çorbayı üfleyerek içti. Ardından gözlerimin içine öyle bir baktı ki; sanki tüm o kayıp yılları, kırgın vedaları tek bir bakışla sildi süpürdü.
“İyi, tam kıvamında olmuş Nazlı’m. Ellerine sağlık güzel kızım benim.” dedi ve eğilip yanaklarımdan öptü.
O sırada yengem de aradaki bu yoğun ve duygusal havayı dağıtmak istercesine neşeyle araya girdi:
“Yıllardır şu mutfakta yemek yapıyorum, bana bir kere bile şöyle ‘ellerine sağlık’ deyip öpmedin anne. Kıskanıyorum ama, bu kadar çabuk mu pabucum dama atıldı?”
Onun bu şakacı sitemine hep birlikte neşeyle güldük. Ardından annem, ikimizi de kanatlarının altına alıp saçlarımıza kısa birer öpücük bıraktı.
“Oh, güzel kızlarım benim.” dediğinde ise içimdeki o sızı biraz daha dindi.
Ama bu huzurun ne kadar kırılgan, ne kadar ince bir ipe bağlı olduğunu çok iyi biliyordum. Babam eve geldiği an bu kısa süren mutluluk sona erecek ve hepimiz yine aynı sessizliğe bürünecektik. Bunun farkındalığıyla olduğum yerde silkelendim ve masayı hazırlamak için yengemlere yarım etmeye başladım. Fakat kendime gelmeye çalışsam da, tabakları dizerken ellerimin titremesini engelleyemiyordum.
Ben elimdeki tabakları masaya yerleştirdiğimde çocuklar da neşeyle yerlerine oturdu. Aybüke, kuzenlerinin yanında sessizce sanki oraya ait değilmiş gibi mahcup bir tavırla yerini aldı. Ardından bana bakıp hafifçe gülümsedi ve ben o bana böyle içimi rahatlatmak istercesine bakarken, zayıf kalbinin benim için çarptığını hissettim. İçimdeki umut yeniden filizlenirken, bakışlarım usulca Mustafa’yı buldu, yüzü bir duvar gibiydi. Elindeki telefon ile dünyayla bağını koparmış, varlığımı tamamen yok sayıyordu. Ve onun sessizliği, babamın öfkesinden bile daha çok canımı yakıyordu.
Tam o sırada dış kapının ağır, tok sesi duyuldu ve kalbim ağzımda atmaya başladı, nefesim daraldı. Babamla ağabeyim gelmiş ve onlar geldiği gibi mutfaktaki tüm sesler bir anda bıçakla kesilmiş gibi dinmişti.
“Hadi, yemek hazır! Buyurun masaya.” diye seslendi annem.
Sesini her ne kadar neşeli çıkarmaya çalışsa da, içinde sakladığı o korku ve endişe oldukça barizdi.
Onun seslenmesiyle birlikte babam içeri girdi. Ağır, vakur adımlarla masaya yaklaştı. Üzerinde hâlâ dükkanın, unun ve emeğin kokusu vardı. Bakışları masada usulca gezindi. İlk önce anneme baktı, sonra çocuklara kısa bir an değdirdi gözlerini ve en sonunda da bir celladın kılıcı gibi benim üzerimde durdu. Gözlerindeki o mermer gibi sertlik, onarılması güç kırgınlık yerli yerindeydi.
“Aç değilim ben.” dedi en sonunda konuşarak ama sesi, buz tutmuş bir nehir gibi ruhsuz ve mesafeliydi.
Arkasını dönüp tam gidecekken, içimdeki tüm korkuları ve endişeleri bir kenara itip bütün cesaretimi toplayarak seslendim:
“Baba. Bak, sen seversin diye karnıyarık yaptım. Patlıcanları da tam senin istediğin kızarttım. Sen seversin diye.”
Babam durdu. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarının hafifçe sarsıldığını ve bir anlığına şaşırdığını görebiliyordum. Ama bunlara rağmen yine de hiçbir şey söylemedi, omuzlarındaki yıllardır taşıdığı gurur ve kırgınlık yüküyle yürüyüp gitti. Fakat merdivenlerden çıkarken attığı her adım, kalbimin üzerine basıyormuş gibi hissettiriyordu. Gözlerimin dolduğunu ve ellerimin zangır zangır titrediğini saklayamazken ağabeyim hemen yanıma geldi, kolunu güven verircesine omzuma attı.
“Seni ne kadar çok sevdiğini biliyorsun Nazlı. Sadece, sadece sana çok kırgın.” dedi teselli vererek. “Emin ol, o ördüğü duvarlar eninde sonunda yıkılacak. Sabret güzel kardeşim, sadece biraz daha sabret. Olur mu?”
Ağabeyime hafifçe gülümsedim ama içimdeki yangın bir türlü sönmüyordu. Onu, başımı aşağı yukarı sallayarak onayladığımda herkes geri eski hâline döndü ve yemeklerine başladı. Ardından masada zoraki bir sohbet döndü ama ben ne onları duyuyordum ne de önümdeki yemeği görebiliyordum. Boğazımdan tek bir lokma geçmezken, lokmalar sanki zehirli birer iğneye dönüşmüştü. Daha fazla dayanamadım, mutfağa geçtim ve diğerleri yemeklerine devam ederken, ben de en güzelinden karnı yarığı bir tabağa ayırdım ardından yanına da biraz pilavdan koydum.
On dört yılın hesabı bir akşamda, bir tabak yemekle kapanmazdı, biliyordum. Ama ben bu kırgınlığın bitmesi ve eski günlere dönmemiz için, gerekirse on dört yıl daha bekler ve bir an olsun bundan vazgeçmezdim. Çünkü bizim artık gidecek bir yerimiz yoktu, burası hem benim hem de kızımın son limanıydı.

(İlahi bakış açısıyla...)
Ertan Bey anahtarını kilide sokup çevirdiği anda, evin içinden yükselen sessizlik onu duraksatmıştı. Diğer günlerin aksine kapı açıldığında dışarıdaki hayatın gürültüsü sanki eşikte kesilmiş, yerini boğucu bir durgunluğa bırakmıştı. Ve bu sessizlik, alıştığı türden bir sessizlik değildi. Akşamüstleri eve döndüğünde karşılaştığı o sıradan, yorgun sessizlikten çok daha ağırdı. Sanki ev bile nefesini tutmuş, olacakları bekliyor gibiydi.
Ayakkabılarını çıkarırken salona doğru göz ucuyla baktı. Karısını gördüğü an içinden derin bir “eyvah” geçirdi. Nergis Hanım; başına yazmasını sarmış, kolunu da alnına dayamış tabiri caizse kanepenin üzerine adeta yayılmıştı. Göğsü abartılı bir şekilde inip kalkıyor, arada bir dudaklarının arasından acıyla karışık iniltiler dökülüyordu. Ertan Bey, bu manzaraya bakarken içinden hem bir endişe hem de tanıdık bir bıkkınlık geçti. Karısının bu hâllerini pek tabii biliyordu. Ne zaman kontrol elinden kayacak gibi olsa, Nergis Hanım’ın bedeni sahte bir hastalığa teslim olurdu, ki bu da o anlardan biriydi.
Tam bu düşüncelerle salona birkaç adım atmışken mutfaktan gelen sesler dikkatini çekti. Tabakların yer değiştirme sesi, çekmecenin açılıp kapanması... bunlar normaldi. Tuhaf olanı, onların arasına karışan oğlu Gökhan’ın sesiydi.
Ertan Bey, bu durumu garipseyerek mutfağın kapısında durdu. Ardından oğlunu; beline bağladığı çiçekli bir önlükle masayı hazırlarken gördüğünde, kaşları istemsizce havaya kalktı. Bu evde yıllardır pek değişmeyen bir düzen vardı ve Gökhan’ın mutfakta olması, bu düzenin dışında bir görüntüydü. Erkeklerin mutfakta olmaması gerektiğini düşünen, yobaz ve geri kafalı birisi değildi Ertan Bey ama oğlu Gökhan’da pek mutfakla ilgilenen birisi değildi. Küçükken annesinden öğrendiği ve onun hayatta kalmasını sağlayacak birkaç şeyden fazlasını bilmezdi mesela. Çünkü o oldum olası mutfak işlerini sevmezdi. Annesi Nergis Hanım hasta olduğu zamanlarda bile mutfağa girmemiş bu görevi babasına devretmişti.
O kendi içinde düşüncelere dalmışken babasının geldiğini gören Gökhan, çaresizlikle başını kaldırdı. Ve sabahtan beri içinden geçen o tuhaf sıkıntıyı bastırmaya çalıştı.
“Hoş geldin baba.” dedi. “Annem rahatsızlandı biraz. O yüzden ben hazırladım bugün yemekleri.”
“Hoş buldum, hoş buldum.” dedi, sesini olabildiğince doğal tutmaya çalışarak.
Ardından salona, karısına doğru baktı. Nergis Hanım bu bakışı yakaladığı an, rolünü daha da büyüttü. İnleyerek doğruldu, her adımı sanki dizlerine bıçak saplanıyormuş gibi ağır ve yavaştı.
“Ah... başım...” diye mırıldandı. “İçim de bir fena.”
Ertan Bey’in dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi ama bunu hemen sakladı. Kahvehanede kulağına çalınan o fısıltılar, şimdi bu evin içinde çok daha net yankılanıyordu. Karısı bu hâlde olduğuna göre duyduğu şeyler son derece gerçekti.
“Anlaşılan,” dedi, sesindeki imayı gizleyemeden Ertan Bey. “Haberi erken aldın hanım.”
O an evin içindeki hava akışı adeta durdu ve herkes nefes almayı bıraktı. Ardından Nergis Hanım hızla kaşlarını sertçe indirip kaldırdı, gözleriyle Gökhan’ı işaret etti. Ve büyüyen gözleriyle kocasına öyle bir baktı ki; o bakışın içinde susturma, tehdit ve paniği çağrıştıran her şey vardı. Sus. Kes. Devam etme...
Karı-kocanın bu hâllerine alışık olmayan Gökhan, kalbinin hızlandığını hissederken elindeki tabağı yavaşça masaya bıraktı. Dün gece gördüğü o ışık, sabahki huzursuzluk, annesinin bu tuhaf hâlleri... Şimdi hepsi bir anda aynı çizgide birleşmişti.
“Ne haberi?” dedi, belki onu tanımayan biri sesini duyduğunda sakin olduğunu düşünebilirdi ama hiçte öyle değildi.
Nergis Hanım, düşen bombayı havada yakalamak istercesine hızla araya girdi.
“Ertan.” dedi gülümseyerek ama sesi telaşını ele veriyordu. “Hangi haberden bahsediyorsun sen? Söyle de biz de bilelim.”
Ertan Bey, yaptığı gafın büyüklüğünü karısının bakışlarından anlamıştı. Hızla boğazını temizledi ve dilinden dökülecek kelimeleri zihninde toparlamaya, bir araya getirmeye çalıştı.
“Şey.” dedi. “Hani... dilimin ucunda ama...”
“Ha!” diye atıldı Nergis Hanım onun sözünü keserek. “Suzan’ın oğlunun düğününü diyorsun. Onu diyorsun değil mi?”
Ertan Bey ise hemen karısının uzattığı bu can simidine sarıldı.
“Hah, evet.” dedi. “Onu diyecektim de bir an ismi aklıma gelmedi. Yaşlılık işte.”
Gökhan kollarını göğsünde birleştirdi. Otuz beş yıldır bu evde büyümüş ve anne babasıyla yaşamış biri olarak, artık onların bakışlarından bile yalan söyleyip söylemediklerini anlayabiliyordu. Mesela şu an oldukça aşikar bir şekilde ona yalan söylüyorlardı.
“Sizde bir tuhaflık var.” dedi yavaşça. “Ama hadi hayırlısı.”
Ertan Bey konuyu kapatmak ister gibi masaya oturdu.
“Yemekte ne var?” dedi. “Çok acıktım.”
“Mercimek çorbası.” dedi Gökhan sıkkın bir şekilde tabakları işaret ederken. “Bir de salata.”
Ertan Bey tencereye baktı, iç çekti.
“Bu kadar mı? Et falan yok mu?”
Gökhan babasına “Sen benim iyi bir yemek yapabileceğime inanıyor musun?” dercesine imalı bir bakış attı ve Ertan Bey de bu bakışı havada yakaladı.
“E söyleseydiniz ben dışarıdan alırdım, aç kalmazdık en azından.” dediğinde, Nergis Hanım hınçla devraldı sözünü.
“Sen kaç yıllık karını tanımıyor musun Ertan? Ben ne zaman dışardan yemek yedirdim size de, şimdi yedireceğim!” dedi ardından bakışlarını boş bulunarak konuşan kocasından çekip, oğluna dönerek, sesine eklediği muziplikle konuşmasına devam etti. “Hem Gökhan da artık öğrensin canım, yakında evleniyor. Eh karısına da yarım etmesi gerekiyor sonuçta.”
Gökhan, o an annesinin sesini duymamazlıktan gelip bakışlarıyla annesini işaret etti babasına. Nergis Hanım, bir oğluna bir de kocasına tek kaşını kaldırarak bakıyordu.
“Bugünlük idare edeceğiz artık.” dedi Ertan Bey kabullenmişlikle ve önündeki çorba kasesine döndü.
Ardından karısıyla oğlu da önüne dönüp çorbalarını içmeye başladı. Fakat aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, Nergis Hanım kaşıkların tabağa her çarpışında irkilmeye devam ediyor ve kocasının yeni bir pot kırmasından korkarcasına tetikte bekliyordu. Gökhan ise çorbasını içerken bakışlarını bir saniye bile babasının üzerinden ayırmıyordu. Çünkü babası Ertan Bey; yaptığı hatanın ağırlığıyla başını tabağına eğmiş, sanki önünde bir pilav varmış gibi olmayan mercimek tanelerini sayıyordu.
“Baba.” dedi Gökhan aniden ve sesi, sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü. “Sen sanki bana başka bir şey söyleyecek gibiydin. Emin misin konunun düğün olduğundan?”
Gökhan yandan yandan annesine bakarken Ertan Bey tam ağzını açacaktı ki, Nergis Hanım masanın altından kocasının kaval kemiğine hatırı sayılır güçte bir tekme savurdu. Ardından Ertan Bey “Ah!” diye inleyerek yerinden sıçradı.
“Ne oldu Ertan? Ağrı mı girdi bir yerine?” dedi Nergis Hanım, gözlerini kocasına dikip tehditkar bir edayla. “Hadi sen yemeğini bitirdiysen git de biraz uzan istersen, iyi gelir.”
Gökhan acı bir tebessümle annesini izledi. Bu koruma kalkanı, aslında onun duymasını istemedikleri gerçeğin ne kadar büyük olduğunun bir ispatıydı.
“Tamam anne, zorlama adamı. Birazdan beraber çıkar, bir hava alırız, o da kendine gelir. Hem o zaman öğrenirim asıl konu neymiş.” dedi ve sandalyesini gürültüyle geriye itip kalktı.
Nergis Hanım’ın ise beti benzi atmış, kalbi korkuyla çarpmaya başlamıştı.
“Bu saatte ne havası oğlum? Bak ben hastayım diyorum, siz beni bırakıp sokağa mı çıkacaksınız?”
Gökhan kapıya yönelirken durdu ve omuzlarının üzerinden yeni yeni anladığı annesinin hasta olmadığı gerçeğiyle annesine baktı.
“Sen iyisin anne. Bence o düğün haberi sana iyi geldi, bak rengin de yerine gelmiş.” dedi fakat tam gitmek üzereyken, vicdanı buna dayanamadı ve arkasını dönmeden konuşmaya başladı: “Kapının önüne kadar çıkacağım, merak etme.”
Ardından mutfağın o ağır, yalan kokan havasını arkasında bırakarak kendini bahçeye attı. Kapı arkasından kapandığında, sokağın keskin ayazı yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı ama bu soğuk, evdeki o sahte sıcaklıktan çok daha dürüst gelmişti ona. Bu yüzden ceketinin önünü bile iliklemedi. Zaten göğsündeki o daralma hissi varken, dışarıdaki soğuğu hissetmiyordu bile.
Bir süre boş bakışlarla bahçeyi süzdükten sonra, yavaş adımlarla bahçenin kenarında kalan yaşlı dut ağacının altına doğru yürüdü. Burası, onun yıllardır binlerce kez sigara içtiği ve gökyüzüne bakıp kendi kendine cevaplar aradığı sığınağıydı. El alışkanlığıyla cebinden sigarasını ve çakmağını çıkardı. Ardından çakmağın o metalik sesi, mahallenin derin sessizliğinde yankılandı.
Yaktığı sigaradan çektiği ilk nefesi, ciğerlerinin en ücra köşesine kadar çekerken, gözleri iradesi dışında yine o noktaya kaydı: Yan evin penceresine. Gece gördüğü o ışık bir hayal miydi? Zihninin ona onca yıl sonra kurduğu en zalim tuzak mıydı? Yoksa gerçekten birisi o tozlu perdeleri aralamış mıydı? Hiçbirini bilmiyordu ve hiçbirine verebileceği en ufak bir cevabı yoktu.
Ama kalbi, babasının yaptığı o tuhaf gafı ve annesinin panik dolu hâllerini birleştirdiğinde; o ışığın bir hayal olmadığını fısıldıyordu kulağına.
“Neden şimdi?” diye geçirdi içinden zihindeki karışıklığa yeni bir soru eklerken.
Ardından sigarasından tekrar derin bir nefes daha aldı ve dumanın rüzgarda dağılışını izledi. Bir yanı “Geldi.” diyordu, “O dönmüş olabilir.”
Ama diğer yanı, yıllardır hayal kırıklıklarıyla nasır tutmuş o tarafı, “Umutlanma.” diye haykırıyordu. “Umutlanma ki, yarın o pencere yine karanlığa gömüldüğünde altında kalmayasın.”
Bir süre yaşlı dut ağacının altında oturmaya devam etti. Ve karanlık sokağı izlerken zihni, Nazlı ile bu sokakta koşturdukları eski günleri hatırladı. O zamanlar dünya daha küçüktü, keza acılar da öyle.
Sigarası parmaklarının ucuna kadar yanıp kül oldu ama Gökhan fark etmedi. Gözlerini yan evin penceresinden ayırmıyordu. Sanki yeterince uzun bakarsa, duvarlar şeffaflaşacak ve içerideki Nazlı’yı görecekti. O gözlerini ayırmadan bakmaya devam ederken, sokağın öbür ucunda bir bakkalın kepenk kapatma sesi duyuldu. Mahalle yavaş yavaş mutlak bir sessizliğe bürünmeye başlamıştı, Gökhan’ın içindeki gürültünün aksine. Çünkü onun içindeki karmaşa her saniye daha da fazla artıyordu.
Bir süre sonra bahçe kapısının gıcırtısıyla birlikte son bir kez yan tarafa baktı. Bu sefer ışık yanmıyordu, pencereler hâlâ kör ve sağırdı. Ama Gökhan, her şeyin aksine o karanlığın arkasında bir kalp atışı olduğunu ilk kez bu kadar derinden hissediyordu.