39. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 38: Sahte Ayrılık
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime · Okuduğun bölüm
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nazlı'dan...
Güneş, yerini gri ve kasvetli bir karanlığa bırakırken mahalledeki çocuk parkının önünde Gökhan'ı bekliyordum. Bu park, çocukluğumun geçtiği ve Gökhan'ın bana evlenme teklifi ettiği o yerdi. Ama bunca güzel şeye rağmen şimdi bir infaz meydanı gibi geliyordu gözüme.
Hüzünle etrafımı izlerken parkın hemen ilerisindeki büyük çınar ağacının arkasında, gölgelerin içinde bir karaltı fark ettim. Serdar oradaydı. Beni izliyor, avının teslimiyetini görmek için pusuda bekliyordu. O sırada Gökhan’ın adımlarını duydum ve kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi oldu. Büyük bir muhtaçlıkla ona doğru döndüğümde, Gökhan'ın her zamanki o endişeli ama sevgi dolu bakışlarıyla bana doğru koştuğunu gördüm.
Hızla yanıma geldi ve ellerimi tutmak için uzandı ama ben anında geri çekildim. Bu, oyunun ilk hamlesiydi ve şimdiden ikimizin de canının çok yandığından emindim.
"Nazlı! Güzelim, iyi misin?"
Sesindeki o saf şefkat, kurduğum duvarları yıkmak üzereydi. Ama Serdar'ın bizi izlediğini ve tek bir yanlış hamlemde Aytaç'a zarar verebileceğini biliyordum. Bakışlarımı sertleştirdim ve gözlerimi ondan kaçırıp nefret dolu bir maske takındım. Ama Gökhan buna rağmen aldığım tavrı fark etmedi ve endişeyle konuşmaya devam etti.
"Nazlı!" dedi, sesi titriyordu.
"Allah aşkına, saatlerdir neredesin sen? Sevda abla arkadaşında kalacağını söyledi ama içim hiç rahat etmedi. Ayrıca telefonlarıma neden bakmadın? Seni kıracak bir şey mi yaptım yoksa? Eğer öyle bir şey varsa söyle hatamı bileyim."
Ona bakamadım. Bakışlarım parkın kumlarına kenetlendi. Fakat Gökhan, cevapsız kaldıkça daha da telaşlanarak ellerime uzandı. Parmakları soğuktan ve stresten buz kesmiş ellerimi sardığında, o tanıdık güven duygusu içimi yaktı.
"Nazlı, yüzüme bak lütfen. Korkutuyorsun beni. Bir şey mi oldu? Biri bir şey mi yaptı?"
Başımı yavaşça kaldırdım ve anında gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Bu yaşlar Serdar için çaresizlik, Gökhan içinse sessiz bir özürdü.
"Ağlıyorsun." diye fısıldadı, sesi acıyla doluydu.
"Ağlama Nazlı'm, neden ağlıyorsun? Ne oldu hadi anlat bana, kim üzdü seni?"
Yaşadığım çaresizlikle ağlamam daha da arttı.
"Ağlama gözbebeğim, ağlama güzelim. Dayanamam yapma bunu bana."
Bana doğru bir adım attı ve ellerini yüzüme, gözyaşlarımı silmek için kaldırdı. Avuçlarının sıcaklığı tenime değmek üzereyken, Serdar’ın çınar ağacının arkasından bizi izleyen gözlerini hayal ettim. Ardından ruhum ona sığınmak için ne kadar haykırsada, bedenimi sertçe geri çektim. Ve elleri havada asılı kaldı.
"Dokunma bana Gökhan." dedim buz gibi bir sesle.
Ama gözlerim, onun gözlerinin içine en derininden bakıyor ve ona "Burada ki ben değilim, bu ben değilim." diyordu.
"Nazlı? Ne demek dokunma? Ben ne yaptım sana?" dedi ve ardından şaşkınlıkla duraksadı.
"Arkadaşının yanına gittin, sonra bir anda değiştin. Bir sorun varsa beraber çözeriz, yeterki anlat bana."
"Çözecek bir şey yok!" dedim sesimi daha da yükselterek.
Sesimi Serdar’ın duyabileceği kadar yükselttim ve tınısını nefretle biledim ama dudaklarımın arasından dökülen kelimelerin arkasına gerçeği gizledim.
"Ben düşündüm Gökhan. Gece boyunca her şeyi düşündüm. Biz birlikte olamayız. Ben... ben yapamıyorum."
Yüzüne karşı söylediğim o cümlelerden sonra Gökhan’ın yüzünde gördüğüm o yıkılmış ifadeyi ömrüm boyunca unutmayacaktım.
"Ne yapamaması Nazlı? Biz evleneceğiz, bir aile kuracağız ya. Hatta birkaç gün sonra nikâhımız var. Aybüke, sen, ben... Hani hep birlikte her şeyin üstesinden gelecektik?"
"Yalan söyledim!" diye haykırdım, üzerimdeki o ağır baskıyı atmak ister gibi.
"Seni sevdiğimi sanmıştım Gökhan. Ama Serdar geri döndüğünden beri her şey değişti. Onunla olan geçmişim, yaşadıklarım daha güzel geldi bana. Anladımki sen sadece bir sığınakmışsın benim için. Ama artık o sığınakta nefes alamıyorum ben. Eski hayatımı, yalnızlığımı özlüyorum. Senin hayatın beni boğuyor!"
Gökhan bir adım geri gitti. Sanki ona fiziksel bir darbe indirmişim gibi sarsıldı ve gözlerindeki o hayal kırıklığı, her şeyden daha çok acıttı canımı.
"Sen ne dediğinin farkında mısın?" dedi sesi titreyerek.
"Nazlı, bu sen değilsin. Kim tehdit etti seni? Serdar mı bir şey yaptı yoksa? Söyle bana, ben halledeyim!"
"Kimse bir şey yapmadı!" dedim, ona yaklaşarak ve parmağımı göğsüne bastırarak.
"Seni artık istemiyorum Gökhan! Anlıyor musun? Yüzünü bile görmek istemiyorum! Git buradan, bir daha ne beni ne de kızımı ara. Bizim sana ihtiyacımız yok!"
Gökhan bir süre yüzüme baktı. Gözlerinde yaşlar birikmişti ama gururu onları dökmesine izin vermiyordu.
"Eğer gerçekten böyle düşünüyorsan..." dedi yutkunarak.
"Eğer bunca zaman bana hissettirdiklerin bir yalansa... Tamam Nazlı. Bir daha karşına çıkmayacağım."
Gökhan yıkılmış bir şekilde bana bakarken, ona doğru bir adım attım ve aramızdaki mesafeyi iyice azalttım. Serdar bizi uzaktan sadece bir tartışma içinde görebilirdi ama ne fısıldadığımızı duyamazdı. Sesimi en alt perdeye indirdim ve dudaklarımı neredeyse hiç oynatmadan, gözlerimle Gökhan’ın zihnine kazımak istercesine fısıldadım:
"Serdar ağacın arkasında bizi izliyor. Sakın tepki verme ve sadece beni dinle."
Gökhan’ın göz bebekleri bir anlığına irileşti ve bedeni kaskatı kesildi. Ardından durumun vahametini ve benim neden bu role büründüğümü yavaş yavaş anlamaya başladı. Fakat Serdar’ın şüphelenmemesi için benim role devam etmem gerekiyordu. Tekrar sesimi yükselttim, yüzüme en iğrenmiş ifademi takındım.
"Anlıyor musun? Seninle bir gelecek kuramam ben! Sen bana fazlasın."
Gökhan’ın yüzünde, oyun icabı da olsa tekrar bir hayal kırıklığı ve öfke belirdi. Artık rolü o devralmıştı.
"Yani her şey bu kadar mıydı Nazlı?" diye bağırdı o da, sesi mahallede yankılandı.
"Bunca emek, kurduğumuz hayaller. Bir gecede silindi mi senin için hepsi?"
Gökhan’ın sesi, boş parkın paslı demirlerinde çarpıp ruhuma bir balyoz gibi geri dönüyordu. Gözlerindeki o derin uçurumu gördükçe, içimdeki kadının feryat ederek ona sarılmak, "Yapma, ne olur inanma bana!" diye bağırmak istediğini hissediyordum.
"Evet, silindi!" diye bağırdım, sesim hıçkırıklarımın arasında yırtılarak çıktı.
"Çünkü yoruldum Gökhan! Senin o bitmek bilmeyen anlayışından, her şeyi düzeltebileceğine olan inancından yoruldum! Ben düzeltilmek istemiyorum, anlıyor musun? Ben buyum! Yaralıyım, kirliyim ve senin o tertemiz dünyana ait değilim!"
Gökhan, sanki bu sözler göğsüne saplanan birer kurşunmuş gibi geriye doğru sendeledi. Gözlerindeki yaşlar artık sınırdaydı. Bir adım daha attım üzerine doğru ve aramızdaki o görünmez ama yıkıcı bağı koparmak için en ağır darbemi vurdum. Dibine kadar girdim, Serdar’ın bizi tek bir vücut gibi göreceği o mesafede, dudaklarımı kıpırdatmadan bir kez daha fısıldadım:
"Aytaç yaşıyor Gökhan. Oğlum ölmemiş ve Serdar şimdi onu öldürmekle tehdit ediyor. Yalvarırım oyuna devam et. Ben her şeyi sonra anlayacağım sana."
Gökhan’ın yüzündeki kaslar yavaşça seğirdi. Ve birkaç saniye Serdar’ın üzerine gidip onu parçalamakla, benim bu dehşet dolu gerçeğime teslim olmak arasında gidip geldi. Ama o, beni ve hiç tanımadığı o çocuğu korumayı seçti. Ve ben, Gökhan’ın ne kadar büyük bir adam olduğunu bir kez daha anladım.
"Demek öyle Nazlı." dedi, sesi bu sefer bağırmaktan ziyade derinden gelen bir yıkımın uğultusu gibiydi.
"Demek ben sadece bir sığınaktım senin için. Demek onca zaman bana 'seni seviyorum' derken gözlerimin içine bakıp yalan söylüyordun."
"Öyle!" dedim, yüzümü yana çevirip sanki ondan iğreniyormuş gibi yaparak.
"Git artık! Ne yüzünü görmek istiyorum ne de adını duymak! Aybüke’yi de, beni de unut. Bizim senin gibi birine ihtiyacımız yok, Serdar geri geldi ve biz eskisi gibi hep beraber olacağız!"
Gökhan, elini kalbinin üzerine koydu. O an gerçekten canının fiziksel olarak yandığını gördüm.
"Bana bunu yapmayacaktın Nazlı." diye mırıldandı, artık sesini yükseltecek dermanı kalmamıştı.
"Sana her şeyimi vermiştim ben. Şimdi canımı istesen, canımı bile verirdim. Ama görüyorum ki bunların hepsi boşunamış, senin için bir hiçmişim ben."
Son bir kez sanki bir mucize bekler gibi, sanki "şaka yaptım" dememi ister gibi yüzüme baktı. Ama ben o maskeyi indirmedim ve gözlerimin içine çöken o karanlığı bir zırh gibi kullandım.
"Git!" diye feryat ettim son gücümle.
"On dört yıl Nazlı." dedi; sesi hırıltılı, derinden gelen bir inilti gibiydi.
"On dört yıl boyunca hep seni sevdim ben. Sen Serdar’la hayatını yaşarken, sen acı çekerken, sen yokken... Ben hep seni sevdim ve hep seni bekledim. Kimseye sen gibi bakmadım, kimsenin elini tutmadım."
Hıçkırığımı bastırmak için dudaklarımı birbirine kenetledim. İçimden "Biliyorum, her şeyi biliyorum Gökhan, yapma" diye yalvarıyordum ama yüzümdeki o buz kütlesini eritmemem gerekiyordu.
Ardından bir adım daha yaklaşarak devam etti. Gözlerindeki yaşlar artık özgürlüğünü ilan etmiş yanaklarından süzülüyordu.
"Kendimi sana, senin yaralarına adadım. Ama meğerse sen o yaraları hiç kapatmak istememişsin ki. Sen o kanın içinde boğulmayı, benim temiz sevgime tercih etmişsin."
"Gökhan, yeter." diye mırıldandım, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek.
"Yetmez!" diye bağırdı aniden.
Sesi gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yardı.
"Bana sığınak dedin ya, haklısın. Ben sana ev oldum, nefes oldum, baba oldum! Aybüke bana 'baba' derken ben senin gözlerindeki o aşkı gerçek sanmıştım. Ama bugün anladım ki, ben senin için sadece Serdar’ın yokluğunda tutunduğun bir dalmışım. O geri gelince ilk beni baltaladın."
Ellerini iki yanına bıraktı, omuzları çöktü. Az önce karşımda duran o dev adam gitmiş, yerine ruhu çekilmiş bir ceset gelmişti.
"Tamam." dedi fısıltıyla.
"İstediğin gibi olsun. Madem o karanlığı, benim sevgime tercih ediyorsun. Git o zaman. Ama şunu bil ki Nazlı, artık ardından seni bekleyecek ve her şeye rağmen seni kabul edecek biri olmayacak. Çünkü benim sevdiğim Nazlı, bu gece bu parkta öldü. Sen sadece ona benzeyen bir yabancısın artık."
Gökhan, daha fazla dayanamayacağını anlamış gibi arkasını döndü ve yola doğru yürüdü. Adımları parkın kumlarında sürünerek ilerlerken durdu ve dönüp son bir kez bana baktı. O bakışta yalanda olsa hayal kırıklığının, bitmişliğin ve paramparça olmuş bir adamın tüm acısı vardı.
Dizlerimdeki son güç de onun gidişiyle birlikte çekildi ve olduğum yere yığıldım kaldım. O sırada Serdar ağacın arkasından çıkıp alkış tutarak yanıma geldi ve kirli rugan ayakkabılarıyla tam önümde durdu.
"Harika bir performanstı Nazlı." dedi, sesi keyifli bir mırıltıdan farksızdı.
"İnan bana, ben bile bir an o herife karşı içinde büyük bir nefret beslediğine ikna olacaktım. O 'sığınak' vurgusu gerçekten dâhiyane bir fikirdi."
Bakışlarımı topraktan ayırmadım. Tırnaklarımın arasına dolan çamur, az önce toprağa gömdüğüm on dört yıllık aşkın yasını tutuyordu. Serdar eğildi, çenemi parmaklarının ucuyla yakalayıp yüzümü kendine doğru çevirdi. Gözlerindeki o çiğ karanlık midemi bulandırıyordu.
"Şimdi..." dedi yüzündeki sırıtış yavaşça silinip yerini o soğuk, tehditkâr ifadeye bırakırken.
"Oyunun ikinci perdesine geçiyoruz. Öyle sadece o heriften ayrılmakla bitmiyor bu iş değil mi?"
"Daha ne istiyorsun Serdar?" diye fısıldadım, sesim ölü bir insanın sesi gibi ruhsuzdu.
"İstediğini yaptım. Gökhan'ı yerle bir ettim, ruhunu parçaladım resmen. Daha ne istiyorsun benden?"
Serdar, çantamdan aldığı telefonumu avucunda çevirmeye başladı.
"Hemen şimdi aileni arayacaksın." dedi buz gibi bir sesle.
"Ve Gökhan’la ayrıldığınızı, düğünün iptal olduğunu onlara kendi ağzınla söyleyeceksin. En önemlisi de hoparlörü açacaksın ve ben de her kelimeni duyacağım."
Dünya bir kez daha başıma yıkıldı ve bu kısa sürede kurduğum plan, Serdar’ın bu ani hamlesiyle sarsıldı. Gökhan'ı bir şekilde halletmiştim ama şimdi yaşanacak olan tiyatroyu onlara açıklamamın imkânı yoktu.
"Hayır." dedim dehşetle başımı iki yana sallayarak.
"Hayır, bunu yapamam. Babam... Babam bu habere hazır değil. Tansiyon hastası bunu kaldıramaz, onları bu şekilde yıkamam. Lütfen bir kaç gün bekleyelim, ben onlara alıştıra alıştıra söylerim."
Serdar aniden çenemi daha sert sıktı, tırnakları tenime geçti.
"Benim vaktim yok Nazlı!" diye tısladı yüzüme doğru.
"Pusuya yatmış bekleyen o adamların da vakti yok."
"Yapma." diye inledim.
"Yalvarırım yapma. En azından bir gün ver bana."
"Mecbursun!" dedi Serdar, telefonu zorla avucuma sıkıştırarak.
"Seçimini yaptın Nazlı. Ya bu gece onlara da bu haberi verirsin ya da Aytaç'ın gerçekten cenazesini kaldırırsın. Ara hadi! Hoparlörü aç ve bitir şu işi. Tek bir yanlış kelimende telefonu kapatırım ve Aytaç için olan geri sayımı başlatırım."
Serdar’ın bakışlarındaki o vahşi tatmin, ruhumdaki son direnç kırıntılarını da ezip geçiyordu. Avucuma zorla sıkıştırdığı telefonun soğuk metali, sanki tenimi yakan bir kor parçasıydı.
"Hayır." dedim sesim titreyerek.
"Telefonla olmaz. Annem... Annem sesimdeki bir şeylerin ters gittiğini anlar. O kadar da aptal değiller. Eğer gerçekten inanmalarını istiyorsan eve gitmeliyim. Yüzlerine bakarak söylemeliyim bu yalanı."
Serdar duraksadı, kirli sakallarını kaşıyarak bir süre beni süzdü. Ona da mantıklı gelmiş olmalıydı bu fikir. Sonuçta sahnenin daha inandırıcı olması işine gelirdi.
"Tamam." dedi başını hafifçe yana yatırarak.
"Eve git. Ama telefonun açık kalacak Nazlı. Cebine koyacaksın, hattın ucunda ben olacağım ve evdeki her şeyi duyacağım. Eğer telefonu kapatırsan ya da onlara gizlice bir not, bir işaret vermeye kalkarsan ne olacağını biliyorsun."
"Biliyorum." dedim buz gibi bir sesle.
"Biliyorum."
***
Parktan eve giden o kısa yol, ömrümün en uzun yürüyüşüydü. Cebimde açık duran telefon, Serdar’ın nefesini ensemde hissetmeme neden olan bir casus gibiydi. Bahçe kapısından içeri girdiğimde, evin pencerelerinden süzülen o sıcak sarı ışık içimi acıttı. İçeride huzur vardı, neşeli sesleri ve annemin o güven veren varlığı vardı. Ama ben şimdi o huzuru ellerimle boğmaya gidiyordum.
Kapıyı anahtarımla açıp içeri süzüldüğümde, mutfaktan gelen taze poğaça kokusu genzimi yaktı. Yengem salondan seslendi:
"Nazlı? Geldin mi canım? Gökhan’la mıydın? Adamcağız bütün gece perişan oldu."
Yengeme cevap vermeden salona girdiğimde annem dizinde örgüsüyle koltukta oturuyordu. Beni gördüğü an yüzünde yine kocaman, her şeyi iyileştirebilecekmiş gibi duran o huzurlu gülümsemesi vardı.
"Gel annem, gel. Bugün pek konuşamadık seninle, arkadaşın nasıldı? İyi miydi bari?"
Cebimdeki telefonun varlığı kalbimin atışlarını hızlandırıyordu. Serdar şu an her kelimeyi dinliyordu. Boğazımdaki o devasa yumruyu yutkunmaya çalıştım ama olmadı. Gözlerim bir süre annemin şefkatli yüzünde gezindi, birazdan yüzündeki o gülümsemeyi ben silecektim.
"Gökhan’la konuştuk." dedim, sesim benim bile tanıyamayacağım kadar donuk ve yabancıydı.
O sırada yengem elindeki çay bardağıyla mutfaktan çıkıp yanımıza geldi. Ardından kaşlarını çattı, yüzümdeki o kötü ifadeyi anında fark etmişti.
"Nazlı? Ne oldu sana? Yüzün kireç gibi olmuş. Gökhan’la mı tartıştınız yoksa? Aman canım, düğün stresi bunlar. Biz de geçtik o yollardan."
"Tartışma değil yenge." dedim ve derin bir nefes aldım.
"Bitti. Gökhan’la ayrılmaya karar verdik. Evlilik falan olmayacak."
Salona bir anda derin bir sessizlik çöktü. Annemin elindeki örgü şişleri kucağına düştü. Ama yine de beklediğim o sert tepki gelmedi. Annem yavaşça doğrulup yanıma geldi, ellerimi avuçlarının içine aldı.
"Annem, ne diyorsun sen?" dedi, sesi bir fısıltı gibi şefkat doluydu.
"Yorgunsundur, uykusuzsundur ondan böyle geliyordur sana her şey. Yoksa hemen böyle vazgeçilir mi hiç? Daha dün birbirinizin gözünün içine bakıyordunuz."
"Biliyorum, biliyorum anne ama ben anladım ki yapamıyorum." dedim, ellerimi ellerinden çekerek.
Ardından Serdar’ın duymak istediği o kararlılığı sesime ekledim ve devam ettim.
"Gökhan iyi bir adam ama bana göre değil. Onu sevmediğimi, her şeyin bir minnetten ibaret olduğunu fark ettim."
Yengem yanıma gelip elini omzuma koydu ve beni teselli edercesine sıvazladı.
"Nazlı, belki duygularını yanlış anlamışsındır. İnsan bazen korkunca en çok sevdiğinden kaçmak ister. Belki sen de Serdar'dan sonra tekrar biriyle evlenmekten korkmuşsundur. Hemen böyle kestirip atmasan mı? Bak sonra çok pişman olursun, Gökhan gibi bir adam bir daha çıkmaz insanın karşısına. Hem daha Aybüke de var. Sonuçta o da babası yerine koydu Gökhan'ı"
"Ben kararımdan eminim yenge. Artık yapacak bir şey yok. Aybüke de zamanla alışacaktır zaten." dedim, sesimi daha da sertleştirerek.
Arkamı dönüp merdivenlere yöneldiğimde, annemin arkamdan yükselen o titrek ama hâlâ umut dolu olan sesi adımlarımı ağırlaştırdı. Onlar bana bu kadar iyi davrandıkça, kendimi dünyanın en kötü insanı gibi hissediyordum.
"Nazlı, annem gel de biraz konuşalım." dedi annem, yerinden kalkmaya çalışırken.
"Bir günde bitmez ki yaşanan onca şey. Sen şimdi çok dolusun, belli ki bir şeylere de içerlemişsin. Yarın olsun oturur tekrar bir düşünürüz. Hem gerekirse babanla ben Gökhan’la konuşur, sorun neyse de tatlıya bağlarız. Ha kuzum?"
Annemin bu iyimserliği, ruhuma saplanan zehirli bir ok gibiydi. Keşke bağırsaydı, keşke "Sen ne nankör evlatsın." deseydi de bu şefkatiyle beni yerle bir etmeseydi.
"Gerek yok anne." dedim, basamakta durup arkama bakmadan.
"Kararım kesin. Neyse ben odama çıkıyorum. Lütfen beni biraz yalnız bırakın olur mu? Kafamı toplamaya ihtiyacım var. Babamlar geldiğinde ben Gökhan'la ayrıldığımızı söylerim."
Merdivenleri çıkarken her bir basamak, kalbimin üzerinde bir balyoz gibi patlıyordu.
"Anne, bırak üstüne gitme. Düğün arefesi olur böyle şeyler. Biraz kafasını toplasın geçer elbet." diyen fısıltısını duydum yukarı ulaştığımda.
Bana hala inanıyorlar ve sadece kafamın karıştığını düşünüyorlardı. Oysa ben, oğlumu korumak için onların onlara yalan söylüyordum.
Hızla odama girip kapıyı kapattım ve telefonumu cebimden çıkararak ekrandaki o aktif arama simgesini yana kaydırıp kapattım. Ve o an sanki ciğerlerimdeki son oksijeni de tüketmişim gibi bir ağırlık çöktü üzerime. Fakat telefonun titremesi, celladımın peşimi bırakmaya niyeti olmadığını tekrar hatırlattı bana. Serdar’dan yine bir mesaj vardı:
"İstediğim kıvama geliyorsun Nazlı. Ama yetmez. Babanlar geliyorlar, birazdan kapıda olurlar. Onlara bu haberi verirken telefonun yine açık olacak, ona göre."
Pencereye yaklaşıp perdenin kenarından sokağa baktım. Serdar, biraz ilerideki elektrik direğinin altında, karanlığa sinmiş bir gölge gibi bekliyordu. O sırada sokağın başında babamlar göründü. Abim, Mustafa, Salih, Arda ve Aybüke... Hepsi gülerek eve geliyorlardı. Hatta onların bu neşeli sesleri bahçeden yukarıya, odama kadar ulaşıyordu.
Kalbim çaresizlikle sıkıştı. Babamın Gökhan'ı ne kadar sevdiğini hatta oğlu yerine koyduğunu biliyordum. Ama Aytaç için bunu yapmak zorunda olduğumu da biliyordum. Bir iki saniye kendimi toparladıktan sonra Serdar'ı tekrar aradım ve hoparlörü açarak telefonu cebime yerleştirdim. Ardından odamdan çıkarak aşağı inmeye başladım.
Aşağıya indiğimde kapı çoktan açılmış ve babamlar, elindeki birkaç paketle içeri girmişti. Yüzünde, dışarıdaki soğuğa inat sıcacık bir gülümseme vardı.
"Zeliha'm bak size erik getirdim, seversiniz siz." diye seslendi babam neşeyle, ardından bakışlarını salonda gezdirdi.
"Ee, Gökhan nerede? Gelecekti ya akşam, gelmedi mi hâlâ?"
Abim ve Mustafa ceketlerini çıkarırken, beni gören Aybüke koşarak yanıma geldi ve bacaklarıma sarıldı.
"Anne! Gökhan abi gelmedi neden gelmedi? Biz beraber oyun oynayacaktık!"
Kızımın masum yüzüne baktım ve gözlerimi ondan kaçırıp salona, babamın tam karşısına geçtim. Annem koltukta hâlâ şok içinde, gözyaşları yanaklarından süzülerek oturuyordu. Babam annemin bu u halini görünce elindeki paketleri masaya bıraktı ve kaşları çatıldı.
"Zeliha'm? Ne bu halin senin? Ne oldu, birine bir şey mi oldu yoksa?"
Ama annem ses vermedi. Sorusuna cevap bulamayan babamın bakışları ilk önce Mustafa ve abime, sonra da yengeme kaydı. Fakat kimseden ses çıkmayınca en son bana baktı ve ben o an sert ama merhametli bakışları altında ezilmek istedim.
"Nazlı?" dedi babam sesi titreyerek.
"Neler oluyor burada?"
Yutkundum. Ardından boğazımda biriken o cam kırıklarını yutarak konuşmaya çalıştım.
"Baba." dedim, sesimin kararlı çıkması için kendimi zorlayarak.
"Gökhan gelmeyecek."
"Hayırdır işimi mi çıktı yoksa?" dedi anlamayarak.
"Baba, Gökhan sadece bugün değil... Bir daha hiç bu eve gelmeyecek."
Babamın yüzündeki o ifade yavaş yavaş dondu ve yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı.
"Anlamadım kızım? Ne demek gelmeyecek? Kavga mı ettiniz? E, olur öyle şeyler kızım. Arayın gelsin çocuk, bir şekilde tatlıya bağlanır."
"Kavga etmedik baba." dedim ve anneme söylediğim o zehirli yalanı babamın da yüzüne haykırdım.
"Biz ayrıldık. Ben Gökhan’ı hayatımdan tamamen çıkardım. Yani evlilik iptal."
Salona bir bomba düşmüş gibi oldu.
"Nazlı sen ne diyorsun?" dedi abim şaşkınlıkla.
Mustafa olduğu yerde kalakaldı. Ama en kötüsü babamın o sarsılan bakışlarıydı. Sanki biri göğsüne ağır bir balyoz indirmiş gibi elini göğsüne götürdü ve arkasındaki koltuğa tutundu.
"Ayrıldınız ve her şey bitti öyle mi?" diye mırıldandı babam, sesi o kadar kısıktı ki duyulması oldukça zordu.
"Sayılı gün kalmışken, o çocuk senin için ailesini bile karşısına almışken sen ne diyorsun Nazlı?"
Tutunduğu koltuğa kendini bırakırken bakışları bomboştu. O an Serdar’ın cebimdeki telefondan babamın bu yıkılışını dinleyip keyiflendiğini bilmek, ruhumu bir kor gibi dağladı.
"Neden?" dedi babam.
Sesi o kadar derinden geliyordu ki, sanki içinde bir şeyler kopmuştu. O sırada abim araya girdi.
"Nazlı öyle hemen karar vermeseydiniz belki çözerdiniz aranızdaki problemi."
Aybüke bacağıma daha sıkı sarıldı.
"Anne, Gökhan abi gitmesin! Ben onu çok seviyorum!"
Onun cümleleri ciğerime saplanan son bıçak oldu. Ama geri dönemezdim. Dönersem eğer Aytaç’ı sonsuza dek kaybederdim.
"Nazlı." dedi babam, sesi bir fısıltıdan halliceydi.
"Kızım, bu öyle bir çırpıda bitirilecek bir şey değil ki. Siz birbiriniz için her şeyi göze almadınız mı? Gökhan değil miydi her zaman senin yanında olan? Sen değil miydin onun gözlerinin içine bakarken dünyayı unutan?"
Yutkundum. Boğazımdaki o keskin cam kırıkları babamın her kelimesinde canımı daha da çok yakıyordu.
"Öyleydi baba." dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
"Öyle sanmıştık. Ama bazen... bazen sevmek yetmiyormuş. Anladık ki bize de sadece sevgi yetmiyor. En azından bunu geçte olsa anladık."
Babam yavaşça doğruldu, gözleri dolmuştu ama hala o babacan şefkatiyle bana bakıyordu.
"Yapma güzel kızım, yapma gözümün nuru. Bir sorun varsa, bir kırgınlık varsa halledilir. Gökhan delikanlı adamdır, o seni asla yarı yolda bırakmaz. Ne oldu da böyle her şeyi kesip attınız? Kim girdi aranıza? Bir derdin mi var, birinden mi korkuyorsun? Anlat babana, ben senin arkanda dağ gibi dururum. Durmaz mıyım hiç?"
Bana bu kadar şefkatle yaklaşması, beni azarlamasından bin kat daha zordu. Eğer bağırıp çağırsaydı ya da beni evden kovsaydı belki bu kadar acımazdı canım. Ama o, beni anlamaya ve beni korumaya çalışıyordu. Bense onun korumaya çalıştığı o kalbi ellerimle parçalıyordum.
"Kimse bir şey yapmadı baba." dedim, gözlerimi ondan kaçırarak.
"Sadece yapamıyoruz. Gökhan’ın dünyasıyla benim dünyam birleşmedi bir türlü. Ben o hayatın kadını değilmişim, anladım. Ve nikaha bu kadar az kalmışken devam edipte ikimizi de yakmak istemedim."
Babam derin bir iç çekti, omuzları çöktü. Salondaki herkes nefesini tutmuş bizi izliyor, Aybüke ise hala bacağımı sıkıyor ve sessiz sessiz ağlıyordu.
"Öyle mi diyorsun?" dedi babam en sonunda.
"Madem kararın kesin, madem olmaz diyorsun bize laf söylemek düşmez o zaman. Sen benim canımsın Nazlı. Senin mutsuz olduğun bir yuvada benim gönlüm de rahat etmez. Eğer gerçekten bittiyse, her daim başımızın üstünde yerin var. Biz yine biziz, yine bir aradayız."
Babam bana kızmadı ya da beni yargılamadı. Sadece kabul etti ve o koca yüreğiyle beni yine sarmaladı. Yaşadığım anın ciğerlerimin daralttığını ve odadaki oksijenin bana yetmediğini hissettim. Ona yalan söylüyordum, onu kandırıyordum ama o hala beni seviyordu.
"Ben..." dedim, sesim hıçkırığa dönüşmeden hemen önce.
"Ben biraz dışarı çıkacağım. Nefes almam lazım."
"Nazlı hava soğuk, bu halde nereye?" diye seslendi yengem arkamdan.
Ama onu dinlemedim ve hızla kendimi dışarı, bahçeye attım. Kapıyı kapattığım an gecenin ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Bahçenin içinde çöküp başımı ellerimin arasına aldım. Göğsüm öyle bir sıkışıyordu ki, gerçekten kalbim duracak gibi hissediyordum. Cebimdeki telefonu çıkardım ve önce hala açık olan aramayı kapattım sonra da başımı yukarı kaldırıp yıldızlara baktım. Karanlığın içinde bir başıma, ruhumdaki yangını bile söndüremeyecek kadar bitkin bir haldeydim. Aytaç için babamı, Gökhan'ı, kendimi yakmıştım ama buna değerdi. Eğer işin ucunda Aytaç varsa her şeye değerdi.
