14 BAHAR kitap kapağı

13. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 13: Mektup

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 13: Mektup
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime · Okuduğun bölüm
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

“Yaralarının güzelleştirdiği
ya da bana yaralarıyla
güzel gelen bir kadın o.”
-Ayfer TUNÇ-

(Nazlı’dan...)
Bakkaldan aldığım birkaç şeyle yolda ilerlerken, içimdeki titreme bir türlü dinmek bilmiyordu. Mahalleyi, çocukluğumun geçtiği sokakları fazlasıyla özlemiştim ama insanların zamanı dondurmuşçasına aynı yargılayan gözlerle bakmalarına yine de hazırlıklı değildim. Kalbim, onların bakışlarını gördükçe göğüs kafesimde yaralı bir kuş gibi çırpınıyor ve dışarı çıkmak için an kolluyordu.
Nihayet eve ulaşıp dış kapından içeri girdiğimde, burnuma dolan taze çay ve kızarmış ekmek kokusu bir anlığına beni çocukluğuma, o hiçbir derdimin olmadığı günlere götürdü. Ben de sakinleşmek için olduğum yerde hareketsiz durarak bu kokuyu içime içime çektim fakat bu oldukça kısa sürdü. Annem, her zamanki keskin sezgileriyle beni kapıda karşılamış ve daha ayakkabılarımı bile çıkarmadan yüzümdeki o darmadağın ifadeyi okuyuvermişti.
“Nazlı, kızım bir şey mi oldu? Yüzün neden asık senin?” dedi, elindeki küçük havluyla elini kurulamaya devam ederken.
Sesindeki o endişe, sanki üzerine bastığım mayınları tek tek temizlemek ister gibiydi. Fakat onu daha fazla dertlerimle uğraştırmak istemiyordum ve bunun için yalan söylemem gerekirse, kolaylıkla da söylerdim.
“Yok anne, bir şey olmadı.” dedim, sesimdeki kırıklığı örtbas etmeye çalışan zoraki bir tebessümle. “Uzun zamandır görmüyordum ya buraları. Biraz duygulandım sanırım anıları hatırlayınca.”
“Emin misin annem, bana hiç öyle gelmedi. Sanki başka bir şey var gibi.”
“Eminim annem, eminim.” dedim ve annemi kolumun altına aldıktan sonra masaya doğru ilerletmeye başladım. “Sen beni boş ver de, gidelim bir an önce kahvaltımızı yapalım.”
Annem başını aşağı yukarı sallayarak beni onaylarken, birlikte kapıda durmayı kesip içeri girdik ve içeri girdiğimiz gibi de masanın başında duran babamın bakışlarının üzerimde toplandığını hissettim. Ne kadar yüz ifademi toplamak için uğraşsam da suratımdaki hüznü saklayamamıştım sanırım. Çünkü babam da aynı benim gibi hüzünlü ve acı dolu bakışlarla bakıyordu bana.
“E hadi acıktık artık! Midemiz zil çalmayı bıraktı, davul çalıyor!” diye gürledi ağabeyim bakışmamızı keserek. “Getirin şu şekeri de başlayalım bir an önce kahvaltı yapmaya. Bak sucuğun kokusu burnuma geldikçe, iştahım ikiye katlanıyor!”
“Getirdim, getirdim.” diyerek elimdekileri, elini bana doğru kaldıran yengeme uzattım
Ardından yengem mutfağa doğru giderken, ben de boş olan sandalyelerden birini çekerek hızlıca oturdum. Benim arkamdan da annem eski yerine geçti. O sırada Mustafa da, ağabeyimin önündeki neredeyse yarılanmış peynir tabağına ve zeytin çekirdeklerine bakıp bıyık altından muzipçe güldü.
“Ağabey sen zaten başlamamış mıydın?” dedi Mustafa, sandalyesinde arkasına iyice yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturarak.
Ağabeyim; Mustafa’nın söyledikleriyle birlikte başını eğdiği tabağından kaldırdı ve sanki çok ayıp bir şey söylenmiş gibi kaşlarını çattı, ters ters Mustafa’ya baktı.
“İki zeytin yedik diye kahvaltıya başlamış mı oluyoruz oğlum?”
“Yuh ağabey!” dedi Mustafa, gülüşüne engel olamayarak. “Kaç tane iki zeytin yedin acaba? Vallahi ben buradan saydım; iki zeytin diye başladın, dört dilim peynirle iki salamı da araya sıkıştırdın. Üstüne bir de bilmem kaç bardak çayı su gibi içtin. Hem de şeker yok diye içine reçel koyarak içtin.”
Ağabeyim elindeki çatalı sanki bir mızrakmış gibi Mustafa’ya doğru salladı.
“Lokmalarımı mı sayıyorsun lan sen benim? Kardeş kardeşe bunu yapar mı? Ayıp değil mi oğlum?”
Mustafa, ellerini teslim oluyorum der gibi havaya kaldırdı ama yine de o muzip gülüşünü silmeden ona bakmaya devam etti. Ardından bize doğru döndü ve sesini alçaltarak ama ağabeyimin de duyabileceği bir şekilde, sanki çok gizli bir bilgi veriyormuş gibi konuştu:
“Sayamıyoruz ki zaten! Bu anca sayabildiğimiz kadarı. Maşallah, lokma ağzına girmeden yenisini çatala takıyorsun. Vallahi hızına yetişilmiyor!”
Onun sözleriyle birlikte masada bir anda kahkaha tufanı koparken içeriye, elindeki şeker tabağıyla yengem girdi ve elindeki tabağı masanın bir köşesine bıraktıktan sonra hızla ağabeyimin yanındaki yerine geçti. Ardından ağabeyim, hırsla ama aslında hiç de kızgın olmayan bir tavırla Mustafa’ya doğru hamle yapar gibi oldu.
“Oğlum bak, bir gün elimde kalacaksın ha! Senin bu dilin bir gün başını yakacak ama bakalım ne zaman.”
Yengem, ağabeyimin kolunu şefkatle tutup onu yavaşça sandalyesine geri oturttu.
“Selim, sakin ol canım. Çocuk o daha, takılıyor sana işte. Hem ben sana kaç defa dedim, biraz şu yemene içmene dikkat et diye.” dediğinde, ağabeyim alınmış bir şekilde yengeme döndü ve yengemde onun bakışlarını görünce toparlamak istercesine devam etti sözlerine: “Sağlığın için diyorum hayatım.”
“Yahu Sevda, sabahtan akşama kadar dükkanda koşturup duruyoruz. Vücut yakıyor, eriyor gidiyor zaten yediklerim. Bana bir şey kalmıyor ki.”
Onun savunmaya geçen sözleriyle birlikte yengem, ağabeyimin gömleğinden hafifçe öne çıkan ve artık gizlenemez hâle gelmiş olan göbeğine oldukça manalı bir bakış attı.
“Öyle mi?” dedi sonra da imalı bir tonla. “Buradan pek de öyle durmuyor.”
Ağabeyim, karısının bakışlarının nereye odaklandığını fark edince bir an duraksadı ve gözlerini aşağı indirip kendi göbeğiyle yüzleşince de refleks olarak derin bir nefes alıp karnını çekebildiği kadar içeri çekti. Ardından göğsünü kabartıp omuzlarını dikleştirdi, sanki hiçbir şey olmamış gibi tabağına döndü.
“Ekmekten ya o, ekmekten. Glüten hassasiyetim var benim.” dedi ve farkında olmadan elini ekmeğe uzatırken, söyledikleri yeni aklına dank edip elini hemen yanında bulunan yeşilliklere attı ve yengemin göremeyeceği bir şekilde de yüzünü buruşturdu. “Ekmek şişkinlik yapıyor işte.”
Arda ise babasının bu masum ama komik yalanına daha fazla dayanamadı ve kıkırdayarak araya girdi:
“Ama baba, sen daha ekmek yemedin ki?”
Ağabeyim, yakalanmanın verdiği mahcubiyetle yanındaki oğluna doğru uzandı ve onu susturmak istercesine yüzünü elleri arasına aldı, ardından da canını acıtmayacak şekilde bir iki tokat attı.
“Aslan oğlum benim! Sen daha çok küçüksün. Glütendi falan, anlamazsın yani o işlerden.” dedi ve yüzünü elleri arasında tutmaya devam ederken, bir iki tokat daha attı. “Canım benim, canım.”
Gülüşmeler, neşeli atışmalar tüm salonu sararken bakışlarım yanımda duran kızıma kaydı. Aybüke bir taraftan dayılarının ve kuzenlerinin bu samimi, gürültülü neşesine katılarak kıkırdıyor bir taraftan da hayatında sayılı kez gördüğü bu kalabalık aile sofrasında tabağındaki peyniri büyük bir keyifle yiyordu.

(İlahi bakış açısıyla...)
Öğle güneşinin odaya sızdığı o durgun saatlerde Zeliha Hanım elinde örgüsüyle, Nazlı ise zihnindeki bin bir düşünceyle salonda yan yana oturuyorlardı. O sırada Aybüke de sehpanın üzerinde boyama kitabıyla uğraşıyordu. Böyle böyle aradan dakikalar hatta saatler geçerken, oluşan sessizliği heyecan dolu sesiyle Aybüke böldü.
“Anne! Dün, babama yarın olunca mektup yazabileceğimizi söylemiştin ya. Artık yarın oldu, şimdi yazabilir miyiz?”
Zeliha Hanım; torununun bu ani sorusuyla elindeki şişleri düşürür gibi oldu ve anlamayan, sorgulayan gözlerle Nazlı’ya baktı. Nazlı’nın içindeki o ince sızı, taze bir yaranın üzerine tuz basılmış gibi yeniden harlanırken; annesine bakamadan gözlerini kızına çevirdi. Aybüke’nin o parlayan, umut dolu gözlerine hayır demek onun dünyasını başına yıkmak demekti.
“Tabii ki anneciğim.” dedi, sesindeki titremeyi sahte bir neşeyle gizleyerek. “Hadi sen yukarıdan kalemlerini ve o çizgili kağıtları getir, hemen yazalım mektubunu.”
Aybüke sevinçle, merdivenleri o yorgun kalbine rağmen hızla tırmanırken; Zeliha Hanım da örgülerini kucağına bırakıp hızla kızına döndü. Ve sesi bir fısıltıdan farksız ama bir o kadar da sitem doluyken, konuşmaya başladı:
“Nazlı, annem ne mektubu bu şimdi? Hani siz görüşmüyordunuz o adamla?”
“Görüşmüyoruz zaten anne.” dedi Nazlı, omuzları bir çınar gibi devrilerek ve başını elleri arasına alarak. “Aybüke büyüdükçe daha çok sormaya başladı babasını. Ben de onu babasız, istenmeyen bir çocuk gibi hissettirmek istemedim. Babasını kötü bilmesin diye de böyle bir yalan uydurdum. Kendi ellerimle mektuplar yazdım ona ve babasından gelmiş gibi gösterdim.”
Zeliha Hanım kederle ve iç çekerek başını iki yana salladı.
“Ah be güzel yavrum, ah be kızım. Aybüke gerçeği öğrenince daha fazla üzülmeyecek mi sanıyorsun sen? Bak çocuk inanmış, umut bağlamış o kadar.”
“Şimdi üzülmesinden iyidir anne. Kalbi bu kadar hassasken, doktorlar bilmem kaç kere ‘heyecanlanmasın, üzülmesin’ diye tembihlerken, ben ona nasıl ‘Baban senin yüzüne bile bakmak istemiyor’ derim? Hangi anne bunu evladına söyleyebilir? Sen söyleyebilir misin anne?”
O an, Nazlı’nın cümlesi biter bitmez, salonun bir köşesinde elindeki kağıt ve kalemleriyle donup kalmış olan Aybüke’yi fark ettiler. Küçük kızın yüzündeki o ışık, sanki bir mumun üzerine su dökülmüş gibi aniden sönmüş ve elindeki kağıtlar yavaşça yere, halının üzerine süzülmüştü.
“Demek... demek istemiyor.” dedi Aybüke oldukça zor duyulacak bir sesle. “Sen bana yalan söyledin anne! Bana ‘Baban seni çok seviyor’ dedin! ‘Hasta olmanla alakası yok’ dedin!’’
Nazlı korkuyla ve nefesi kesilerek hızla ayağa kalktı ve temkinli adımlarla Aybüke’ye doğru ilerledi, ellerini uzatarak çaresiz bir sesle konuşmaya başladı:
“Kızım, bak bir dinle.” dedi fakat o kızına doğru ilerledikçe, Aybüke de ondan uzaklaşmaya başladı. “Anneciğim gel buraya, ben her şeyi açıklayacağım sana.”
“Seni dinlemek istemiyorum!” diye bağırdı Aybüke, hiddetle geri kaçarak ve gözlerinden yaşlar sicim gibi boşalarak. “Biliyorum, yine o yalanlarından söyleyeceksin! Sen beni hep kandırmışsın!”
Konuşması bittiğinde Aybüke bir hışımla annesinin yanından sıvıştı ve hızlı adımlarla dış kapıya doğru koştu. Nazlı’nın ve Zeliha Hanım’ın engel olmasına fırsat vermeden kendisini bahçeye attı. Nazlı da arkasından feryat ederek çıktı:
“Aybüke! Dur! Koşma kızım, kalbin dayanmaz! Aybüke!”
Fakat Aybüke annesini duymuyordu çünkü kulaklarında o “istemiyor” kelimesi yankılanıp duruyordu. Hırslı küçük adımlarıyla koşmaya devam ederken, bahçenin ortasında bir an duraksadı. Ardından gözlerinin önü karardı ve dünya etrafında dönmeye başladı.
Tam o esnada, dükkandan erken dönen ve eve girmek üzere olan Gökhan, bahçedeki bu kargaşayı ve Nazlı’nın çaresizliğini duyup hızla yanlarına koştu.
“Nazlı! Ne oluyor?!”
Gökhan’ın sesini duyan Aybüke sanki dünyadaki tek sığınağı, onu yargılamayacak tek insan oymuş gibi hiç düşünmeden koşup adamın bacaklarına sımsıkı sarıldı. Gökhan ise bu sarılma karşısında donup kaldı, elleri bir an boşlukta asılı kaldı ve kalbi boğazında atmaya başladı. Yıllardır beklediği o kadının canından bir parça, şimdi onun bacaklarına sarılmış ağlıyordu.
Bir anlık duraksamadan sonra yavaşça eğildi ve sanki kırılacak bir vazoyu tutar gibi Aybüke’nin minicik, sarsılan bedenini kucakladı. Aybüke ise bu sarılma karşısında kafasını hızla Gökhan’ın boynuna gömdü.
“Gökhan ağabey, ne olur beni buradan götür.” diye hıçkırdı küçük kız. “Ne olur.”
Gökhan bir süre çaresizlik içinde ağlayan ve dizlerinin üzerine çökmüş olan Nazlı’ya baktı. Ardından bakışlarını ondan çekip Aybüke’ye döndüğünde hafifçe başını salladı ve kabullenmişlikle fısıldadı:
“Bak ne diyeceğim Aybüke. Biz annemle hemen şu yandaki evde yaşıyoruz, biliyorsun. Şimdi uzağa gidemeyiz ama benimle oraya gelmek ister misin?” dedi ve sözlerinin devamını, sesine bir neşe ekleyerek getirdi. “Hem annemin meşhur tarçınlı kurabiyelerinden de yersin. Belki onlar bütün üzüntülerini unutturur, ne dersin?”
Aybüke ise Gökhan’ın boynuna daha da sokularak sessizce başını aşağı yukarı salladı. Ardından Gökhan Aybüke’yi yere indirip minik elini kendi devasa avucunun içine aldı ve onu güvenli bir limana, kendi evine götürdü. Gitmeden önce de Nazlı’ya dönerek, güven verircesine başını aşağı yukarı salladı.
Ardından birkaç adım sonra nihayet evin kapısına ulaşıp içeri girdiklerinde, evdeki sessizliği sadece Nergis Hanım’ın mutfaktan gelen tıkırtıları bozuluyordu.
Anahtar sesini duyup salona geçen Nergis Hanım, oğlunun küçük bir misafirle geldiğini görünce, elindeki bezi usulca masaya bıraktı ve şaşkınlığı yüzünden okunurken konuşmaya başladı:
“Oğlum? Kim bakalım bu güzeller güzeli kız?” diye sordu Nergis Hanım.
“Anne, Aybüke... Nazlı’nın kızı. O gün tam tanışamamıştın.” dedi Gökhan, sesiyle annesine sessiz bir uyarı göndererek. “Bir süre misafirimiz olacak. O yüzden sen bize o güzel kurabiyelerinden getirir misin?”
Nergis Hanım’ın yüzü Nazlı ismini duyunca bir an kasıldı ve dudakları kendine engel olamayarak büzüldü. Ama Gökhan’ın kıza bakışındaki o saf şefkati görünce hiçbir şey söylemeden, başını belli belirsiz aşağı yukarı sallayarak mutfağa geri döndü. Ardından Gökhan da Aybüke’yi salondaki geniş koltuğa oturttu ve sanki biraz yüksek sesle konuşsa bu camdan bebeği tuzla buz edecekmiş gibi bir korkuyla, sesini en yumuşak tonuna ayarladı.
“Anlat bakalım Aybüke. Neden o güzel gözlerini yaşlarla doldurup, annenden kaçıyorsun?”
Aybüke duyduğu soruyla bir süre sessiz kaldı ve bu süre boyunca da elleriyle dizlerini sıkmaya, bakışlarını halının desenlerinde gezdirmeye başladı. Annesinden duyduğu sözler sanki boğazında bir yumru oturmasına neden olmuş, konuşmasını engelliyordu. Zaten vücuduyla beraber sesinin titrediğine de emindi ve bu yüzden de yanındaki adamla konuşmaya birazcık çekiniyordu.
Onun çekindiğini anlayan Gökhan da, biraz olsun küçük kızı cesaretlendirmek isteyerek ona eskilerden bahsetmeye karar verdi ve özlem dolu bir sesle konuşmaya başladı:
“Biliyor musun annen de küçükken aynı senin gibiydi. Bazen dedenlerden çekindiği için onlardan kaçardı.” dedi ve Aybüke’nin meraklı bakışları devam etmesini istercesine ona döndüğünde, konuşmasına kaldığı yerden devam etti: “Ama o genelde hatalı olduğu için kaçardı.”
“Hata mı? Ne hatası?” dedi Aybüke kaşlarını çatarak.
Tamam, annesi ona bir yalan söylemiş olabilirdi ama şu yaşına kadar annesinin yanlış bir şey yaptığını görmemişti ki Aybüke. Nazlı onun gözünde hep mükemmel bir insan ve mükemmel de bir anneydi.
“Ohoo neler var neler. Senin annen zamanında çok yaramazdı, sürekli bir şeyleri kırar ya da kendini yaralardı. Mesela bir gün; anneannenin çok sevdiği bir vazoyu kırdığı için gitmiş bir yere saklanmış, saatlerce de orada kalmış. Tabii herkes de onu aramak için sokağa dökülmüş, benimde zaten o zaman haberim olmuştu. Arkadaşlarımla maç yaparken baktım herkes Nazlı diye bağırıyor, gittim sordum kimi arıyorsunuz diye meğerse annen kaybolmuş.”
“Nasıl buldunuz peki?” dedi Aybüke merakla. “Nereye saklanmış annem.”
“Nereye olacak, her zamanki gibi yine bahçedeki ağaca çıkmış.”
“E nasıl bulamamışlar ki o zaman.”
“Eh, Zeliha teyzenin aklına endişeden ağaca bakmak gelmemiş. Ben duyduğum gibi ağaca gidince buldum. Uzanmış ağacın dalına elindeki müzik çalarla şarkı dinliyordu. Olanlardan haberi bile yoktu yani.”
Hem Aybüke hem de Gökhan kısıkça gülmeye başlarken, Aybüke tekrar merakla Gökhan’a döndü ve aklındaki soruyu nihayet dile getirdi.
“Siz annemle çok mu yakındınız?”
Gökhan’ın gülüşü duyduğu soruyla birlikte solarken, yüz ifadesi de oldukça ciddi bir hâl alır. Zihni ise usulca eski günlere gider ve gözlerinin önünde anılar bir bir canlanmaya başlar. Ardından Aybüke’nin hâlâ ona baktığını fark ederek olduğu yerde silkelenir ve başını aşağı yukarı sallayarak onu onaylar.
“Evet, oldukça yakın arkadaştık.” dedi Gökhan ve yüzündeki hüzünlü ifadeyi silerek devam eder konuşmasına: “Neyse sen bunları boş ver de, annenden neden kaçtığını anlat bakalım.”
Küçük kızın gözleri anında geri dolarken, Gökhan yanındaki kızın bakışlarında bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağır bir ihanet duygusu gördü.
“Çünkü o bana yalan söyledi Gökhan ağabey. Hem de dünyanın en büyük yalanını söyledi.”
“Ne yalanıymış peki bu? Belki o kadar da büyük değildir, ha?” dedi Gökhan onu yumuşatmaya çalışarak.
Fakat bu işe yaramamış olacak ki, Aybüke’nin gözünden süzülen iri bir damla kucağındaki eline düştü ve gittikçe daha da titreyen sesiyle devam etti konuşmasına:
“Bana dedi ki; baban seni çok seviyor, sadece çok uzakta çalıştığı için yanına gelemiyor. Ama ben onları anneannemle konuşurken duydum. Annem ‘babası Aybüke’yle görüşmek istemiyor’ dedi. Gökhan ağabey, babalar çocuklarını istemez mi? Hem benim babam beni istemiyor hem de dedem annemi istemiyor.”
Gökhan, sanki biri göğsüne balyozla vurmuş gibi sarsıldı küçük kızın cümleleri karşısında. Hayatında, hiç onu bu kadar hüzünlendiren bir soru duymamıştı. Hızla inkar etti duyduklarını.
“Hayır tabii ki prenses, babalar çocuklarını çok sever. Onları daima yanlarında isterler.” dedi Gökhan, sesi boğazında bir yumruya dönüşürken. “Belki sen yanlış anlamışsındır canım. Bazen biz büyüklerin konuşmaları çok karmaşık olur. Baban neden seninle görüşmek istemesin ki?”
Aybüke hiddetle başını iki yana salladı. İnanmak istemiyordu bu adamın söylediklerine.
“Hayır, yanlış anlamadım! Babam benimle görüşmek istemiyor, biliyorum. Çünkü...” dedi fakat devamı ağzından çıkmadı.
“Evet, çünkü ne?” dedi Gökhan devamını duymak isteyerek.
“Çünkü ben hastayım.”
Gökhan duyduğu kelimelerle ve o saf, acı dolu itirafla olduğu yerde buz kesti. Ardından duyduklarının bir yanlış anlama ya da küçük kızın bir abartması olmasını umarak sordu:
“Ne demek o öyle Aybüke? Ne hastalığından bahsediyorsun sen?”
“Hasta olduğum için görüşmek istemiyor işte.” dedi Aybüke, hıçkırıklarını zapt etmeye çalışarak. “Koşamıyorum ben, hemen yoruluyorum. Bu yüzden babam benden utanıyor değil mi? Sağlam olan, istediğinde koşabilen bir kızı olsun isterdi. Benim gibi kalbi bozuk birini değil.”
Gökhan, bu sözler üzerine daha fazla dayanamadı. Eğilip kızın o buz gibi, minicik ellerini kendi koca nasırlı ellerinin arasına aldı. Onları ısıtmak ister gibi hafifçe sıktı. Tarih hiç olmaması gereken bir yerden tekerrür ediyordu.
“Güzelim, bak bana.” dedi Gökhan yine güven ve şefkat dolu bir sesle. “Olur mu hiç öyle şey? Bir baba, gerekirse evladının bir tek saç teli için dünyayı yakar. Hele ki senin gibi, baktığı yere ışık saçan güzeller güzeli bir kızı varsa onu için her şeyi yapar.”
Ardından bir süre sustu ve gözlerini onun gözlerine dikerek, bakışlarından doğru söylediğini anlaması için resmen yalvardı. Sonra da aynı ciddiyetle ve güven dolu sesle devam etti.
“Aybüke, babalar çocuklarından asla utanmaz. Onların kalbi, çocuklarının kalbiyle birlikte atar. Eğer senin kalbin biraz yoruluyorsa, onunki de yoruluyordur. Bu yüzden bir baba çocuğunu sevmemezlik yapmaz ki.”
Aybüke yaşlı gözlerini kırpıştırarak sordu:
“O hâlde neden hiç gelmiyor? Ben babamı hiç görmedim Gökhan ağabey. Bir kere bile sesini duymadım. Babam benimle bir kere bile konuşamayacak kadar mı meşgul?”
Gökhan’ın resmen içi parçalanıyor ve Nazlı’nın kaçtığı o adamın ne kadar vicdansız olduğunu, bir çocuğun kalbine bu şüpheyi nasıl sokabildiğini düşündükçe yumruklarını sıkmamak için kendini zor tutuyordu.
“Emin ol bunu bilemeyiz Aybüke. Bak, bazen insanların hayatında çok büyük fırtınalar olur ve insanlar o fırtınaların içinde bazen yollarını, pusulalarını kaybederler. Babanın da doğru yolu bulup sana ulaşması uzun zaman alabilir. Ama bu seni sevmediği anlamına gelmez ki. Belki o da şu an senin hayalinle yaşıyor, bir an önce sana kavuşmak için can atıyordur.”
“O zaman annem neden gerçeği söylemedi bana?” diye sordu bu sefer Aybüke kırgınca. “Bana baban gelemiyor deseydi ben onu beklerdim ki. Hiç de ağlamazdım.”
Gökhan, kızın ipek saçlarını şefkatle okşarken yüzüne güzel bir tebessüm yerleştirdi.
“Çünkü senin, şu anda da olduğu gibi üzülmeni istememiştir. Anneler böyledir Aybüke. Çocuklarının gözünden bir damla yaş düşmesin diye bütün dünyayı karşılarına alırlar.” dedi ve ardından fısıltıyla devam etti. “Hem aramızda kalsın; bazen çocuklarını korumak için de, kendi canları yana yana yalan söylerler. Emin ol o yalanı sana değil, senin o güzel kalbine bir kalkan olsun diye söylemiştir annen.”
Aybüke bir süre sustu, başını yavaşça Gökhan’ın omzuna yasladı. Ardından Gökhan’ın üzerinden eksilmeyen o hafif talaş kokusun onu sakinleştirmesine izin verdi ve güven veren bu koyu ciğerlerinin en ücra köşesine kadar çekti.
“Peki.” dedi Aybüke çok kısık bir sesle. “Ben böyle kaçıp onu yalnız bıraktığım için, ona bağırdığım için annem çok üzülmüş müdür?”
Gökhan, pişmanlıkla başını yere eğen kıza baktı ve hayatındaki en içten gülümsemesini sundu ona. Çok masumdu Aybüke, hem de çok. Sanki teyzesi Defne’nin dünyaya yeniden gelen bir versiyonu gibiydi. En azından başta Muhittin Bey olmak üzere, ona bakanların çoğu bunu düşünüyordu.
“Yalan yok, belki biraz üzülmüştür.” dedi Gökhan kısık bir sesle.
Fakat Gökhan sesini ne kadar düşürmeye çalışırsa çalışsın, Aybüke’nin gözlerinin yeniden dolmasına engel olamadı.
“Ben annemi çok seviyorum Gökhan ağabey. Hem onu üzmek istemedim ki ben, sadece o an çok üzüldüm.”
“Biliyorum güzelim, emin ol o da seni çok seviyor ve senin neden böyle yaptığını anlıyordur.” dedi Gökhan ve küçük kızın yanağından makas aldıktan sonra devam etti. “Eğer kendini affettirmek istiyorsan kurabiyelerimizi yedikten sonra gidip ona kocaman sarılırsın ve ‘Özür dilerim anne’ dersin, o da hemen seni affeder.”
Aybüke umutla dikleşti oturduğu yerde ve gözleri parlayarak baktı yanındaki adama.
“Gerçekten mi? Hemen affeder mi beni?”
Gökhan ise gülümseyerek başını aşağı yukarı salladı.
“O hâlde hemen gidebilir miyiz?” dedi Aybüke tatlı tatlı konuşarak. “Daha fazla üzülmesin benim yüzümden.”
“E hani kurabiye yiyecektik?”
Aybüke adamın sözleriyle duraksadı, bir kapıya bir de Gökhan’a baktı. Ardından çocuksu bir iştah ve teslimiyetle konuşmaya başladı:
“Doğru, o zaman kurabiyeyi yedikten sonra gidelim.” dedi yüzündeki gülümseme silinmeden.
Gökhan da küçük kıza aynı gülümsemeyle baktıktan sonra mutfağa doğru seslendi:
“Anne! Hani nerede kaldı kurabiyeler?”
O sırada Nergis Hanım; çoktan her şeyi hazırlamış hatta dakikalardır mutfak kapısının arkasında, elindeki tepsiyle bekliyordu. Dinlediği o ağır gerçeklerle ve bir çocuğun taşıdığı yükle ise gözleri buğulanmış ve Nazlı’ya olan öfkesi, o an bu masumiyetin karşısında diz çökerek yenilmişti.
Gökhan’ın seslenmesiyle birlikte hızla kendini toparladı ve gözlerini de sildikten sonra içeri girdi.
“Kurabiyeler geldi!” dedi, sesindeki titremeyi saklamaya çalışarak ardından elindeki tepsiyi sehpaya bıraktı ve Aybüke’ye dönüp yumuşaklıkla ekledi: “Senin için süt ısıttım kızım, içine de biraz bal koydum. Umarım seversin.”
Aybüke; hayatında ilk defa gördüğü bu kadınla göz göze gelemezken, çekingenlikle kısa bir an başını kaldırdı ve cevap verdikten sonra da geri indirdi.
“Evet severim. Teşekkür ederim.”
“Ne demek. Afiyet, şifa olsun yavrum.” dedi yüzündeki şefkat dolu ifadeyle.
Ardından Nergis Hanım da boş bir yere oturduktan sonra Gökhan ile beraber küçük kızı izlemeye başladılar. Aybüke de o sırada önündeki kurabiyeden koca bir ısırık aldı ve yüzündeki o hüzün bulutu bir nebze olsun dağılırken heyecanla konuştu:
“Bu kurabiye çok güzelmiş! Ellerinize sağlık.” dedi ağzındaki lokmayı bitirmeden.
Nergis Hanım’ın içindeki son buz parçaları da o an eridi ve Nazlı’ya karşı olan öfkesini bir kenara itip, Aybüke’nin saçlarına dokunmak için elini ileri doğru uzattı.
“Afiyet olsun güzelim kızım benim. Sen ne zaman canın çekerse gel, ben sana yine yaparım.”
Gökhan, annesinin bu değişimini izlerken hayatı boyunca hiç hissetmediği bir şeyi; babalık duygusunu hissetti. Ve o an bu küçük kızın babasızlığını tamamlamayı, onun dünyasındaki tüm o sahte mektupları gerçeğe dönüştürmeyi her şeyden çok istedi.
O sırada Aybüke ise her şeyden habersiz, hızlıca kurabiyelerini bitirip sütünü de içtikten sonra bardağı nazikçe geri yerine bıraktı.
“Artık annemin yanına gidebilir miyim? Çok bekletmeyelim onu.”
Gökhan başını aşağı yukarı sallayarak onu onayladı ve ayağa kalktıktan sonra tutması için Aybüke’ye doğru elini uzattı.
“Tabii ki. Gel bakalım, annene teslim edelim seni.”
Aybüke; mutlulukla adamın kendine kıyasla kocaman kalan elini tutarken, salondan çıkmadan hemen önce Nergis Hanım’a dönüp el salladı. Ve aynı şekilde yaşlı kadından karşılık aldıktan sonra yüzündeki gülümsemeyle ilerlemeye devam etti.
Birkaç adım sonra kapıya ulaşıp dışarı çıktıklarında Gökhan, merdiven basamağına çökmüş ve başını ellerinin arasına alarak bir enkaz gibi bekleyen Nazlı’yla göz göze geldi. Kapı sesini duyar duymaz başını kaldırarak, umutla onları bekleyen Nazlı’nın gözleri adeta ağlamaktan kan çanağına dönmüştü.
“Kızım!” diyerek fırladı yerinden Nazlı, bakışlarını Gökhan’dan çekerek küçük kıza indirirken.
Aybüke de hiç vakit kaybetmeden koşup annesinin dizlerine sarıldı ve pişmanlıkla konuşmaya başladı:
“Anne, seni üzdüğüm için özür dilerim. Beni affeder misin?” dedi ve başını kaldırıp kısa bir an Gökhan ile göz göze geldi, geri annesine döndü. “Gökhan ağabey dedi ki, sen beni korumak için öyle söylemişsin.”
Nazlı, kızına doğru eğilip onu bağrına basarken bakışlarını Gökhan’a çevirdi. Gökhan’ın gözlerinde beklediğinin aksine hiçbir yargılama yoktu, aksine sadece anlayış vardı.
Nazlı, sessizce ve dudaklarını oynatarak “Teşekkür ederim” dedi. Gökhan da hafif bir baş selamıyla karşılık verdi ona. Ardından Nazlı kızıyla birlikte kendi evlerine doğru gitmeye başladı ve Gökhan da bir süre onların gidişini izledi. Fakat o an bildiği bir şey vardı ki, bu mektup meselesi burada kapanmayacaktı. O küçük kızın bir kahramana ihtiyacı vardı ve Gökhan, o kahraman olmaya çoktan hazırdı.

***

Gecenin en ıssız saatleriydi ve evin içinde sadece saatin tıkırtıları duyuluyordu. Ev halkı ise çoktan uykuya dalmış, diğer rüyalarını görmeye başlamıştı. Nazlı; boğazındaki o kurumuşluk hissiyle uykusundan bir anda uyanıp gözlerini açtığında aşağı inmeye karar verdi ve Aybüke’nin düzenli, hafif hırıltılı nefesini kontrol ettikten sonra sessizce mutfağa doğru süzüldü.
İçeri girip eline aldığı bardağa suyu doldururken gözü; bir anlık mutfak penceresinden dışarıya, bahçeye kaydı. Gördüğü karaltıyla kalbi ağzına geldi. Babası üzerindeki ince hırkasıyla, sabah Aybüke ile diktikleri taze Defne fidanının hemen yanındaki eski tahta sandalyeye çökmüş, heykel gibi duruyordu. Gözlerini de karanlıktaki fidana dikmiş, öylece ona bakıyor bakışlarını bir an olsun üzerinden ayırmıyordu.
Nazlı, babasının o yaşlı bedeninin gece ayazında titrediğini fark edince içi sızladı ve mutfaktan çıkarak portmantodan babasının kalın yün hırkasını kaptığı gibi bahçeye çıktı. Ardından toprağın soğuğu çıplak ayaklarına vururken, sessizce yaklaşıp hırkayı babasının omuzlarına bıraktı.
“Baba.” dedi fısıltıyla. “Donmuşsun burada. Neden içeri girmiyorsun?”
Muhittin Bey onun varlığını zaten hissetmiş gibi irkilmedi ve sanki kızının geleceğini de biliyormuş gibi hırkasına iyice sarındı ve yanındaki boş tabureye birkaç kez vurup oturması için eliyle işaret etti.
“Gözüme bir türlü uyku girmedi Nazlı.” dedi sesi gecenin sessizliğinde yankılanarak. “Bu fidanı sabah diktik, görmüşsündür. Dikerken Aybüke bir anda ‘Benim adım da Defne’ dedi ve sanki o an dünya bir anlığına durdu. Ben yirmi dört yıldır bu bahçede onun ismi anmaya korkuyordum Nazlı. Çünkü hep sandım ki, onun adını anmazsam acımı unuturum. Hiç de öyle değilmiş Nazlı’m. Birinin ismini anmamak, yokmuş gibi davranmak o yarayı bırak unutturmayı, tam tersi daha fazla kanatıyormuş da benim haberim yokmuş.”
Nazlı taburede oturmaya devam ederken, omuzları hüzünle içe doğru çöktü ve ardından uzaktan bile anlaşılacak kadar yorgun bir nefes verdi dışarıya.
“Biliyor musun baba, bir kızım olacağını öğrendiğimde ilk aklıma gelen Defne oldu. Dedim ki madem Allah bana bir kız evlat nasip etti; o hâlde adı Defne olsun, ismi yaşasın, yattığı yerde mutlu olsun.” dedi ve başta yüzündeki gülümseme silinip yerine kederli bir ifade geldi. “Ama kızımı kucağıma verip de, hasta dediklerinde dünyam başıma yıkıldı sanki. Kızım hayata daha yeni gözlerini açmışken, teyzesinin kaderini yaşamaya başlamıştı. O an çok ama çok korktum hatta ona Defne ismini vermekten vazgeçmeyi bile düşündüm ama bir kere söz vermiştim işte, geri dönemezdim. Bu yüzden her şeye rağmen ona teyzesinin ismini verdim, teyzesini anlattım ve ona onun ne kadar iyi biri olduğundan bahsettim. Ama asla ona Defne demedim baba.”
Duyduklarıyla birlikte Muhittin Bey’in gözleri dolarken, sessiz olmaya çalışarak burnunu çekti ve başını diğer tarafa çevirip bakışlarını kızından kaçırdı. Onun bu hâlini görmesini, görüp de üzülmesini ve kendine dert edinmesini istemiyordu.
“Onu hiç görmedi ama o kadar çok seviyor ki, inanamazsın. Senin de onu ne kadar çok sevdiğini biliyor.”
Muhittin Bey derin bir iç çekti ve bakışlarını tekrar fidanın yapraklarında gezdirmeye başladı.
“Defne o küçücük yaşında hastalığıyla mücadele edipte, elimden hiçbir şey gelmediğinde kendime düşman oldum. Hastane koridorlarında ‘Baba, canım acıyor’ dediğinde, sanki her seferinde benim ciğerimden bir parça koptu.” dedi Muhittin Bey ve sözlerinin devamında sesine pişmanlık ekledi. “İşte bu yüzden yıllarca size karşı sert olmam, sesimi yükseltmem aslında size değil kendimeydi. Sandım ki size karşı böyle olursam iyi bir hayatınız olur.”
Nazlı, babasının titreyen ellerini tuttu ve onun toprak kokan avuç içlerini sevgiyle öptü. Ardından gözlerinden akan yaşlara içi gidercesine baktı.
“Sen elinden geleni yaptın baba. Defne senin kollarında, senin kokunla uyudu son uykusunu. Biz sadece... Biz sadece o gittikten sonra birbirimize tutunmayı, bir aile olmayı unuttuk.”
“Doğru diyorsun.” dedi Muhittin Bey, gözünden süzülen bir damlayı elinin tersiyle silerek. “Ben bugün Aybüke’nin ellerinde bile Defne’nin parmaklarını gördüm sanki Nazlı. Ben kızım acısıyla yaşamayı hâlâ öğrenemedim. Sanki baktığım her yerde o var, soluduğum her kokuda onun kokusu var gibi Nazlı.”
Genç kadın başını babasının omzuna yasladı ve aynı Muhittin Bey gibi bakışlarını fidanın yapraklarında gezdirmeye başladı.
“Çok benziyorlar değil mi baba? Mesela Aybüke’nin kalbi de onunki gibi yorgun.” diye fısıldadı Nazlı arından da sesi titreyerek devam etti: “Ben bazen çok korkuyorum baba. Onu da Defne gibi koruyamazsam diye ödüm kopuyor.”
Muhittin Bey, kızını sıkıca kendine çekti ve daha da sıkı sardı onu.
“Bu sefer olmayacak.” dedi sonra da, sesindeki o babacan otoriteyle ve şefkatle. “Defne’ye veremediğim her günü, Aybüke’ye borcum bildim ben. Sen müsterih ol yavrum, baban burada. Gerekirse kendi kalbini verir, yine de onu yaşatır.”
İkisi de sessizleşirken, Nazlı bir anlığına başını kaldırdı, üzerindeki hırkaya daha da sıkı sarıldı. Ardından soğuktan ve ağlamaktan akan burnunu hızlıca çekip, başını tekrar babasının omzuna yasladı. Bakışları yine taze fidanı bulurken, bu sefer aradaki sessizliği Muhittin Bey böldü:
“Onu kaybettiğimizde hava tam da böyleydi Nazlı.” dedi, sesi sanki o yıllara geri dönmüş ve Defne’nin öldüğü güne gitmiş gibi derinden geliyordu. “Defne’m, benim melek kızım daha sekiz yaşındaydı. Saçları yumuşacıktı, aynı Aybüke’nin saçı gibiydi. Onun gibi de güneş kokardı zaten. Hastane odasında elimi tutup ‘Baba, eve gidelim.’ dediğinde, ömrümden ömür gitti de sesimi çıkaramadım. Gözlerinin feri sönerken ben sadece ‘Geçecek kızım’ diyebildim. Böylece en büyük yalanımı öz kızıma söyledim Nazlı. Geçmedi, hiç geçmeyecek de.”
Nazlı, babasının elini daha sıkı kavradı. Parmaklarının arasındaki o nasırlı eller, aslında bir zamanlar kızını kurtaramadığı için kendini döven ellerdi. Ve Nazlı, yıllar sonra onun sahip olduğu elleri devralmaktan ölesiye korktu.
“Senin suçun değildi baba. Kimsenin suçu değildi.” diye fısıldadı Nazlı, gözyaşları babasının hırkasına karışırken. “Onu iyileştirmenin bir yolu yoktu ki. Zaten olsaydı eğer hepimiz gerekirse canımızı verirdik ama yine de onu iyileştirirdik. Ama böyle bir şansımız yoktu baba, keşke olsaydı ama yoktu.”
Muhittin Bey, bu sefer dikkatini kızına verdi ve onun saçlarını şefkatle okşadı.
“Ben o günden sonra sana çok yüklendim Nazlı’m.” dedi babası, sesi pişmanlıkla kırılmışken. “Sandım ki bağırırsam, sandım ki sert olursam Azrail bu eve girmeye korkar. Halbuki seni o çocuğa ellerimle itmişim ben aslında. Buradaki sessizlikten kaçman için ben zemin hazırlamışım sana. Bunu çok sonra fark ettim ve fark ettiğimde de her şeye çok geç kalmıştım.”
Nazlı, başını yana eğerken hüzünle babasına daha çok sokuldu.
“Babam, canım babam benim. Ben seni de, kendimi de suçlamayı bırakalı çok oldu. Yalan yok yaşananlarda ikimizin de hatası vardı. Ama bunların hepsi geçmişte kaldı. Ben istiyorum ki önümüze bakalım, mutlu olmaya çalışalım.”
“Nazlı çiçeğim benim.” diyerek, kızının alnına bir öpücük kondurdu Muhittin Bey ardından bakışlarını tekrar fidanın rüzgardan titreyen yapraklarına çevirdi. “Biliyor musun Nazlı? Defne gitmeden bir gün önce kulağıma eğilip demişti ki ‘Baba, eğer ben gidersem yerime bir kuş gönderirim’. Yirmi dört yıl boyunca o kuşu bekledim. Bugün Aybüke gelip dizime sarıldığında, o küçük kalbinin atışını göğsümde hissettiğimde anladım. O kuş gelmişti. Defne’nin emaneti gelmişti.”
Nazlı, babasının bu itirafıyla olduğu yerde sarsılırken yıllardır biriktirdiği o büyük yalnızlık, babasının bu birkaç cümlesiyle yerle bir olmuştu. İçinden haykıra haykıra ağlamak geliyordu ama bunu babasının gözü önünde de yapmak istemiyordu.
“Sen şimdi git uyu yavrum. Ben biraz daha kalacağım, Defne’min nöbetini biraz daha tutacağım.” dedi Muhittin Bey dolu gözleriyle.
Nazlı ise kabullenmişlikle babasını fidanın başında bırakarak içeri girdi. Ardından mutfağın camından son bir kez daha baktı bahçeye ve babasının fidanın toprağını elleriyle düzeltişini izledi bir süre. Babası otuz iki yıldır olduğu gibi, bugün de kızının nöbetini tutmaya devam ediyordu.
Gözlerinden bir damla usulca yanağından aşağı süzülürken, içinden binlerce kelime ve binlerce dua geçti ama en içten olanı; yıllar sonra babası ve annesi gibi olmamasıydı. Bir ömür boyu evlat acısı çekmemesiydi.