12. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“İçimde çok büyük bir ağlamak var.
Bir ağacın altında oturarak
hem kendime, hem bütün insanlara
hem börtü böceğe, kurda kuşa...”
-Nazan BEKİROĞLU-
(24 yıl önce...)
(İlahi bakış açısıyla...)
Güneş, “ben buradayım” dercesine gökyüzünde parlarken; bulutlarda onun bu güzel gösterisine ortak oluyor ve böylece birlikte şahane bir görsel oluşturuyorlardı.
O sırada da yaşının verdiği o taze delikanlılıkla güzelce giyinmiş olan Selim, kapının önünde ayakkabısının bağcıklarını bağlıyordu. Gökhan ise her zamanki gibi bahçedeki dut ağacının altında, Nazlı ve Defne’nin oyunlarına eşlik ediyor, birlikte zaman geçiriyorlardı.
Nazlı, elindeki bebeği Gökhan’a uzatıp emir kipiyle konuştu:
“Gökhan! Şuraya bak, bebeğimin elbisesi sökülmüş. Sen düğüm atmayı biliyorsun, şunu bağlasana.”
Selim, kapının önünden anında başını kaldırıp kaşlarını çattı. Nazlı’nın Gökhan’a emir vermesi bir yana, ona böyle ismen hitap etmesi Selim’i oldukça rahatsız ediyordu. Ama sürekli kardeşini bu konuda uyarsa da nafileydi, Nazlı onu hiç umursamıyor hatta gıcıklığına Gökhan’a ismiyle hitap etmeye devam ediyordu.
“Nazlı!” diye seslendi Selim sertçe. “O ne biçim konuşma öyle? Gökhan senden kaç yaş büyük. ‘ağabey’ diyeceksin, kaç kere daha söyleyeceğim sana?”
Nazlı, ağabeyine şöyle bir bakıp umursamazca omuz silkti.
“Demiyorum işte. O benim arkadaşım, ağabeyim. Değil mi Gökhan?”
Gökhan, Selim ile Nazlı arasındaki bu gerginlikte arada kalmış gibi görünse de içten içe Nazlı’nın ona sadece Gökhan demesini daha çok tercih ediyordu. Ama Selim ağabeyiyle arasını bozmamak için de, onun yanında çok da renk vermemeye çalışıyordu.
O söyleyeceği kelimeleri zihninde tartarken Selim, ayakkabısını bağlamayı bitirip bahçeye girdi ve Nazlı’nın tepesine dikildi.
“Ayıp, ayıp! Bana nasıl ağabey diyorsan, Gökhan’a da öyle ağabey diyeceksin küçük cadı.” dedi ve Nazlı onun görmeyeceği bir şekilde dil çıkartırken, o da usulca Gökhan’a döndü. “Gökhan sen de yüz verme şuna, iyice tepemize çıktı zaten.”
Gökhan ise hafifçe gülümsedi ve bakışlarını direkt Nazlı’ya çevirdi, ardından da onun çatık kaşlarıyla kendisine baktığını görünce olduğu yerde dikleşti.
“Boş ver Selim ağabey, çocuk o daha.” dedi ve o an, Selim’in ona kızıp kızmayacağı ihtimali aklından uçup gitti.
“Çocuk falan değil, sekiz yaşına girdi! Büyüsün artık biraz.” dedi Selim, elini Nazlı’nın saçına götürüp hafifçe çekerek. “Hadi bakayım, de bir kere. Göreyim nasıl ağabey dediğini.”
Nazlı, hızla Selim’in elinden kurtulup bir adım geriye kaçtı. Ardından ilk önce gözlerini kısarak abisine ve elindeki bir kaç tel saçına, ardından da Gökhan’a baktı. Gözlerini ikisinin üzerinde gezdirmeye devam ederken, tane tane konuştu:
“Gökhan, Gökhan, Gökhan!”
Selim “Seni gidi cadı!” diye kardeşinin peşine düşecekken, Nazlı kahkahalar atarak dut ağacının arkasına saklandı. Defne ise elindeki çiçeği koklarken sessizce güldü.
“Ben diyorum ya ağabey, benimki ikimize de yeter.” dedi Defne, her zamanki yapıcı ve korumacı hâliyle.
Selim tam ağacın etrafından dolanıp Nazlı’yı yakalayacakken, Muhittin Bey pencereden ona doğru seslendi:
“Selim! Bırak kardeşini de fırına git, ekmek al da gel.” dedi Muhittin Bey kızını kurtarmak isteyerek.
O ana kadar genç adam huzurla ve keyifle çocuklarını izlemiş ama Selim’in Nazlı’yı yakalayacağını anladığında da, dayanamayarak olaya müdahale etmişti. Çünkü oğlunun kızını yakaladığı an saçından birkaç tel almakla kalmayacağını çok iyi biliyordu. Zaten hep böyle olurdu çocukları yan yana oldukları zaman hemen Selim ile Nazlı kavga etmeye başlar, Defne de onları sakinleştirmeye çalışırdı.
Babasının sesini duyan Selim oflayarak oldurduğu yerde durdu.
“Tamam baba ya, gidiyorum şimdi.” dedi sonra da Nazlı’ya dönerek parmağını havada salladı. “Ben dönünce ağabey dersen eğer sana bakkaldan çiklet alırım. Ama eğer yok ben ağabey demiyorum dersen de, sadece Defne’ye alırım sen de anca avucunu yalarsın!”
Fakat Nazlı hâlâ kararından vazgeçmemeye kararlıydı ve ona dil çıkararak bakıyordu. Onun bu hâlini gören Selim, başını iki yana sallayarak ‘Sen iflah olmazsın.’ dercesine bir bakış attı ve ekmek almak üzere bahçeden çıktı.
Selim yavaşça gözden kaybolduktan sonra, Nazlı ve Defne aynı anda birbirlerine döndü ve ikisinin de yüzünde aynı yaramaz ifade belirdi. Ardından da hızlı hareketlerle birbirinin tıpatıp aynısı olan çiçekli elbiseleri içinde, ağacın en alt dalına yan yana tünediler.
Gökhan ise o sırada başını iki yana sallayarak onaylamazca onlara bakıyordu ama tabii en çok da Nazlı’ya bakıyordu.
“Gökhan ağabey! Bak, yine aynı olduk!” dedi Defne, elini Nazlı’nın omzuna atarak.
Ardından ikisi de aynı anda kıkırdadığında Gökhan; başını kaldırıp ikizlere baktı ve yüzünde o yaşta bir çocuk için fazla ağır, korumacı bir ifade belirdi.
“Aynısınız ama Nazlı’nın saçındaki toka yamuk, oradan tanıyorum ben sizi.” dedi Gökhan muzipçe.
Ama aslında gerçek hiç de öyle değildi. Onların kim olduğunu bir tokadan değil; Defne’nin dudaklarındaki o hafif, endişe verici morluktan anlıyordu. Fakat tabii ki bunu söylemeye ne dili varıyordu ne de gönlü el veriyordu.
Belki dışarıdan bakan biri onları ayırt edemezdi ama Gökhan için bu imkansızdı. Hastalık olmasa bile Gökhan onları basit bir şekilde ayırt edebilirdi. Çünkü ona göre; Nazlı’nın bakışlarında her zaman bir meydan okuma, dünyayı yerinden oynatacak bir inat vardı. Defne de ise... Defne sanki bu dünyaya fazla nazik gelmiş gibiydi. Bakışları buğulu, nefesi ise Nazlı’ya göre hep bir tık daha kısa ve telaşlıydı.
Nazlı, ağacın dalındaki yerini iyice sağlamlaştırırken merakla ve kederle mırıldanmaya başladı:
“Gökhan, babam içeride yine Defne’ye ilaç içiriyordu. Peki o içiyor ama ben neden içmiyorum? Biz ikiziz ya, o hastaysa benim de hasta olmam gerekmez mi?”
Gökhan bir an duyduğu cümleler karşısında duraksadı. Bu sorunun cevabını büyükler bile veremezken, on bir yaşındaki bir çocuk ne diyebilirdi ki? Yavaşça onların arkasından ağaca tırmandı ve kızların yanındaki dala oturdu.
“Öyle değil o işler Nazlı.” dedi Gökhan, sesini alçaltarak. “İkiniz bir elmanın iki yarısı gibisiniz ama yarılardan biri biraz daha narin, o kadar.”
Defne, üzüntüyle başını Nazlı’nın omzuna yasladı. Ardından gözleri yavaşça kapandı.
“Biliyor musun, ben bazen çok uykulu oluyorum Gökhan ağabey. Mesela Nazlı sokakta koşarken, ben sadece onu izlemek istiyorum. O anlarda kalbim çok hızlı atıyor, sanki dışarı çıkmak istiyor gibi.”
Gökhan Defne’ye bir cevap veremezken Nazlı, kardeşinin elini sımsıkı tuttu.
“Çıkamaz! Ben bırakmam. Gökhan da bırakmaz, değil mi Gökhan?”
“Bırakmam.” dedi Gökhan, anında boğazındaki o sert yumruyu yutkunarak. “Neyse siz burada durun, ben de bakkala gidip size o çok sevdiğiniz kağıt helvalardan alayım. Ama ilk önce bana söz verin, ben gelene kadar bu daldan inmek yok.”
“Söz!” dediler ikizler aynı anda.
Gökhan hızla bahçe fırlayıp koşarken, Muhittin Bey de mutfak penceresinden çocukları izliyordu. Fakat onlara bakarken elindeki bardağı öyle kuvvetli sıkıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişken elindeki bardakta neredeyse kırılacak raddeye gelmişti.
Yanında duran ve onun gibi çocuklarını izleyen Zeliha Hanım, başını yanına çevirip kocasının hâlini görünce kendisinin bile zor duyabileceği bir sesle fısıldadı:
“Muhittin, biz ne yapacağız? Doktorlar hiç iyi şeyler söylemiyorlar, Defne’me ne olacak?”
Muhittin Bey ise cevap vermedi ve bahçedeki o iki küçük kıza, birbirinin aynısı olan o iki hayata bakmaya devam etti. Biri gürül gürül akan bir nehir gibiydi, diğeri ise kurumaya yüz tutmuş ince bir ark. Biri hırçın ve asi kurt gibiydi, diğeri ise narin ve yaralı ceylan. Kısacası ikisi; zıt kutuplar gibiydi ama birbirini tamamlayan cinsten, birisi olmasa diğeri de olmayan cinsten.
Muhittin Bey onlara bakmaya devam ederken, usulca karsını kolları arasına aldı ve başına sevgiyle bir öpücük kondurdu, kokusunu içine içine çekti. Zeliha Hanım da girdiği kolların arasında gözlerini kapattı ve kocası gibi aldığı kokuyu içine içine çekti. Her zamanki gibi şu an sakinleşmeleri için ihtiyaçları olan tek şey, birbirleriydi.
Karı koca bir süre daha o hâlde kalırken, birbirinin aynısı olan iki kızda kendi aralarında fısır fısır konuşuyor ve heyecanla Gökhan’ı bekliyorlardı.
O sırada Gökhan elinde iki helvayla nefes nefese bahçeye geri döndüğünde; Nazlı ve Defne’yi hâlâ aynı dalda, el ele tutuşmuş, birbirlerine fısıldayarak hayaller kurarken buldu. Ardından bir süre onları izledikten sonra, daha fazla uzaktan izleyip de kızları bekletmek istemeyen Gökhan; hızla kızların yanına giderek elindeki helvaları yukarı doğru uzattı.
Heyecanla ve büyük bir iştahla helvayı alan Defne ise küçük bir ısırık alıp ona doğru gülümsedi. Ardından da aklına gelen fikirle daha da heyecanlanarak konuşmaya başladı:
“Gökhan ağabey, biz bu ağacın tepesine hiç çıkmadık. Ben iyileşince çıkar mıyız?”
Gökhan, ilk önce Defne’nin solgun yüzüne baktı sonra da Nazlı’nın umut dolu gözlerine. Küçük kızın durumunun oldukça ciddi olduğunu biliyordu ama o an kalbini kırmaya ve gözlerinin kederle dolmasına neden olmaya da hiç niyeti yoktu.
“Söz.” dedi, bütün kötü ihtimalleri zihninden defederek. “Sen iyileştikten sonra en tepesine çıkacağız ve oradan bütün mahalleyi izleyeceğiz.”
Fakat tam cümlesini bitirdiği an, bahçenin üzerine sanki kötü bir şeyin habercisi gibi bir bulut gölgesi düştü. Ardından da Defne, elindeki helvayı yerken kalakaldı. Yavaşça zaten solgun olan rengi teninden tamamen çekildi ve dudakları o gün ilk kez, morun en acı tonuna büründü.
“Nazlı.” dedi Defne, sesi bir fısıltıdan bile daha cılızdı. “Kalbim... Kalbim acıyor.”
Nazlı, avucuna aldığı kardeşinin elinin buz kestiğini hissedince korkuyla sıçradı.
“Gökhan! Gökhan, Defne’ye bir şey oluyor!”
Gökhan, saniyeler içinde hızla ağaca tırmandı ve bembeyaz kesilmiş kızın bedenini kolları arasına aldı.
“Defne! Bak bana, derin bir nefes al!”
Fakat bilmediği bir şey vardı ki, Defne bırakın derin nefes almayı, doğru düzgün nefes bile alamıyordu. Başı yavaşça Nazlı’nın omzuna düşerken, bedeni de Gökhan’ın kolları arasında yığılıp kalmıştı.
Nazlı, ikizinin bedenindeki o korkutucu gevşemeyi hissettiği an bahçeyi inletecek kadar güçlü bir çığlık attı.
“Baba! Anne! Koşun Defne’ye bir şey oluyor!”
Onun cümlesi daha tamamlanmadan evin kapısı sertçe açıldı. Ardından önde Muhittin Bey, arkada da Zeliha Hanım olacak şekilde; hayatları boyunca unutamayacakları o dehşetle hızla bahçeye fırladılar.
Gökhan da o sırada Defne’yi kucaklamış ve dikkatle aşağıya indirmişti. Şimdi de karşısındaki çifte yol açmak için geri çekilmiş ve onların müdahale etmesine izin vermişti.
Muhittin Bey Defne’yi kısaca kontrol ettikten sonra, onu kucağına aldığı gibi hızla sokağa doğru koşmaya başladı.
“Zeliha, koş çabuk arabanın anahtarını getir. Çabuk!”
Zeliha Hanım kocasının sözüyle hızla eve geri girerken, Nazlı da ağacın üzerinden babasının gidişini titreyerek izliyordu.
“Ben de geleceğim! Baba, beni bırakmayın!” diye bağırdı ama kimse telaştan onu duymadı.
Zeliha Hanım koşarak bahçeye çıktı ve elindeki anahtarı kocasına uzattıktan sonra arabanın arka koltuğuna geçti. O yavaşça Defne’nin bedenini kucağına çektikten sonra araba lastiğinin asfaltta çıkardığı o tiz ses mahallede yankılandı ve ardından her yer zifiri bir sessizliğe gömüldü.
Nazlı ise; ağacın dalında bir başına, dünyanın en büyük boşluğuna düşmüş gibi kalakaldı. Hıçkırıkları boğazına düğümlenmişti. Tam o sırada, aşağıda bekleyen Gökhan’ın elini bacağında hissetti.
“İn aşağı Nazlı.” dedi Gökhan, farkında değildi ama onun da sesi titriyordu. “Hadi, ben tutuyorum seni.”
Nazlı, Gökhan’ın sözünü dinledi ve yavaş hareketlerle aşağı indi. Yere basar basmaz Gökhan’ın boynuna sarıldı. Ve iki çocuk, sessiz bahçede birbirlerine sığınarak ağlamaya başladı.
“Defne’nin canı acıyınca benimki de acıyor Gökhan. Biz ikiziz, o ölürse ben nasıl nefes alacağım?” dedi Nazlı hıçkırıklarının arasından.
Gökhan ise kolları arasındaki kızın saçlarını okşayarak, ona teselli vermeye ve sakinleştirmeye çalıştı.
“Ölmeyecek. Defne bizi bırakmaz ki. O çok güçlü, hem ne dedi unuttun mu? İyileşince hep beraber ağacın tepesine çıkacağız ve mahalleyi izleyeceğiz.”
Nazlı; Gökhan’ın sözleriyle biraz olsun sakinleşirken, bahçe kapısında Gökhan’ın annesi Nergis Hanım belirdi. Olan biteni pencereden görmüş, yüreği ağzına gelerek dışarı atmıştı kendini genç kadın.
“Yavrularım.” dedi Nergis Hanım, sesi şefkatle titreyerek, ardından yanlarına gelip ikisini de kanatlarının altına aldı. “Hadi, bize gidiyoruz. Annenler gelene kadar bizde kal Nazlı.”
Nazlı, yaşlı gözlerle evlerinin kapalı kapısına baktı. İçinden hiç gitmek gelmiyordu. Sanki beklemeye devam ederse, Defne hemen geri gelecekmiş gibi geliyordu. Ama Nergis Hanım’ın sıcak eli sırtına değdiği an; ona daha fazla karşı koyamadı ve üçü birlikte yan eve, Gökhanların mutfağına geçtiler. Ardından Nergis Hanım önlerine birer bardak sıcak süt ve tarçınlı kurabiye koydu.
“Siz burada oturun, ben de bir Zelihaları arayayım Defne nasılmış öğreneyim.” diyerek yan odaya geçti.
Nazlı ise Nergis Hanım’ın sözlerine karşılık başını sallayarak onu onayladı ve önündeki süte boş gözlerle bakmaya başladı. Her zaman büyük bir iştahla yediği kurabiyeler bile şu an ilgisini çekmiyordu. Hâlâ yaşadığı olayın etkisindeydi ve dudakları korkuyla titremeye devam ediyordu.
Onun bu hâlini gören Gökhan, bir süre üzüntüyle Nazlı’ya baktı fakat bu görüntüye çok da fazla dayanamadı. Bir şekilde dikkatini bu karanlıktan çekip çıkarması gerektiğini biliyordu, ama teselli etmekte de pek iyi olduğu söylenemezdi.
O da bildiği tek yöntemi uygulamaya karar verdi, Nazlı’yı biraz kışkırtıp o hırçın inadını uyandırmayı seçti.
“Bak hele.” dedi Gökhan, bardağındaki sütten koca bir yudum alıp dudaklarının üzerinde beyaz bir iz bırakarak. “Kağıt helvayı ağacın dalında bıraktın ya, kesin kargalar kapmıştır şimdi onu. O kadar da para vermiştim hâlbuki ben ona.”
Nazlı, burnunu çekerek Gökhan’a baktı ve gözlerinde ilk defa o hüzünlü donukluktan bir sıyrılma oldu.
“Derdin helva mı şimdi senin?” dedi, ağlamaktan kısıklaşmış sesiyle.
“Tabii helva. Hem sen o ağaca çıkarken ne kadar komik görünüyordun haberin var mı? Aynı mahallenin bakkalının o huysuz kedisi gibisin. Ayakların birbirine dolanıyor, her an düşecekmişsin gibi ‘Gökhan beni tut’ diye bakıyorsun.”
Nazlı kaşlarını çattı, omuzları anında asilikle dikleşti.
“Bir kere ben senden daha iyi tırmanıyorum o ağaca! Hem kedi falan da değilim, senin gözlerin bozuk herhalde.”
“Hadi oradan.” dedi Gökhan, çok bilmiş bir tavırla sandalyede geriye yaslanarak. “Daha geçen gün duvarın tepesinde de titriyordun. Defne bile senden daha cesur, en azından o çıkarken cıyaklamıyor senin gibi.” dedi gülerek
“Yalan söyleme ben cıyaklamıyorum!”
Nazlı’nın sesi kızgınlıkla yükselmişti. Fakat Gökhan onu umursamadan gülmeye devam ediyordu.
“Gökhan gülme bana, yoksa döverim seni!”
Gökhan gülmeyi kesse de, bıyık altından gülümsemeye devam etti. İstediği olmuştu işte; Nazlı’nın o çaresiz, ölü gibi duran hâli gitmiş yerini de her zamanki inatçı kıza bırakmıştı.
“Hadi oradan ufaklık, boyun kadar konuş.” dedikten sonra, Gökhan’ın cümlesi bittiği an dış kapının zili çaldı.
Ardından Gökhan merakla kapıyı açmaya gitti ve birkaç saniye sonra Selim, mutfak kapısından adeta bir fırtına gibi girdi. Nefes nefeseydi ve alnındaki terler saçlarına yapışmıştı. Elindeki ekmek poşetiyle tir tir titriyordu.
“Nazlı!” dedi Selim, sesi titreyerek ve masaya, Nazlı’nın yanına çöktü.
Nazlı’nın omuzlarından tutup onu kendine çevirdi, ellerini dizlerine koyduktan sonra da gözlerinin içine büyük bir korkuyla baktı.
“Ne oldu? Defne, Defne’ye mi bir şey oldu? Babamlar neden evde yok?”
Nazlı, ağabeyinin endişeli hâlini görünce Defne’nin bayıldığı an yeniden zihnine doldu ve tekrar ağlamaya başladı.
“Biz dut ağacının dalında otururken birden bayıldı. Babamlar da onu kucakladıkları gibi hastaneye gittiler.”
Selim, duydukları karşısında sinirle yumruklarını masanın üzerinde sıktı. On beş yaşında da olsa, bu haberi taşımak için oldukça küçüktü.
“Yine mi?” diye mırıldandı başını ellerinin arasına alırken. “Yine mi aynı şey?”
Selim; evdeki o sessiz fırtınaları, babasının gece yarıları koridorda attığı adımları ve annesinin gizli gizli döktüğü gözyaşlarını en iyi bilen kişiydi. Ama hiçbir zaman bunu belli etmemiş ve ikizleri üzmemek için hep neşeli görünmeye çalışmıştı. Şimdi ise o hâlinden eser yoktu, kelimenin tam anlamıyla darmadağın olmuştu.
Gökhan, Selim’in bu hâlini görünce ilk kez kendini çok küçük hissetti. Selim onun için hep hayranlık duyduğu, peşinden koştuğu bir ağabeyiydi ama şimdi, resmen Nazlı ile yarışacak hâldeydi. Kararlılıkla bir adım attı ve elini Selim’in omzuna koydu.
“Selim ağabey, annem arıyor şimdi Zeliha teyzeleri. Öğrenecek Defne’nin durumunu merak etme sen.”
Selim, Gökhan’ın elini tutup minnetle sıktı. Nazlı’nın yanında kimse yokken Gökhan’ın orada oluşu, ona biraz olsun moral verdi. Ama içindeki o ağabey korumacılığı, acıyla karışık bir öfkeye dönüştü. Nazlı’ya döndü, sesini biraz sertleştirerek ama aslında içindeki korkuyu bastırmak istercesine konuştu:
“Neden ağaca çıkardınız kızı? Kaç kere söyledim size, yormayın onu diye! Hadi Gökhan, seni geçtim. Nazlı, sen niye engel olmadın ona? İkizisin sen onun, hissetmedin mi hiç yorulduğunu?”
Nazlı, hıçkırarak ve suçlulukla başını öne eğdi.
“Biliyorum ama dün gece söz verdirdi bana ağabey. Çok istiyordu”
Gökhan, Nazlı’nın daha fazla ezilerek konuşmasına dayanamadı ve Selim’in karşısına dikildi.
“Onun bir suçu yok Selim ağabey! Ben yanlarındaydım. Bakkala helva almaya gitmiştim, ondan onları yalnız bıraktım hepsi benim suçum. Eğer gitmeseydim, tutardım onu yorulmasına da izin vermezdim. Kızacaksan bana kız, asıl suçlu olan benim.”
Selim hızla ayağa kalktı, Gökhan’ın üzerine yürüyecek gibi oldu ama sonra durdu. Öfkesine teslim olmamalı ve onu suçsuz kişilerden çıkarmamalıydı.
“Suçlu aramıyorum Gökhan. Sadece... Sadece ona bir şey olmasından çok korkuyorum.” dedi ve özür dilercesine kardeşine sarıldı.
Nazlı ise hızla ağabeyine karşılık verdi, küçük kollarını karşısındaki bedene sarabildiği kadar sardı.
“Ağabey Defne’ye bir şey olmayacak, o iyileşecek değil mi?” dedi hüzünle ve umutla.
Selim ise bu soru karşısında çaresiz bir şekilde sessiz kaldı ardından yardım istercesine Gökhan’a baktı. Tam o sırada Nergis Hanım yan odadan çıktı ve elindeki telefonu masanın üzerine bırakırken bakışlarını çocuklara çevirdi. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişken, üç çocuk da nefesini tutup, Nergis Hanım’ın ağzından çıkacak o tek kelimeye kilitlendi.
“Selim, oğlum annenlerle konuştum. Doktorlar Defne’yi hâlâ kontrol ediyorlarmış. Durumu... Durumu pek iyi değilmiş. Annen ‘Çocukları hastaneye getirmeyin, burada perişan olmasınlar’ dedi.”
Selim; karşısındaki kadının sözlerini duyunca, kolları arasındaki kardeşini bırakıp koşar adımlarla kapıya yöneldi.
“Olmaz öyle şey! Kardeşim orada canıyla uğraşırken ben burada oturacak mıyım yani? Olabilir mi böyle bir şey Nergis teyze?”
Gökhan, hızla Selim’in koluna yapıştı.
“Selim ağabey dur! Gitsek de bir şey yapamayız ki. Hem Nazlı ne olacak, onu da mı götüreceksin yanında?”
Selim duyduğu sözlerle olduğu yerde kalırken, mutfağın içine çöken o sessizlik bir kurşun kadar ağırdı. Aradaydı Selim, dışarıya fırlamakla kardeşinin yanında kalmak arasında sıkışıp kalmıştı.
Nazlı ise Nergis Hanım’ın konuşmasını duyar duymaz olduğu yerde buz kesmişti. Hatta öyleki ağabeyinin ve konuşulanların farkında bile değildi. Duyduğu kelimeleri; babasının yüzündeki o korku dolu ifadeyle birleştirince, ölümün soğuk nefesi gibi gelmişti kulaklarına.
“Selim.” dedi Nergis Hanım, fısıltıyla ve ikna etmek istercesine. “Şimdi gitsen annenle baban daha çok üzülecek. Onların aklı zaten Defne’de, bir de seninle Nazlı’yı mı düşünsünler o karmaşada?”
Selim yumruğunu kapı pervazına sertçe vurdu. Yüzü sinirden kıpkırmızı kesilmişken, damarlarında da kor alev akıyor gibi yanıyordu.
“Çaresizce beklemekten nefret ediyorum Nergis teyze! Ben onun ağabeyiyim ama Allah kahretsin ki elimden hiçbir şey gelmiyor!”
“Şşt o nasıl söz öyle oğlum? Kahretmek falan, hiç sana yakışıyor mu bunlar?”
Selim kadının sözleri karşısında sessiz kalırken, geri dönüp Nazlı’ya baktı. Küçük kız masada kederle büzülmüş, sanki her an kırılacak bir cam bebek gibi duruyordu. Selim’in öfkesi o anda sönüp yerini derin bir şefkate bıraktı. Ardından gidip Nazlı’nın yanına oturdu, yaşadıklarıyla buz gibi olmuş ellerini avuçlarının içine aldı.
“Nazlı, bak bana.” dedi Selim, sesini titretmemeye çalışarak. “Defne çok seviyor o ağacı, biliyorsun. Ben de çok iyi biliyorum. Benim kızgınlığım zaten sana değil. Defne için bir şey yapamayan kendime kızıyorum ben. Sana öyle bağırdığım için özür dilerim, beni affet olur mu?”
Nazlı başını kaldırmadan aşağı yukarı salladı ve onu affettiğini hareketleriyle belli etti.
“Biz şimdi burada onun gelmesini bekleyeceğiz, tamam mı?”
Nazlı bu sefer başını yavaşça kaldırdı ve dolu gözlerle ağabeyine baktı, titrek sesiyle fısıldadı:
“Ya gelmezse ağabey? Ya bir daha hiç o ağaca çıkamazsak?”
Nergis Hanım, çocukların bu karanlıkta kaybolmasına izin veremezdi. Hızla araya girdi ve ikisini de ikna etmek istercesine konuşmaya başladı:
“Çıkacaksınız kuzum, çıkacaksınız. Hem de istediğiniz kadar çok.” dedi, ardından da elini sessizce olan biteni izleyen oğlunun sırtına koydu. “Hadi bakalım, şimdi böyle oturup kötü şeyler düşünmek yok. Gökhan, sen Nazlı’yı al bahçeye çıkar. Selim; sen de gel benimle, sofrayı kurmamda yardım et bana.”
Selim başını belli belirsiz sallayarak onu onaylarken, Gökhan da Nazlı’nın elini avucuna aldı.
“Hadi,” dedi yumuşak bir sesle. “Biraz hava alalım.”
Birlikte yavaş adımlarla dışarı çıktıklarında, hava çoktan kararmaya başlamıştı. Hatta gökyüzü mor bir renge bürünmüş, ilk yıldızlar belli belirsiz ortaya çıkmıştı. Bahçedeki dut ağacı ise karanlıkta koca bir dev gibi duruyor, kendini kolaylıkla belli ediyordu.
Nazlı, gördüğü ağaçla birlikte yönünü ona doğru çevirdi ve birkaç adım sonra yanına vardığında elini gövdesine koydu. O sırada Gökhan da Nazlı’nın nereye gittiğini anlamış bir şekilde arkasından onu takip etmiş ve ağaca ulaştıklarında tam arkasında durmuştu.
“Gökhan.” dedi Nazlı, ağacın pürüzlü kabuğuna dokunarak. “Eğer Defne iyileşirse, ona bir süre kağıt helva alalım mı? Böylece istediği kadar kağıt helva yiyebilir.”
Gökhan, Nazlı’nın arkasında durmaktan vazgeçip yanında durdu.
“Sadece helva değil.” dedi kararlılıkla. “Ona en güzel boya kalemlerini de alalım, o çok istediği resimleri yapar. Hatta belki Selim ağabeyden gizli onu dondurmacıya da götürürüz.”
Nazlı hafifçe elini dudaklarına götürerek gülümsemesini gizlemeye çalıştı.
“Ağabeyim duymasın yoksa bizi mahallede kovalar.”
Onlar kendi aralarında bir sohbet döndürmeye başlarken, aradan dakikalar geçmiş ve Defne için olan endişeleri biraz daha artmaya başlamıştı. İki çocukta gözlerini yola dikmiş bir şekilde sokağa girecek herhangi bir arabaya dikkat kesilmişken, içeride daha fazla duramayan Selim de hızlı adımlarla bahçeye, çocukların yanına çıktı. Ardından cebinden küçük bir çakı çıkardı ve dut ağacının üzerine, üçünün de boyunun yettiği bir yere küçük bir kalp çizdi. İçine “D” harfini kazıdı.
“Bu kalp burada durdukça,” dedi Selim, sesi bu sefer sarsılmaz bir yemin gibiydi. “Defne’nin kalbi de durmayacak. Bu ağaç ona bir ömür boyu can verecek.”
Fakat Selim de çok iyi biliyordu ki böyle bir şey asla olmayacaktı. Defne’nin yaşaması demek, bir mucizenin gerçekleşmesi demekti. Çünkü onun hastalığının bir tedavisi yoktu. Bu yaptığı hareket de sadece Nazlı’nın daha fazla üzülmemesi içindi.
Zaten böyle çocukça şeyler anca masallarda olurdu, gerçek dünyada mucizelere pek rastlanmazdı.
***
Mutfaktaki yemek masası, bu gece belki de evin en sessiz ve en kederli sofrasına ev sahipliği yapıyordu. Masanın başında, az önce işten gelmiş olan Gökhan’ın babası Ertan Bey oturuyordu. Kendisi normalde neşeli, sofrada şaka yapmayı seven bir adamdı ama bugün onun bile omuzları çökmüştü ve gözü de diğerleri gibi sürekli duvardaki saatteydi.
Kocasından farkı olmayan Nergis Hanım ise çocukların önüne koyduğu yemekleri yemediklerini gördükçe iç çekiyordu. Biliyordu ki kimsenin iştahı yoktu. Herkesin lokması boğazlarında düğümleniyor, çiğnedikleri her şey ağızlarında büyüyordu. Ama Defne zaten kötü bir hâldeyken, onların da aynı duruma düşmesini istemiyordu.
Masaya oturduklarından beri, sayamayacağı kadar çok kez uyarmıştı çocukları ama fayda etmemişti. İlk başlarda yiyor gibi yapıyorlar, sonra da yemeklerle bakışmaya devam ediyorlardı. Nergis Hanım bir anda aklına gelen fikirle, yavaşça masanın altından kocasını dürttü ve bakışlarıyla çocukları işaret etti. Ne demek istediğini anlayan Ertan Bey de onun gibi bakışlarını çocuklara çevirdikten sonra, boğazını temizleyerek konuşmaya başladı:
“Hadi çocuklar, azıcık yiyin.” dedi, sesini toparlamaya çalışarak. “Güçsüz düşmeyin. Defne eve gelince sizi böyle solgun görmesin.”
“Ertan amca.” dedi Nazlı kısık bir sesle. “Hastanede ya Defne, çok canı yanıyor mudur şimdi?”
Ertan Bey duyduğu soru karşısında yutkundu, cevap vermekte zorlandı. Doğruyu söylese Nazlı üzülecek, söylemese de yalan olacaktı. O yüzden de arada bir cevap vermeye karar verdi:
“Sen merak etme doktorlar ona çok iyi bakıyorlar Nazlı.”
Gökhan, yanındaki sandalyeden Nazlı’nın koluna hafifçe dokundu ve babasını desteklercesine konuşmaya başladı:
“Bak, babam haklı. Sen de bir an önce yemeğini ye ve güzel görün. Böyle tıpkı Mojo Jojo gibi duruyorsun.”
Gökhan Nazlı’ya söylediği sözlerle ondan bir tepki beklerken, beklediği şey kesinlikle bir kahkaha değildi. Tabii bunu diğerleri de beklemiyordu.
“Mojo Jojo mu?” dedi Nazlı kahkahaları arasından muzip bir sesle. “Sen onu nereden biliyorsun? Hani izlemiyordun o çizgi filmi?”
Gökhan duyduğu sözlerle bir anlık afalladı. Hiç beklemediği bir şekilde yakalanmıştı küçük kıza.
“İzlemiyorum zaten. Seninle olduğum zaman arada gözüm takılıyor, o kadar. Zaten ben öyle kızların izlediği şeyleri izlemem.” diyerek Gökhan; yaşadığı utançla birlikte hızlı hızlı konuşurken, masadakilerde konunun ne olduğunu anlamış kıkır kıkır gülüyordu.
Fakat bu söylediği külliyen yalandı, tam tersine Gökhan gizli gizli Powerpuff Girls izliyordu. Üstelik de Blossom’a aşıktı ve maalesef ki annesi bunu biliyordu.
Masadakiler onun bu hâline gülmeye devam ederken böylece kısa bir sürede olsa, herkesin kafası dağılmış ve hiçbir şeyi düşünmeden kendilerini ana bırakmışlardı. Bu görüntü karşısında Gökhan da biraz utanmış olsa da, onların böyle gülmeye devam etmeleri için bir kaç pot daha kırabileceğine oldukça emindi.
Nazlı onun bu utangaç hâline gülerek tam kaşığını eline almıştı ki, sokağın başından gelen o tanıdık motor sesi ortamdaki gülüşmeyi bir bıçak gibi kesti.
Hızla yaklaşan araba; mahallenin o dar sokağına girdikten sonra Muhittin Beylerin evinin önünde, lastiklerin asfalttaki o tiz sürtünme sesiyle birlikte durdu. Ardından üç çocuk da aynı anda sandalyelerinden fırladı.
“Geldiler!” diye bağırdı en önde ilerleyen Selim.
Ertan Bey ve Nergis Hanım daha ne olduğunu anlayamadan; Nazlı, Selim ve Gökhan birbirlerini iterek dış kapıya koştular. Ve yalın ayak, üzerlerinde sadece hırkalarıyla bahçeye fırladılar. Hepsinin bakışları, çalışmayan ve bir süre kapıları açılmayan arabadaydı.
Nazlı’nın elleri titriyor, Selim nefesini tutmuş arabanın arka koltuğuna bakmaya çalışıyordu. Sonunda sürücü tarafının kapısı yavaşça açıldı ve Muhittin Bey dışarı çıktı. Ama yüzü hiçbir şey anlatmıyordu, öylece donmuş gibiydi.
Çocuklar onun yüzünden bir şeylere anlamaya çalışırken, arka kapı açıldı ve usulca Zeliha Hanım indi. Kucağında beyaz battaniyeye sarılı bir karaltı vardı ve o an bu karaltı, Nazlı’nın dizlerinin bağının çözülmesine neden olmuştu.
“Defne mi o?” diye fısıldadı.
O sırada Selim de ileriye doğru bir adım attı.
“Baba? Getirdiniz mi onu?”
Muhittin Bey konuşmamaya devam ederken, Zeliha Hanım çocukları görünce duraksadı ve gözlerinden yaşlar süzülürken hafifçe gülümsedi. Onları daha fazla endişelendirmek istemiyordu.
“Getirdik.” dedi, oldukça kısık bir sesle. “İlaç verdiler, uyuyor şimdi.”
Nazlı, Selim ve Gökhan sanki dünyalar onların olmuş gibi sessizce arabanın etrafına doluştular. Ardından battaniyenin arasından görünen o solgun, uykulu ama nefes alan yüzü gördüklerinde; üçü de aynı anda derin bir "oh" çekti.
Onların rahatladığını gören Muhittin Bey; Zeliha Hanım'ın kucağından Defne’yi aldı ve tüy kadar hafif bir emanet gibi taşıyarak yukarı çıkardı, kendi yatağına yatırdı. Onun peşinden de odaya Nazlı ve annesi geldi. Fakat Zeliha Hanım, kızının üzerine örtüleri sererken Muhittin Bey, bir elini Gökhan’ın bir elini de Selim’in omzuna koyup onları durdurdu ve yavaşça dışarı yönlendirdi.
“Bırakalım biraz dinlensinler.” dedi yorgun ve kısık bir sesle.
Onlarla birlikte Zeliha Hanım da yavaş adımlarla aşağı inerken Nazlı, kardeşinin yatağının hemen yanındaki o alçak tabureye oturdu. Ve gözlerini yorgun olan yüzünde gezdirmeye başladı. Yüzü, bembeyaz battaniyeye rağmen hâlâ bir porselen bebek kadar solgundu ama göğsü artık o korkutucu hızıyla atmıyordu. Daha sakin ve daha huzurlu bir şekilde inip kalkıyordu.
Nazlı onu izlemeye devam ederken, bir süre sonra Defne’nin kirpikleri titredi ve yavaşça gözlerini açtı. Göz kapaklarını araladığında, karşısında ilk gördüğü şey de Nazlı’nın yaşlı ama parlayan gözleri oldu. Ardından hafifçe gülümsedi ve bu gülümseme, yüzündeki o yorgun ifadeyi bir anlığına sildi.
“Nazlı.” dedi fısıltıyla Defne.
Nazlı, hemen sevgiyle kardeşinin elini kavradı. Ve parmaklarının buz gibi olduğunu fark edince, yetersiz de olsa onları nefesiyle ısıtmaya çalıştı.
“Buradayım Defne. Buradayım, ikizim. Hiç korkma.”
Defne, bakışlarını odanın tavanındaki o tanıdık gölgelere çevirdi.
“Çok uzaklara gittim sanki Nazlı. Her yer bembeyazdı. Sonra senin sesini duydum. 'İn oradan' diyordun. Ağacın dalındaydık yine ve ben senin dediğini yapıp aşağı indim.”
Nazlı, hıçkırığını zapt etmeye çalışarak gülümsedi.
“Söz vermiştik ya en tepeye çıkacaktık diye. Seni bırakıp o tepeye tek başıma çıkmak istemedim.” dedi Defne ve yavaşça başını yana çevirip ikizine baktı.
İkisinin gözleri, o an yeryüzündeki tüm kelimelerden daha fazlasını anlattı birbirine. Zaten birbirini ikizlerden daha iyi anlayan insanlar olabilir miydi ki? Zordu.
“Kalbim.” dedi Defne, elini zorlukla göğsüne götürerek. “Çok yorulmuş Nazlı. Eskisi gibi hızlı değil artık. Ama senin elini tutunca sanki biraz dinleniyor gibi.”
Nazlı, kardeşine daha çok sokuldu ve başını onun göğsüne, o yorgun kalbin tam üzerine koydu. Defne’nin şaka yapmasını ve yalan söylemesini umuyordu ama gerçek hiç de öyle değildi. Kulağını dayadığı ve yavaş ritimdeki atışlarını duyduğu kalp, onun sözlerini doğrular nitelikteydi.
“Duyuyorum.” dedi Nazlı ağlamamaya çalışarak. “Ama bak, hâlâ çalışıyor. Biraz yavaş ama atıyor Defne. Hem sen yorulursan ben senin yerine de nefes alırım. Benim kalbim ikimize de yeter. Sen hep öyle dersin.”
Defne yavaşça yutkundu, onun da gözleri buğulanmıştı şimdi. Nazlı kabul etmek istemese de Defne artık kabul etmişti gerçeği, ölecekti yakında.
“Herkes çok korkuyor benim için değil mi? Sen, annem, babam, ağabeyim, Gökhan ağabey. Hepiniz çok korkuyorsunuz ama keşke korkmasanız. Keşke herkes benimle sadece oyun oynasa. Annem mutfakta gizli gizli ağlarken duyuyorum Nazlı. Babamın gece yatağımın başında diz çöküp dua edişini duyuyorum ve kendimi suçlu hissediyorum. Sanki herkes benim yüzümden üzgünmüş gibi geliyor.”
“Hayır, hayır asla!” dedi Nazlı kararlılıkla, kardeşinin yüzünü iki elinin arasına alarak. “Sen iyileşeceksin sonra ağabeyim sana o çok istediğin kırmızı pabuçları alacak. Gökhan sana her gün kağıt helva getirecek. Ben de, ben de en sevdiğim kitabımı sana vereceğim. En sevdiğin masalı okuyacağım sürekli sana.”
Defne’nin göz kapakları ilaçların etkisiyle ağırlaşmaya başlarken, son bir gayretle Nazlı’nın gözlerinin içine baktı.
“Söz mü Nazlı? Hiç ayrılmayacağız değil mi?” dedi kısık bir sesle fakat böyle bir şeyin olmayacağını biliyordu, sadece bazen bu ihtimali duymak iyi hissettiriyordu.
“Söz, hiç ayrılmayacağız.”
Nazlı’nın gözlerinden bir damla yaş düştü, hemen elinin tersiyle sildi. Kardeşi zaten az önce bu konudan dert yakınmışken, yine aynı konu için onu üzmek istemiyordu.
“Biliyor musun, sen iyileşince biz Gökhan ile sana bir sürü kağıt helva alacağız. İyileşince hepsini sen yiyeceksin, söz veriyorum bir ısırık bile almayacağım.” dedi ve Defne’nin yüzünde küçük bir gülümseme oluştuğunu görünce munzurlukla devam etti: “Sonra da ağabeyime söylemeden dondurma yemeye gideceğiz.”
Defne duyduklarıyla kıkırdamaya çalıştı ama göğsü sıkışınca yüzünü ekşitti. Ardından nefes almaya çalışarak devam etti:
“Ya yine uykum gelirse? O zaman beni kim uyandıracak?”
Nazlı, kardeşinin elini sıkıca tuttu.
“Ben uyandırırım! Kulağına en sevdiğin şarkıyı söylerim, olmazsa gıdıklarım seni. Sen gıdıklanınca hemen uyanırsın zaten. Hem ağabeyim dedi ki, o ağaca bir kalp çizmiş. İçine de senin adının baş harfini yazmış. O kalp orada durdukça sana hiçbir şey olmazmış.”
“Sahi mi?” dedi Defne, gözleri parlayarak. “Gerçekten yazdı mı?”
“Evet, gerçekten”
Defne, Nazlı’nın elini bırakmadan gözlerini yavaşça kapattı.
“Nazlı, elini çekme sakın. Sen elimi tutunca kalbim daha yavaş çırpıyor kanatlarını. Ben uyuyana kadar da yanımdan gitme olur mu?”
“Gitmem.” dedi Nazlı, Defne'nin yanına, yatağın kenarına ilişerek. “Uyu sen. Ben sabah olana kadar elini tutacağım.”
Ardından Defne derin bir iç çekti, gözleri yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. İlaçların ağırlığı onu uykunun güvenli limanına çağırıyordu.
“Nazlı.” dedi kısık bir sesle.
“Efendim?”
“Eğer bir gün... Eğer bir gün kalbim tamamen durursa sen benim yerime de o ağacın en tepesine çıkar mısın? Oradan gökyüzüne bakıp bana anlatır mısın gördüklerini?”
Nazlı’nın yüreği o an bin parçaya bölündü ve boğazına koca bir yumru oturdu ama belli etmedi. Kardeşinin yanağından öptü.
“Öyle bir şey yok. El ele çıkacağız o tepeye. Şimdi sen uyu, boş ver bunları. Ben buradayım. Sen uyuyana kadar da hiç gitmeyeceğim yanından.”
Defne, başını sallayarak onu onayladı ve ikizinin nefesini yüzünde hissederek derin bir uykuya daldı. Nazlı ise o küçük elin sıcaklığını kaybetmemek için sabaha kadar gözünü bile kırpmadı ve söz verdiği gibi yanından da hiç ayrılmadı.
