7. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Ve sanırım beni
ölüm döşeğimden çağırsan
birden ayağa kalkıp
sana gelecek gücü bulurdum.”
-Stefan ZWEİG-
(İlahi bakış açısıyla...)
Gökhan; evdeki boğucu isteme hazırlıklarından, annesinin telaşından ve babasının sahte neşesinden kaçmak için kendini en hızlı şekilde bahçeye atmış, ciğerlerini donduracak kadar soğuk havayı içine çekiyordu. Farkında değildi ama Ankara'nın ayazına rağmen evden çıkarken montunu bile almamıştı. Çünkü içindeki yangın, dışarıdaki ayazı bastırmaya yetiyordu zaten.
Titreyen elleriyle bir sigara yaktı. Ardından dumanını ciğerlerine kadar çekerken bakışlarını usulca gökyüzüne, o dilsiz ve karanlık boşluğa dikti.
“Allah’ım.” diye fısıldadı sonra, nefesi gecenin soğuğunda buharlaşarak yükselirken. “Böyle bir kızın günahına girerek doğru mu yapıyorum yoksa yanlış mı yapıyorum, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, ben gönlümde fırtınalar koparken başka birinin limanı olmaya çalışacak biri değilim. Ne olur bana bir çıkış yolu göster Allah’ım, ne olur bir işaret ver bana. Ver ki bu çıkmazdan kurtulayım, doğru yola gireyim.”
Tam o sırada, bahçenin en kuytu köşesindeki çalılıkların arasından hışırtılar yükseldi. Gökhan, elinde olmadan irkilerek o yöne döndü ve merakla ne çıkacağını beklemeye başladı. Birkaç saniye bekledikten sonra da, çalılıkların arasından süzülen bir kedi sanki Gökhan’ın yalnızlığını, sessiz imdadını hissetmiş gibi gelip ayaklarının dibine sırnaştı ve uysallıkla başını pantolonuna sürtmeye başladı.
Onun bu kendini sevdirme çabasını memnuniyetle karşılayan Gökhan ise yüzündeki buruk gülümsemeyle olduğu yerde eğildi ve önündeki kedinin başını, canını acıtmaktan korkarcasına yavaş hareketlerle okşamaya başladı.
“Sanırım bir işaret olmak için fazla sıradansın.” diyerek fısıldadı kediye doğru. “Yoksa senin de mi kalbin kırık benimki gibi?”
Sorusu karşısında sessizlikle karşılaşmayı bekleyen Gökhan’ın umduğu olmadı ve birkaç metre öteden incecik, kristal kadar berrak ve ürkek bir ses duyuldu:
“Merhaba.”
Gökhan, sanki bir hayal görmüşçesine hızla başını kaldırdı ve sesin geldiği yöne doğru döndü. Karşısında, kocaman gözleriyle ona bakan ve üzerinde beyaz bir elbiseyle sanki bir masal kitabından fırlamış gibi duran küçük bir kız çocuğu vardı. Ama garip olan kızın varlığı değildi. Asıl garip olan; bu kızın, tıpkı rüyasındaki kız çocuğu gibi olmasıydı. Bakışları, yüzü, hatta üzerindeki elbiseye kadar her şeyi aynıydı.
Gökhan, kızı incelerken onu mahallede daha önce hiç görmediğini fark etti ve bir süre hafızasını zorlayarak hatırlamaya çalıştı fakat nafileydi. Gökhan gerçekten de bu kızı daha önce hiç görmemişti.
Aralarındaki sessizlik uzayınca küçük kızın ellerini arkasında birleştirip hafifçe geri adım attığını gören Gökhan, onu korkutmak istemeyerek konuşmaya karar verdi ve aklına gelen ilk şeyi söyledi:
“Sana da merhaba?” dedi, sesini olabildiğince yumuşatarak.
“Şey... Ben kediyi görünce onu sevmek istemiştim ama elimden kaçırdım. Senin yanına mı geldi?” dedi Aybüke, mahcup ve meraklı bir sesle.
Gökhan kediyi biraz daha okşayıp kucağına yaklaştırdı ve aradaki mesafeyi bu minik dostla kapatmak istedi.
“Evet, sanırım biraz sevgiye ihtiyacı var. Sevmek ister misin? Çok uslu bir kediye benziyor, eminim sana kendini sevdirecektir.”
Aybüke utangaçça başını aşağı yukarı salladı ama yine de olduğu yerde durmaya devam etti. Bakışları ise Gökhan’ın parmakları arasındaki sigaraya takılmıştı. Gökhan; kızın yüz ifadesinden sigara dumanından rahatsız olduğunu anlayınca, sigarasını hızla çöp kovasının kenarına bastırıp söndürdü.
Aybüke, bu zarif ve nazik hareketle birlikte güven duyarak gülümserken Gökhan'ın yanına ilerledi ve üzerine bastığı nemli toprağa ikinci kez hiç düşünmeden çöktü. Ardından büyük bir şefkatle kediyi sevmeye, hayranlıkla ona bakmaya başladı.
“Tüyleri ne kadar da yumuşak! Tıpkı pamuk şeker gibi.” diye cıvıldadı bir an Gökhan’ın varlığını unutarak.
Gökhan, bu çocuğun neşesiyle içindeki zifiri karanlığın bir anlık dağıldığını ve ruhuna bir pencere açıldığını hissetti. Sanki bu kıza karşı nedeni belirsiz bir sevgi oluşmuştu içinde.
“Evet, gerçekten de çok yumuşak tüyleri.” dedi kız kediyi, Gökhan da onu hayranlıkla izleyerek.
Ardından büyük bir merakla ekledi:
“Senin adın ne bakalım?”
“Aybüke. Ya senin?”
“Benim adım da Gökhan.” dedi ve ardından elini, sanki karşısında minik bir çocuk değil de dünyanın en önemli insanı varmış gibi bir ciddiyetle uzattı. “Memnun oldum küçük hanım.”
Aybüke kıkırdayarak minicik, soğuktan buz kesmiş elini uzatıp Gökhan’ın avucuna bıraktı. Ve usulca onun gibi sıkmaya başladı.
“Memnun oldum büyük bey.”
Gökhan’ın dudaklarından, bu karanlık gecede ilk kez içten, ruhundan kopan bir kahkaha döküldü.
“Öyle olsun bakalım küçük hanım.” dedi ve bir süre kızın kediyi sevişini huzurla izledi. “Merak ediyorum da sen buraya yeni mi taşındın? Seni daha önce hiç bu mahallede görmedim ben.”
Aybüke’nin az önceki neşeli yüzü bir anda bulutlandı. Ardından bakışlarını kediden çekip boşluğa dikti. Az önce hayranlıkla parlayan gözleri, şimdi de hüzünle dolmuştu.
“Evet. Annemle birkaç gün önce geldik dedemlere. Sanırım bir süre burada kalacağız.”
“Öyle mi? Annen kim? Belki onu tanıyorumdur.” diye sordu Gökhan, içinde bir yerlerin nedensiz şekilde sızladığını hissederek.
Ama sorusu henüz havada asılıyken; Muhittin Beylerin bahçe kapısının oradan, ruhunu her duyduğunda kanatan o tanıdık ses yükseldi:
“Aybüke! Aybüke, anneciğim neredesin?”
Duyduğu sesle Gökhan’ın tüm bedeni bir yıldırım çarpmışçasına kaskatı kesilirken kalbi de göğüs kafesini parçalayarak, adeta “Ben buradayım!” dercesine çarpmaya başladı. Ardından gözleri yaşadıklarıyla fal taşı gibi açıldı ve şaşkınlıkla karşısındaki kıza bakmaya başladı.
Aybüke ise Gökhan’ın bu hâlini görmeyerek hemen ayağa kalktı ve üzerindeki toprağı silkelemeye başladı. Kedinin peşinden gelirken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiş ve annesine haber vermeyi unutmuştu. Annesinin az önceki bağırışından anladığı kadarıyla da, onu oldukça endişelendirmişti. Bu yüzden bir an önce yanına gitmeli ve nerede olduğunu haber vermeliydi.
“Annem beni çağırıyor, gitmem lazım. Umarım tekrar görüşürüz Gökhan ağabey.”
Aybüke tam konuşmasını bitirmiş ve gitmek için bir adım atmıştı ki; Gökhan adeta bir refleksle, ne yaptığını bilmeden Aybüke'nin incecik kolundan tuttu ve onu durdurdu.
“Senin... Senin annenin adı Nazlı mı?”
“Evet, yoksa sen annemi tanıyor musun?” dedi Aybüke merakla ve heyecanla.
Fakat Gökhan cevap veremedi, veremedi. Boğazı üzerine kum dökülmüş gibi kurumuşken bırakın konuşmayı, yutkunmakta bile zorluk çekiyordu. Bakışlarını çaresizce karşısındaki kızdan, bahçe kapısında beliren kadına doğru çevirdi. Ardından o kızına endişeyle yaklaşırken, Gökhan da büyük bir özlemle, kadının onca yılın yorgunluğunu ve kederini taşıyan yüzüne baktı.
Nazlı’yı tanımayan biri, onun normal göründüğünü ya da yılların ona acımadığını düşünebilirdi ama Gökhan için aynı şey geçerli değildi. O, karşısındaki kadına baktığında hâlâ kalbinde sakladığı ve güzelliğini bir mısra gibi ezberlediği Nazlı’yı görüyordu.
Gökhan yıllar sonra gördüğü bu kadına bakakalmışken, Nazlı bu bakışların hiç mi hiç farkında değildi. Onun şu an ilgilendiği tek bir şey vardı, o da kızıydı. Hızlı adımlarla onların yanına ilerlemeye devam etti ve kızını bulmanın verdiği o devasa rahatlamayla, nefes nefese dizlerinin üzerine çöktü.
“Aybüke, anneciğim neredesin sen? Neden haber vermeden bahçeden çıkıyorsun? Kaç dakikadır yüreğim ağzımda seni arıyorum!” dedi, kızına sımsıkı sarılarak.
“Özür dilerim anne. Sadece kediyi sevmek istemiştim, zamanın nasıl geçtiğini fark edemedim.” diyerek suçlulukla fısıldadı küçük kız.
“Tamam, tamam sorun yok. Sadece bir an seni göremeyince çok korktum.” dedi ve sarılmayı bırakarak kızıyla göz göze geldi. “Bir dahakine bana haber vermeden bir yere gitmek yok.”
Nazlı, net ve itiraz istemeyen bir ses tonuyla konuşmasını bitirdiğinde; kızının saçların kısa bir öpücük bıraktı ve derin bir nefes alarak başını kaldırdı. O an, karşısında bir heykel gibi donup kalmış ona bakmakta olan Gökhan’ı gördü.
“Gökhan. Merhaba.” dedi Nazlı mahcup bir şekilde, nasıl kızının yanındaki bu adamı fark etmemişti, aklı almıyordu.
“Merhaba.”
“Kusura bakma, endişeden seni fark edemedim.” dedi Nazlı yine mahcubiyetle.
“Yok yok önemli değil. Annesin sonuçta, hakkındır endişelenmek.” dedi Gökhan, kelimeleri ağzından zorla sökerek.
Ardından bir süre ikisi de konuşmadı ve aralarında kısa ama hissi asırlar kadar süren ağır bir sessizlik oldu. Gökhan’ın az önce gökyüzüne bakarak ettiği o dua; bir işaret değil, koca bir mucize suretinde yanına gelmişti. Artık yapacağı ilk şey, en kısa zamanda bir şükür namazı kılmak olacaktı.
Onların arasındaki sessizlik sürmeye devam ederken, bir anda Ertan Beylerin evinin kapısı açıldı ve eşikten dışarı ilk adımını atan Nergis Hanım, Nazlı’yı Gökhan’ın hemen yanı başında gördüğü an adeta dili tutuldu, elindekileri düşürecek gibi oldu. Fakat Zeliha Hanım’ın uzaktan gelen ve “Nazlı, buldun mu Aybüke'yi?” diyen sesi, bu beklenmedik karşılaşmayı bir bıçak gibi böldü. Ardından Nazlı; havadaki o ağır gerginliği, Nergis Hanım’ın delici bakışlarını hissederek kızını hızlıca yanına çekti.
“Bizimkiler daha fazla merak etmesinler. Biz en iyisi gidelim. İyi geceler sana Gökhan.” diyerek, kısa bir an bakışlarını Nergis Hanım’a çevirip geri Gökhan’a döndü ve arkasına bile bakmadan hızla uzaklaştı.
Gökhan bir süre onların arkasından bakakalırken, yavaşça damarlarında akan kanın çekildiğini ve yerine buz gibi bir hissin dolduğunu hissetti. Annesinin kapıdan gelen, “Gökhan hadi hazırız, bekletmeyelim insanları!” deyişi bile artık kulağında anlamsız bir uğultudan ibaretti. Eve hızla, bir fırtına gibi girdi ve içindeki o büyük öfke ile annesine doğru hışımla döndü.
“Oğlum dursana, ne oldu birden böyle?” dedi Nergis Hanım hızla role girerek.
“Ne mi oldu anne? Sence ne olmuş olabilir?” dedi Gökhan fakat annesi bir cevap vermeden rolünü oynamaya devam etti ve bu onu daha da fazla kızdırdı. “Ben sana cevap vereyim o hâlde anne, mesela bana yalan söylemiş olabilir misin? Benden Nazlı’nın geri dönmüş olduğunu gizlemiş olabilir misin?”
O an Nergis Hanım’ın yüzündeki rol gereği taktığı şaşkın maske düştü, yerini saf bir endişe ve korku aldı.
“Oğlum bir sakin ol, beni dinle ilk önce!"
“Ne dinleyeceğim anne seni, ne dinleyeceğim! Siz benden bunu nasıl saklarsınız ya? Nazlı'nın burada olduğunu, bir çocuğu olduğunu benden nasıl saklarsınız? Beni eve kapatmanız, bu akşam Selma’yı istemeye gitme acelenizde hep bu yüzdendi değil mi? Ben nasıl anlamadım bunu, salak kafam!”
Gökhan içindeki öfke ile bir o yana bir bu yana yürürken, sorularına cevap almak istercesine anne babasına döndü. Ertan Bey suçunu bilircesine sessiz kalırken, Nergis Hanım ise haklı olduğunu düşünürcesine kendini savunmaya başladı.
“Oğlum, sen üzülme diye söylemedim. Yine yaran deşilmesin istedim. Hem söyleseydim biliyorum, evlenmekten vazgeçerdin.” dedi Nergis Hanım, Gökhan’ın ona inanmasını bekleyerek.
“Anne, hâlâ evlenmekten bahsediyorsun ya! Çıldıracağım, yemin ederim çıldıracağım! Ben zaten neden sizin aklınıza uydum ki?! Hata bende ama evlenmek benim neyime, evlenmek benim gibi birinin neyine!”
Gökhan, bir süre mutfaktaki tezgahtan destek alarak sakinleşmeye çalıştı. Fakat içindeki kor ateş bir türlü sönmek bilmiyordu. Aniden bakışlarını annesinin gözlerine mühürledi.
“Tamam, evlenme falan yok. Git söyle onlara da, vazgeçtik biz. Kimseyi istemiyorum ben hayatımda.”
“Oğlum yapma böyle, el alem ne der? Sinirle hareket etme. Bak bir deneyin Selma'yla, olmazsa ayrılırsınız zaten.”
“Anne çocuk oyuncağı mı bu? ‘Olmazsa ayrılırsınız’ da ne demek ya! Bir insanla ömür kurmak bu kadar mı kolay sizin gözünüzde?” diyerek sinirle bitirdiği cümlenin devamını sakin bir sesle getirdi: “Son kez söylüyorum: İsteme falan yok. Bitti!”
Nergis Hanım yine itiraz etmek için ağzını açtığında, mutfağın kapısında duran Ertan Bey karısının omzuna dokunarak ona susmasını işaret etti.
“Peki oğlum.” dedi Nergis Hanım, sesi yenilmişlikle ve hayal kırıklığıyla kısılmıştı. “Sen nasıl istersen öyle olsun. Ama şunu bil ki, ben ne yapıyorsam senin iyiliğin için yapıyorum.”
Gökhan daha sakin bir şekilde annesine yaklaştı ve yılların izini taşıyan ellerini elleri arasına alarak yavaşça öptü.
“Biliyorum annem, biliyorum. Ama benim iyiliğimi gerçekten istiyorsan, lütfen beni istemediğim bir hayat için zorlama. Bu bana yeter, olur mu?”
Nergis Hanım oğluna titrek, kederli bir gülümsemeyle karşılık verdi ve başını aşağı yukarı sallayarak onu onayladı. Gökhan da aldığı bu onayla birlikte yavaşça odasına doğru ilerledi. İçeri girip kapıyı ardından kapattı ve sırtını soğuk ahşaba yaslayıp usulca yere çöktü.
Nazlı dönmüştü.
Ve o küçük kız... Aybüke, onun kızıydı. Nazlı’nın aynı onun gibi bakan bir kızı olmuştu. Belki de sadece kızı yoktu, daha fazla çocuğu vardı. Ama nedense Gökhan bu ihtimali düşünürken kıskançlıktan çok heyecanla doluyordu. Acaba Nazlı’nın bir oğlu olsa nasıl olurdu? Kesin Aybüke gibi gözleri, Nazlı gibi saçları ve kendisi gibi de bir karakteri olurdu.
Ama burada bir yanlışlık vardı, Nazlı’nın çocuğu Gökhan’a benzeyemezdi ki. O çocuk annesiyle babasına benzerdi ve Gökhan’ın, Nazlı’dan ya da başkasından bir çocuğu olma ihtimali oldukça düşüktü.
Nazlı'dan olmazdı çünkü o başkasını seviyordu ve evliydi. İşte o an, damarlarında gezen kıskançlığın farkına vardı Gökhan. Ne de çok olmak isterdi o adamın yerinde olmak ve Nazlı’nın eşi, Aybüke’nin babası olarak yanlarında durmak değil mi? Ama olmazdı işte. Gökhan ne Nazlı başka birini severken onun eşi olabilirdi ne de geçmişte yaşanan olay bir kara bulut gibi üzerine çökmüşken Aybüke gibi bir çocuğun babası olabilirdi.
Hızla atan kalbini sakinleştirmek isteyerek, elini göğsünün sol tarafına koydu. Nazlı’yı gördüğünden ve düşündüğünden beri durmak bilmiyordu lanet kalbi. Bu biraz canını sıksada, sonuç olarak Gökhan istediği işareti almıştı hem de en güzel şekilde, sevdiği kadının yıllar sonra gördüğü yorgun ama hâlâ oldukça güzel olan suretiyle. Sadece beklemediği şey, işaretin kalbini bu kadar fazla yakmasıydı.
(Nazlı’dan...)
Bahçenin demir kapısını gıcırdayarak açıp içeriye ilk adımımızı attığımızda, Aybüke’nin elini öyle bir sıkıyordum ki hem canını yakmaktan hem de onu bir daha kaybetmekten oldukça korkuyordum. Parmaklarımın ucundaki titremeyi bir türlü bastıramıyor, kalbimin göğsümü yumruklayışını susturamıyordum. İçeriden yükselen telaşlı sesler ise adımımı her hızlandırdığımda kulağımda daha da fazla yankılanıyordu.
Evden çıktığı an bizi gören annemin gözlerindeki korku, yerini saniyeler içinde büyük bir şükürle karışık rahatlamaya bıraktı. Ardından ellerini yüzüne götürüp, sesi bütün bahçeyi dolduracak kadar yüksek bir tonda, “Şükürler olsun!” diye haykırdı ve bize doğru koşmaya başladı. Kısa bir süre içerisinde yanımıza gelerek Aybüke’ye sarıldı ve onu sıkıca ama canını yakmayacak şekilde göğsüne bastırdı. O an annemin dizlerinin hafifçe titrediğini ve nefesini toparlamakta zorlandığını fark ettim.
“Oy, kuzum benim! Nereye kayboldun sen ha? Aklımızı aldın yavrum!” dedi fakat sesi azarlamaktan çok korkuyla doluydu.
Aybüke, annemin bu sarsıcı sevgisi karşısında her zamanki o duru masumiyetiyle cevap verdi ve gözlerini kaldırıp, hiçbir şeyin farkında olmayan bir saflıkla konuştu:
“Kaybolmadım ki anneanne. Kediyi sevmek için yan bahçeye gitmiştim sadece. Orada biri vardı, kedi de onun yanındaydı.”
Annem bir an duraksadı ve garip bir ifadeyle bakışlarını bana çevirdi. Ben bu bakışlarına anlam veremeyerek ona bakarken, annem gözlerini çok fazla üzerimde tutmadı ve hızla tekrar Aybüke’ye döndü.
“Bir dahakine bize haber ver olur mu kuzum?” dedi, sonra da Aybüke'nin soğuktan kızarmış yanaklarını öptü. “Biz seni göremeyince çok korktuk.”
“Hadi.” dedim, sesimdeki titremeyi gizlemek için boğazımı temizleyerek. “Daha fazla üşütmeden içeri geçelim, herkes perişan oldu zaten meraktan. Abimler döndüler mi yoksa hâlâ arıyorlar mı?”
“Sana seslendiğimde yeni gelmişlerdi. Ben de senden ses çıkmayınca bulduğunu düşüp içeri soktum az önce hepsini.”
“İyi yapmışsın, gidelim de daha fazla meraklandırmayalım.”
Sözlerimle birlikte hep beraber içeri girdik. Ve kapıdan adımımızı atar atmaz salondaki o ağır, korkulu hava bir anda rahatlamayla dağıldı. Sanki herkes aynı anda nefes almış gibi soluklarını da aynı anda verdiler. Ardından ilk davranan Ağabeyim Aybüke’ye doğru atıldı, onu yerden kucaklayıp havaya kaldırdı.
“Dayıcığım sen nerelerdesin yahu! Çok korkuttun bizi.” dedi fakat sözleriyle birlikte Aybüke’nin hafiften yüzünün düştüğünü görünce, gülmeye ve sesinin çatlağını gizlemeye çalışarak devam etti. “Bir daha bizi böyle korkutmak yok tamam mı?”
Aybüke başını aşağı yukarı sallayarak onu onaylarken, bu sefer yanına ailemizin en duygusal üyelerinden biri olan Mustafa geldi. Az önce kapının pervazına yaslanarak, döktüğü gözyaşlarının izlerini aceleyle silmeye çalıştığını görmüştüm ama işe yaramamış olacak ki gözlerinin kızarıklığını yine de saklayamamıştı.
“Gel bakalım buraya.” dedi yumuşak ve titreyen bir sesle. “Dayının kalbini ağzına getirdin. Az kalsın kalp hastası olup çıkacaktım.”
O cümlesini bitirdiği an odada uzun bir sessizlik olurken, hâlâ gülümseyerek Aybüke’ye bakmakta olan Mustafa; bu garip an karşısında merakla başını kaldırdı ve anlamak istercesine sırayla hepimizde göz gezdirdi.
Anlaşılan kırdığı potun farkında değildi. Ama ona kızmıyordum, sonuçta hayatlarına yeni girmiş sayılırdık ve bize alışmaları biraz zaman alabilirdi. Tabii bu süreçte de böyle şeyler yaşanabilir, potlar kırılabilirdi. Buna ne ben kızardım ne de kızım kızardı. Zaten şu an gülerek dayısına bakan kızımda bunun kanlı canlı bir örneğiydi.
“Canım kardeşim benim, biraz konuştuğumuz kelimelere dikkat mi etsek acaba?” dedi ağabeyim dişlerinin arasından konuşarak.
“Neden ki? Ne dedim ben şimdi?” dedi Mustafa hâlâ anlamayarak.
Ardından bir süre duraksayarak kendi içinde cümlelerini gözden geçirdi. En sonunda da kırdığı potun farkına vardığında, eli ayağı birbirine dolaştı ve hızlıca ağzında bir şeyler geveledi.
“Aa, şey... Şey ya...” dedi düzgün bir cümle kuramazken. “Sizin de canınız Kazandibi çekti mi?”
Yengem onun bu şapşallığı karşısında hızla olaya el attı ve mutfağa doğru yönelmeden önce kısaca bilgilendirdi:
“Ben hemen yaptığım ıhlamurdan getireyim de içsin Aybüke.” dedi. “Şimdi elleri buz gibi olmuştur kuzumun.”
Herkes yengemin konuşmasıyla eski hâline dönerken, gözlerim istemsizce babamı aradı. Ve nihayet onu bulduğunda, salonun köşesindeki eski koltuğuna oturmuş hâldeydi. Elindeki tespih ise sanki az önce düşmüş gibi kucağında hareketsiz duruyordu. Gözlerini bize çevirmişti ama bakışlarında birkaç gündür olan sertlik yoktu.
Aybüke de benim gibi hissetmişçesine, az önce eline tutuşturulan ıhlamur bardağıyla ve yavaş adımlarla dedesinin yanına ilerledi. O sırada babamın bakışlarında hastalığı öğrendiği zamanki çaresizlikle, torununu ilk kez gerçekten tanımanın verdiği derin bir sarsıntı vardı. Elini Aybüke’ye doğru uzattı ve sesi titreyerek konuştu:
“Gel bakalım buraya.”
Aybüke, tereddüt etmeden babamın dizine kendini bıraktı ve küçük sırtını babamın koluna yasladı. Babam ise onun saçlarını, dokunsa kırılacak bir şeymişçesine narin bir şekilde sevmeye başladı.
“Dede.” dedi Aybüke birden, masumca. “Biliyor musun, yan evdeki ağabey çok üzgündü. O söylemedi ama ben anladım çünkü gökyüzüne bakıp dua ediyordu.”
Salondaki herkes Aybüke’nin kurduğu cümlelerle bir anda sustu ve merakla devamını bekledi.
“Hangi ağabey yavrum?” diye sordu babam ise dikkatle.
“Yan bahçedeki ağabey.” dedi Aybüke. “Kediyle oynayan, adı Gökhan’mış.”
Babam onu onaylarcasına başını salladı.
“Demek öyle.” dedi ardından fısıltı gibi bir sesle.
Babamın kısık sesi salonda asılı kalırken kimse devamını getirmedi. Eminim çoğunun aklı benim gibi Gökhan’ın neden üzgün olduğunu düşünmekle meşguldü. Aybüke ise dilini yakmayacak şekilde ıhlamurundan yudumlar alıyordu. Biraz önce söylediği sözle nasıl bir fırtına kopardığından habersiz, oldukça sakindi.
Bir süre sonra Aybüke elindeki ıhlamuru bitirip başı yavaşça yana düşmeye başlarken, akşam yemeğine kadar uyuması için kucağıma aldım. Küçük bedeni, yorgunluğun da etkisiyle fazla direnememişti uykuya.
“Anne, kediye yarın da bakabilir miyiz?” diye mırıldandı uykunun eşiğindeyken.
“Bakarız canım.” dedim, saçlarını okşayarak ve merdivenleri çıkmaya devam ederek. “Ama bu sefer yalnız çıkmak yok. Tamam mı?”
Aybüke başını salladı ve gözleri kapanmadan hemen önce bana silik bir gülümseme bahşetti.
Bense Aybüke’nin saçlarını son bir kez sevip ona son bir kez baktım ve usulca yatağa yatırdım. Uykusunda bile kaşları hafif çatılmıştı. Kalbiyle verdiği mücadelenin izleri, uykusuna bile sızıyordu artık.
Daha fazla bu hâline dayanamadım ve hızlı adımlarla geri aşağıya indim, akşam yemeği için annemlere yardım etmeye başladım. Fakat aklımdaki düşünceleri bir türlü susturamıyordum, bir taraftan yıllar sonra gördüğüm Gökhan’ı ve neden dertli olduğunu bir taraftan da babamla yaptığımız konuşmayı düşünüyordum. Aybüke’nin hastalığı ise, artık alıştığım ve beni hiç yalnız bırakmayan yegane bir düşünceydi.
