30. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 30: Düğün
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 30: Düğün
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
12 yıl önce...
Nazlı'dan...
Ankara’nın Temmuz sıcağı; güneş batmasına rağmen binaların arasına sıkışıp kalmış, sokağı bir fırın gibi ısıtmaya devam ediyordu. Düğün salonunun bahçesindeki ağaçlar ise, insanlar için sığınacakları bir gölge inşa ediyor ve hafif esen rüzgarda hışırdayarak davul seslerine, orkestranın neşeli gürültüsüne eşlik ediyordu.
Serdar'ın arabayı park edipte, motorun susmasıyla birlikte arabanın içine çöken o ağır sessizlik, dışarıdaki şenlik seslerini daha da korkutucu bir hale getirmiş, ellerini zapt edemediği bir şiddetle direksiyonun üzerinde titretmesine neden olmuştu.
"Nazlı, bak son kez söylüyorum." dedi fısıltıyla.
"Eğer abin ya da baban bizi görürse, geri dönüşü olmayan bir kıyamet kopar. Gel boşver evimize geri dönelim, risk almayalım."
"Yapamam Serdar, onları bir kaç saniyede olsa görmeden gidemem." dedim, hırkamın kapüşonunu gözlerime kadar indirerek.
"Hem abimi damatlığının içinde görmezsem, içimdeki bu yangın hiç sönmeyecek. Bana beş dakika var, lütfen sadece beş dakika."
Serdar pes ederek derin bir nefes verdiğinde arabadan indip bahçe kapısına yaklaşmaya başladım. Fakat attığım her adımda davulun sesi göğüs kafesimde yankılanıyor, heyecanımı katlayarak artırıyordu. Davetlilerin arasına, sanki oraya aitmişim gibi olabildiğince rahat bir şekilde süzüldüm. Kimse yüzüme bakmıyordu; herkes pistteki halayın ritmine, garsonların havada uçuşan tepsilerine kilitlenmişti.
Gelin ve damat masası bahçenin en görkemli köşesinde, ışıkların tam altındaydı. Ve işte Selim abim ve Sevda da oradaydı. Abimin omuzları her zamankinden daha dikti ve yüzündeki o tertemiz gülümsemesiyle misafirleri selamlıyordu. Ardından hemen yanında oturan Sevda’ya baktım. O da bembeyaz gelinliğinin içinde tıpkı bir kuğu gibi oldukça zarif duruyordu. Zamanında mahallenin en sessiz, en vakur kızıydı o. Herkes tarafından parmakla gösterilir ve kadınlar tarafından gelin alınmak için sıraya girilirdi. Fakat ne mutlu ona ki onun hayatına dahil olan şanslı kişi abim olmuş, ben mahalleden ayrılmadan bir kaç ay önce görüşmeye başlamışlardı.
Tekrar onlara bakıp abimle birbirlerine ne kadar yakıştıklarını görünce kalbimde tarifi imkansız bir burukluk hissettim. Benim onların bu mutlu gününde yanlarında olmam gerekirken, bir gölge gibi saklanıyordum.
Onlara hüzünlü gözlerle bakarken abim, bir akrabayı karşılamak için masadan kalktı ve Sevda masada tek başına kaldı. İşte fırsat bu fırsat diyerek, elindeki yelpazeyi yavaşça sallayarak etrafı izleyen Sevda'ya usulca yaklaştım ve arkasından eğilip kulağına fısıldadım:
"Sevda."
Sevda irkilerek arkasına döndü. Gözleri kapüşonumun altındaki yüzüme değdiğinde önce bir yabancıya bakar gibi baktı. Sonra bakışlarımdaki tanıdıklığı seçtiği an ise dondu kaldı. Ardından şaşkınlıktan ağzı hafifçe açıldı ve elindeki yelpaze usulca kucağına düştü. Ama beklediğimin aksine yüzünde korku ya da öfke yoktu.
"Nazlı? Sen misin gerçekten?" dedi, sesi titreyerek.
Başımı sallayıp onu onayladığım an hemen ellerime uzandı ve parmaklarımı sımsıkı kavradı.
"Canım benim. İyi ki geldin, iyi ki geldin ama nasıl geldin sen?"
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı, ama bu korkudan kaynaklı bir gözyaşı değildi. Şefkattendi. Beni kınayan değil, bağrına basmak isteyen bir kadının bakışıyla bakıyordu bana.
"Boşver nasıl geldiğimi." dedim, hıçkırığımı yutmaya çalışarak.
"Sizin evleneceğinizi duyunca yerimde duramadım ve gelmek istedim. Umarım bir ömür boyu mutlu olursunuz Sevda... Bir de, lütfen ona iyi bak olur mu? Benim yüzümden çok üzüldü, çok kırıldı. Onu asla yalnız bırakma."
"Bırakmam Nazlı, canım benim bırakmam." diye fısıldadı Sevda, bir yandan da göz ucuyla abimi kontrol ederek.
"Ama Selim'in sana karşı bir kırgınlığı yok ki. Onun asıl kırgınlığı kendine Nazlı, senin arkanda duramadığı için çok pişman ve her gün bu pişmanlığı yaşıyor. Hatta biliyor musun, babana rağmen senin fotoğrafını ceketinin iç cebinde taşıyor, Mustafa'ya sürekli seni anlatıyor. O seni hiç unutmadı Nazlı, hiç kızmadı da sana."
Sevda’nın bu kadar yumuşak, bu kadar kucaklayıcı olması içimdeki o devasa suçluluk duygusunu biraz olsun hafifletmişti.
"Annem peki?" dedim.
"O nasıl?"
"O da iyi olmaya çalışıyor." dedi Sevda, elimi bir an olsun bırakmadan.
"Senin mutlu olduğunu düşünerek yaşamaya çalışıyor ama kokun evden gitmesin diye odanı bile havalandırmıyor." dedi ve kısa bir an durdu.
"Nazlı, istersen abine haber vereyim. Bir konuşun, özlem giderin. Eminim Selim seni gördüğüne çok sevinecektir."
"Olmaz, olmaz yapamam. Kimseye görünemem. Lütfen sen de kimseye söyleme geldiğimi." dedim ve korkuyla başımı iki yana salladım.
"Peki, nasıl istersen öyle olsun, ama ne olur kendine dikkat et. Yalnız mı geldin, yoksa Serdar da geldi mi seninle birlikte?"
"O da geldi, dışarıda bekliyor beni. Ama ben artık gitmeliyim yeterince geç kaldım." dedim Sevda’nın elini son bir kez sıkarak.
"İkiniz de çok mutlu olun Sevda ve lütfen abime, benim yerime kocaman sarıl."
"Peki ama seni hep bekleyeceğiz, bunu sakın unutma." dedi, titrek bir sesle.
Tam o sırada orkestra sustu ve birisi mikrofonu eline alıp konuşma yapmak için kürsüye yöneldi. Işıklar o tarafa dönünce Sevda beni hafifçe itti.
"Hadi canım, şimdi! Arkana bakmadan git!"
Karanlığın içine doğru hızla süzülürken, Sevda'nın o beyaz gelinliğiyle arkamdan yaşlı gözlerle el salladığını gördüm ve son bir kez arkamı dönerek ben de ona el salladım.
İlahi bakış açısıyla...
Düğün salonunun uğultusu ve durmak bilmeyen oyun havaları, Gökhan’ın göğsündeki o daralma hissini arttırıyor ve nefes almasını engelliyordu. Daha fazla bu ana dayanamayarak ceketinin yakasını hafifçe gevşetip kalabalığın arasından sıyrıldı. Birkaç dakikalık sessizliğe, ciğerlerine dolacak temiz bir havaya ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaçla düğün salonunun kapısından çıkıp sokağın karanlığına adım attığında, cebinden sigara paketini çıkarıp içinden bir dal sigara aldı. Tam çakmağını ateşleyeceği sırada, bir kaç metre ilerideki inşaat gölgesinin altından bir karaltının hızla uzaklaştığını fark etti ve anında bakışları keskinleşti. Kapüşonlu, zayıf bir silüet; gecenin karanlığına karışmak istercesine hatta adeta uçarcasına koşuyordu. Bu telaşlı kaçışta normal olmayan bir şey vardı.
"Bu da kim şimdi?" diye fısıldadı kendi kendine.
Fakat koşan kişinin kapüşonu başından düşüpte aşık olduğu kadının saçlarını gördüğünde, hızla çakmağını cebine geri tıktı ve o da arkasından koşmaya başladı.
"Hey! Dur orada!" diye bağırdı fakat sesi Nazlı'ya ulaşmadı.
Sesinin sokaktaki yankısı henüz dinmemişken, silüet farkında olmadan daha da hızlandı ve sokağın sonundaki eski bir arabanın kapısına ulaştı. Arabayı gören Gökhan ise artık tüm gücüyle koşuyor, kalbi az önce düğünde çalan davullardan bile daha sert vuruyordu göğsüne.
"Nazlı! Dur diyorum!"
Gökhan’ın ayakları yolu dövüyor, ciğerlerine batan o sıcak hava bile onu durduramıyordu. Mesafe daralıyordu ve Nazlı’nın bindiği araba inşaatın gölgesinde öylece duruyordu. Motor çalışıyor ama araba yerinden kıpırdamıyordu. Gökhan elini uzatsa sanki rüzgarını tutacaktı fakat tutamıyordu.
"Nazlı! Bekle!"
Tam arabaya ulaşmak üzereyken, sokağın kenarındaki karanlık bir gedikten fırlayan gölgeyi fark edemedi. Hızını alamamışken beline inen sert bir darbe onu, dengesini kaybettirip asfaltın üzerine savurdu. Gökhan, avuç içleri yerdeki taşlara sürtünüp yanarken acıyla inledi. Başını kaldırdığında karşısında, yüzünde intikam hırsı parlayan bir Cevdet duruyordu.
"Cevdet?" dedi Gökhan, sesi nefes nefese ama tehditkar çıkarak.
"Senin burada ne işin var? Hapiste değil miydin sen?"
"Öyleydim, öyleydim ama artık değilim!" dedi Cevdet, elindeki demir çubuğu hırsla sıkarak.
"Senin yüzünden iki yıl yattım lan ben o delikte! O sürtük için beni içeri attırdın, hayatımı kararttın. Ama bak bugün çıktım, ilk durağım da sen oldun!"
Cevdet, Gökhan’ın tam doğrulmaya çalıştığı anı kollayıp tekrar demiri üzerine doğru savurdu. Gökhan bir hamleyle sıyrıldı ama Cevdet’in gözü dönmüştü, iki yılın birikmiş nefretiyle rastgele darbeler indiriyordu. Gökhan ise, düğün seslerinin yarattığı o gürültü duvarının arkasında tek başına mücadele ediyor ve kimse onu duymuyordu.
Cevdet, Gökhan’ın tekrar dengesini kaybettiği o talihsiz saniyede ayağıyla Gökhan’ın kasık bölgesine, o en hassas noktasına var gücüyle bir tekme savurdu ve ardından elindeki demir çubuğu körlemesine bir hırsla indirdi. Gökhan ise aldığı darbeyle birlikte; kasıklarından başlayıp tüm bedenine yayılan o tarifsiz, insanın nefesini kesen acıyla anında olduğu yere yığıldı. Gözleri kararıyor, dünya etrafında dönüyordu sanki. İnsanlardan yardım istemek, ses tellerine kadar ulaşan bir feryat koparmak istedi ama onun yerine sadece boğuk bir hırıltı çıkabildi dudaklarından. Gökhan’ın acı içinde kıvrandığını gören Cevdet yaptığı şeyin dehşetiyle değil de, intikamını almış olmanın verdiği o karanlık tatminle geriye doğru çekildi ve karanlığın içinde hızla kayboldu.
Nazlı'dan...
Arabanın içinde, Serdar’ın direksiyona tutunmuş bir şekilde tetikte bekleyişini izliyordum.
"Hadi Nazlı, gidelim artık! Biri görecek!" diye bağırıyordu.
Tam o sırada dikiz aynasından sokağın ortasında bir arbede gördüm. Bir gölge kaçtı, diğeri ise asfaltın ortasında tam bizim arabanın birkaç metre arkasında iki büklüm yere yığıldı.
"Serdar, bak! Biri yaralandı!" dedim dehşetle.
"Bana ne Nazlı, gidelim diyorum sana! Başımız zaten belada!" diyerek Serdar gaza yüklendi ama ben elini tuttum.
"Dur! Adama yardım etmemiz lazım, bu şekilde bırakamayız!" dedim ve hızla arabadan inerek yerde yatan bedene doğru ilerledim.
Bir kaç adım attıktan sonra omuzlarının duruşundan ve yerdeki o çaresiz kıvranışından anında tanıdım onu.
"Bırak Nazlı, birazdan birileri yardım eder!" diye bağırıyordu arkamdan.
Fakat nafileydi, onu burada bırakıpta gidemezdim. Hızla Gökhan’ın yanına gidip diz çöktüğümde, genzime kan ve ter kokusu çarptı.
"Gökhan! Gökhan ne oldu böyle sana?"
Gökhan başını yavaşça bana doğru çevirdi. Acıdan sırılsıklam olmuş, yüzü bembeyaz kesilmişti. Gözleri o tarifsiz acının içinden beni bulduğunda, titreyen elini kaldırmak istedi ama başaramadı.
"Nazlı." diye inledi ama sesi bir fısıltıdan bile daha cılızdı.
"Sen... gerçekten buradasın."
"Buradayım, buradayım Gökhan. Dayan ne olur!"
Elimi yarasına, o can yakıcı noktanın üzerine doğru götürdüğümde elimin sıcak kanla dolduğunu hissettim. Gökhan, parmak uçlarımla tenine değdiğim o son saniyede gözlerimin içine derin derin baktı. Ama acı, bilincini ağır bir perde gibi çekiyordu.
"Nefes... alamıyorum." diye mırıldandı ve başı yavaşça omzuma düştü.
O an zamanın durduğunu hissettim. Şu an kucağımda yatan yıllar önceki o çocuk değildi; yüzü hatlarıyla oturmuş, acıyla yoğrulmuş bir adamdı. Elleri buz gibiydi ama parmaklarıma bulaşan kanı sıcacıktı.
"Nazlı! Bırak diyorum sana, biri gelecek görecek şimdi!"
Serdar arabadan fırlamış, yanımıza gelmişti. Sesi fısıltıyla karışık bir çığlık gibiydi. Eğilip kolumdan tuttu, beni ayağa kaldırmaya çalıştı ama buna engel oldum.
"Deli misin sen, ne yapıyorsun? Adam bayıldı, katil damgası mı yiyelim bir de bu yaşta? Hadi, basıp gidelim buradan. İllaki biri görüp yardım eder!"
"Bırak beni Serdar!" diye bağırdım, kolumu hırsla elinden kurtarırken.
"Görmüyor musun halini? Ölecek burada! Kimse duymuyor, kimse gelmiyor!"
Serdar çaresizlikle duraksadı. Bakışları önce benim yaşlı gözlerimde, sonra Gökhan’ın bembeyaz kesilmiş yüzünde gezindi. En sonundaysa benim iki elimle sıkıca bastırdığım, kanın durmak bilmediği o hassas noktaya, Gökhan’ın kasıklarına takıldı ve bir anlığına yüzünde tuhaf, karanlık bir ifade belirdi. Benim ellerimin o noktada oluşu onun hastalıklı kıskançlığını tetiklemişti. O an Gökhan’ın canını kurtarmaya çalışıyor olmam umrunda bile değildi.
"Çek ellerini!" dedi Serdar aniden, sesi buz gibiydi.
"Ne diyorsun sen?" dedim şaşkınlıkla.
Fakat soruma cevap dahi vermeden beni omzumdan tutup sertçe yana itti ve dengemi kaybedip tozlu asfaltın üzerine düşmeme neden oldu. Ardından benim bıraktığım yere, Gökhan’ın yarasına kendi elleriyle hoyratça bastırdı.
"Ben hallederim! Sen uzak dur adamdan!" diye hırıldadı.
Yüzündeki ifade yardım etmekten çok, o temas alanını benden temizlemek ister gibiydi.
"Serdar, canını yakıyorsun! Biraz yavaş olsana!" diye çıkıştım dizlerimin üzerinde doğrulurken.
İçimdeki korku yerini bir anlık öfkeye bırakmıştı. Onun bu anlamsız kıskançlığı, bir adamın can çekişmesinden daha mı önemliydi?Serdar cevap vermedi, dişlerini sıkarak Gökhan’ın yarasına bakmaya devam etti. Bakışlarındaki o nefret dolu kıskançlığı gördüğümde tüylerim diken diken oldu ama o an bunu daha fazla düşünmemeyi seçtim ve titreyen ellerimle hırkamın cebindeki telefonuma sarıldım. Parmaklarım kanlı olduğu için ekranı kaydırırken zorlanıyordum.
"Alo? Acil servis mi?" dedim, sesim hıçkırıklarımın arasından güçlükle çıkarak.
"Bir yaralı var, kasık bölgesinden yaralanmış... Evet, Şehit Üsteğmen Ege Akar parkının iki sokak arkasındayız. Lütfen acele edin, çok kan kaybediyor!"
Telefonu kapattığımda Serdar hala Gökhan’ın başında, bir gardiyan gibi bekliyordu ve hiç kalkmaya niyeti yoktu.
Nihayet aradan geçen yarım saatin sonunda uzaktan bir ambulansın o tiz siren sesi duyulmaya başladığında, Serdar oturduğu yerden doğruldu ve ellerindeki kanı üstüne başına aldırmadan ceketine sildi.
"Ambulans geliyor." dedi sesi titreyerek.
"Şimdi gidiyoruz Nazlı. Ya benimle o arabaya binersin ya da burada kalır, babana ve abine bu geceyi nasıl mahvettiğini kendin anlatırsın. Seçim senin."
"Serdar, saçmalama istersen! Onu burada, böyle bir başına bırakamayız. Unuttuysan hatırlatayım zamanında o bizim kaçmamıza yardım etmişti. O yüzden ben de şimdi ambulansın tekerleği sokağın başında dönmeden şuradan şuraya kımıldamam." dedim kararlılıkla.
Serdar öfkeden kudurarak bir bana, bir de yerdeki kanlı ellerine bakıyor sanki o kanın lekesi üzerinden hiç çıkmayacakmış gibi ceketinin kollarını çekiştiriyordu.
"Ambulans gelecek Nazlı! Ama yalnız olmayacak onunla birlikte polis de gelecek ve ardından mahalleli de doluşacak! Senin burada olduğunu görürlerse o zaman görürsün gününü!"
Cevap vermedim, çünkü şu an hiç bir şey Gökhan'dan önemli değildi. Hızla Serdar'ın konuşmasını umursamadan tekrar Gökhan'ın yanına çömeldim. Nabzını kontrol etmeyi bilmezdim ama göğsünün o cılız iniş kalkışını izlemekten başka çarem de yoktu. Siren sesleri nihayet yaklaştıkça sokağın sonundaki binaların duvarlarında mavi-kırmızı ışıklar yansımaya başladı.
"Bak, geldiler işte!" dedi Serdar, kolumdan tutup beni sertçe ayağa kaldırarak.
"Hadi, bitti artık işimiz! Adamı tesim edelim ve gidelim!"
Ambulans sokağa hışımla girdiğinde, lastiklerin asfalt üzerindeki o keskin gıcırtısı kulaklarımı tırmaladı. Üzerindeki ışıklar karanlığı parçalarken, sağlık görevlileri hızla aşağı atladılar. O an, Serdar beni arabanın gölgesine doğru çekiştirdi. Karanlıkta kalarak olanı biteni izlemeye başladık.
"Burada! Şurada yerde yatıyor!" diye bağırdım, sesimi duysunlar diye.
Sağlık ekipleri Gökhan’ın başına üşüştü. O anki telaşı, Gökhan’ın üzerine eğilen o profesyonel elleri izlerken içimden bir parça kopup orada kalmış gibiydi. Onu o halde, kanlar içinde bir yabancıya emanet edip gitmek ağır bir yüktü. Hem de o kaçtığım geceki kadar ağır bir yüktü.
"Tamam, müdahale ediyorlar. Yürü artık Nazlı, daha fazla bekleyemeyiz!" dedi Serdar.
Bu sefer yalvarmıyordu, emrediyordu. Sağlık görevlilerinden biri, "Aşırı kan kaybı var, hemen sedyeye!" diye bağırdığında Serdar beni zorla arabanın içine itti ve kapıyı üzerime kapatarak kilitledi. Ardından şoför koltuğuna geçti ve arabayı çalıştırıp vitesi hırsla geriye taktı.
Araba geri geri çıkıp sokağın karanlığına gömülürken, dikiz aynasından son kez baktım. Gökhan’ı sedyeye alıyorlardı. Üzerindeki o beyaz gömleğin kırmızılığı, ambulansın mavi ışığıyla karışıp tuhaf bir morluğa dönüşmüştü.
"Bitti." dedi Serdar direksiyonu yumruklayarak.
"Gördün işte, kurtuldu herhalde. Şimdi basıp gidiyoruz bu şehirden. Bir daha da sakın, ama sakın buraya dönelim deme bana!"
Onun bu bağırışlarına sessiz kaldım ve Ankara’nın ışıkları dikiz aynasında küçülürken, ellerimdeki kurumaya yüz tutmuş kan lekesine baktım. Asla kıyamayacağım birinin, Gökhan’ın, yani çocukluğumun kanıydı bu. Ve bir ömür boyunca bu kanın izlerini taşıyacaktım.
