14. bölüm / 48
14 BAHARBÖLÜM 14: Zeybek
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 14: Zeybek
- 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
- 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
- 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
- 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
- 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
- 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
- 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
- 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
- 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
- 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
- 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
- 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
- 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
- 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
- 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
- 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
- 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
- 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
- 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
- 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
- 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
- 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
- 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
- 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
- 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
- 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
- 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
- 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
- 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
- 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
- 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
- 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
- 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
- 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
- 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
- 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
- 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
- 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
- 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
- 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
- 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
- 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
- 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
- 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
- 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
- 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
- 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Sevginin niçini olmaz ki efendim... Düşünsem belki makul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakikî sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız.”
-Hüseyin Nihal Atsız-
(Nazlı’dan...)
Akşamın ağır durgunluğu salonun her köşesine sinmişken televizyonda oynayan filmin sesi, halının üzerinde Arda ile oyun oynayan Aybüke’nin çıkardığı o şen gürültüye karışıyor odaya huzurlu bir hava katıyordu. Biz de bu hava eşliğinde birer köşeye dağılmış, anın tadını çıkarıyorduk. Babam elindeki gazeteyi bir kenara bırakıp torunlarının oyununu izlerken, yengem de elindeki el işini bırakıp sessizliği böldü.
“Anne.” dedi, anneme dönerek. “Yarın düğün için yardıma gideyim diyorum. Suzan ablanın telaşı büyüktür şimdi, tek başına yetişemez kadıncağız.”
Annem gözlüğünün üzerinden yengeme bakıp başıyla onayladı.
“İyi düşünmüşsün kızım hatta dur ben de seninle geleyim, beraber erkenden gider hallederiz. Biliyorsun zaten, sizin düğünde Suzan’ın hakkı çok. Sağ olsun, o kalabalıkta pervane olmuştu bize.”
“Eğe isterseniz ben de geleyim.” dedim, bakışlarımı masadaki dantel örtüden kaldırıp anneme dikerek. “Belki bir faydam olur, size yardım ederim.”
Annem cümlelerimle birlikte bir an duraksadı ve elindeki çay bardağıyla donup kaldı. Ardından silkelenerek kendine geldi ve bakışları hemen önünde Arda ile legolardan kule yapan Aybüke’ye kaydı.
“Yok yavrum.” dedi yumuşak ve son derece kararlı bir sesle. “Biz gitsek yeter. Yavrucak şimdi oralarda telef olmasın. Yorulur, kalbi sıkışır maazallah. Siz Aybüke’yle evde kalırsınız, akşam da Mustafa’yla beraber gelirsiniz.”
Haklılığıyla birlikte sesimi çıkarmadım ve başımı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım. O sırada babam da, konuyu değiştirerek araya girdi.
“Onlar bize düğünde çeyrek takmıştı değil mi?” diye sordu anneme doğru dönüp.
“Evet.” dedi annem ve devamında ekledi: “Ben de çeyrek götüreyim diyorum. Karşılıksız kalmasın.”
“İyi olur. Hakkı geçmesin kimsenin.” dedi babam ve ağır adımlarla, ellerini dizlerine dayayarak ayağa kalktı. “Neyse, ben artık yatayım, yarın yapılacak çok iş var. Hadi size iyi geceler.”
Ağabeyim hürmetle başını eğdi ve her zamanki saygısıyla karşılık verdi:
“Allah rahatlık versin baba.”
Onun ardından da aynı şekilde biz de iyi geceler dedik ve babam hepimize elini sallayarak karşılık verdikten sonra merdivenlere doğru yöneldi, yavaş adımlarla yukarıya çıkmaya başladı.
***
Ertesi sabah, perdenin aralığından sızan güneş ışığıyla gözlerimi açtığımda, kısa bir an nerede olduğumu sorgulayarak bakışlarımı etrafta gezdirdim. Fakat nerede olduğumu hemencecik anlayınca, bir süre yerimde gerindim ve sonra da komodinin üzerindeki telefonuma doğru uzandım. Yandaki tuşa bastıktan sonra aydınlanan ekrandan saate baktım, saatin öğleye yaklaştığını görünce de gözlerim anında fal taşı gibi açıldı ve hızla yattığım yerden doğruldum.
“Eyvah.” diye mırıldandım elimi alnıma atarken. “Saat kaç olmuş ya, geç kaldık!”
Evdeki herkes çoktan işe güce dalmış, annemler çoktan düğün evinin kazanlarını kaynatmaya başlamış olmalıydı. Bakışlarımı merakla yan tarafımda mışıl mışıl uyuyan, simsiyah saçları beyaz yastığa dağılmış meleğime çevirdim. Öyle masum, öyle korunmasızdı ki onu uyandırmaya ve bu huzurdan çekip almaya kıyamıyordum. Ama ilaç saati yaklaşmıştı ve sağlığı, onun huzurunu bozmam için gayet de makul bir nedendi. Eğilip pamuk gibi yumuşak, hafif solgun yanaklarına minik öpücükler kondurmaya ve onu uyandırmaya başladım.
“Anneciğim. Uyan bakalım prensesim.”
Aybüke hâlâ aynı şekilde yatmaya devam ederken; öpücüklerim şiddetini arttırdım ve yanağına daha sert, daha sulu bir öpücük kondurdum. Bunu birkaç defa daha tekrarladığımda ise Aybüke dayanamayarak gözlerini araladı ve ardından mızmız bir şekilde mırıldandı:
“Anne ya! Yapma, uykum var.” diye mırıldandı Aybüke, uykulu gözlerini yumruklarıyla ovuşturarak.
“Ne anne ya, ne anne!” dedim gülerek ve ardından onu neşelendirmek için burnunun ucunu sıktım. “Saatin kaç olduğundan haberiniz var mı acaba küçük hanım? Güneş tepeye ulaştı, artık kalkma vakti.”
“Biraz daha ne olur, rüyamda babamı görüyordum.” dedi Aybüke, yorganı kafasına kadar çekmeye çalışarak. “Uyumaya devam edersem belki bu sefer daha çok görürüm.”
Yüzümdeki gülümseme hızla solarken, yerini de kalbimi sızlatan bir ciddiyete bıraktı. Onun bu kadar çok baba hasreti çekmesi içimi parçalıyordu fakat elimden de bir şey gelmiyordu. Zamanında yanlış bir seçim yapmıştım ve şimdi hem ben hem de kızım cefasını çekiyorduk.
“Ama ilaçlarını içmelisin Aybüke. Vaktini geçirmemeliyiz ki kalbin yorulmasın değil mi?” dedim, konuyu değiştirerek ve saçlarını okşayarak.
Aybüke ise hastalık kelimesini ve ilaç lafını duyduğunda omuzları gözle görülür bir şekilde düştü ve olduğu yerde küçüldükçe küçüldü. Ardından da sesindeki teslimiyetle ve bıkkınlıkla konuştu:
“Peki.” dedi sonra da yattığı yerden isteksizce doğruldu.
Onun bu cansız, omuzları çökmüş hâlini görmek içimi parçalıyordu ama onu mutlu etmeye çalışmaktan da başka bir şey gelmiyordu elimden. O anda da bunu yapmaya karar verdim ve neşesini yerine getirmek için aklıma gelen ilk şeyi söyledim.
“Beraber pankek yapalım mı? Üzerinede bolca çikolata sürer, meyvelerle süsleriz.” dedim büyük bir umutla. “İster misin?”
Aybüke’nin gözleri sözlerimle birlikte bir anda parladı ve yataktan adeta bir ok gibi fırlayarak ayağa dikildi.
“Evet! Çok isterim! Ama şekilli yapalım tamam mı anne?”
“Tamam söz!” dedim ve yanağından bir makas aldım. “O zaman ilk işimiz lavaboya gidip uykulu yüzlerimizi yıkamak. Hadi bakalım Aybüke Hanım doğru banyoya, marş marş!”
Ben de ayağa kalkarken, önde Aybüke arkasında da ben olacak şekilde birlikte banyoya ilerledik ve birkaç dakika içerisinde yüzlerimizi yıkayıp, klasik bakımlarımızı yaptıktan sonra da aşağıya indik. O an evin içindeki derin sessizlikten, gerçekten de evde tek olduğumuzu anladım. Gerçekten de annemler çoktan düğün evine, ağabeyimler işe, çocuklar ise okula gitmişti. Yani ev de tamamen bize kalmıştı.
***
Akşamın o kendine has, her şeyi örten sessizliği evin her yanına usulca dağılmışken, salonun ortasında yayılmış bir şekilde Aybüke ile resim çiziyorduk. Ben kızımın anlattığı şekilde hayalindeki evi çizerken, Aybüke de dilini hafifçe dışarı çıkarmış sanki dünyanın en önemli şeyini çiziyormuşçasına büyük bir konsantrasyonla evi boyuyordu.
Bir süre sonra benim işim bittiğinde, geriye çekilerek sırtımı kanepeye yasladım ve onun bu huzurlu anlarını izlemeye karar verdim. Aybüke bacadan çıkan dumanları mor renge boyarken yüzünde öyle bir huzur vardıki, o an zamanın o saniyede donmasını ve bu masumiyetin hiç bozulmamasını diledim.
Tam ben dalgınlıkla onu izlemeye devam ederken, dış kapının tok sesi bu huzurlu sessizliği bir bıçak gibi böldü. Ardından kapının çalmasıyla birlikte Aybüke, elindeki pastel boyayı bırakmadan başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde hafif bir merak vardı. Gülümseyerek uzandım ve ipek gibi saçlarını okşadım, yanağına şefkat dolu bir öpücük kondurdum.
“Anneciğim, sen evi boyamaya devam et. Ben de kapıya bakıp geliyorum, tamam mı bir tanem?”
Aybüke; tamam dercesine başını hafifçe sallayıp tekrar mor dumanlarına gömülürken, ben de hızla yerimden kalkıp koridora yöneldim. Ardından dış kapıya ulaşıp kolu aşağı indirdiğime, karşımda nefes nefese kalmış bir şekilde gömleğinin yakasını çekiştirerek kravatını gevşetmeye çalışan Mustafa’yı buldum.
“Hoş geldin ablacığım.” dedim onun bu hâline şaşkınlıkla bakarak. “Ne bu hâl böyle? Sanki arkandan biri kovalıyor gibi nefes nefesesin.”
Mustafa, önemli bir yere yetişiyormuş gibi hızla içeri daldı ve bir süre kapı ağzında durarak nefesini düzenlemeye çalıştı. Nihayet nefes alışverişleri yavaşladığında ise bir cevap bekleyen bana döndü ve konuştu:
“Hoş buldum abla, hoş buldum da hazır mısınız siz? Çıkıyor muyuz hemen?” diye sordu, bir yandan elindeki anahtarları vestiyere fırlatıp diğer yandan da ayakkabılarını hoyratça kenara iterken.
“Hazırız, hazırız da...” dedim Mustafa’nın bu telaşlı, yerinde duramayan hâline bakarak. “Hayırdır Mustafa, ne bu acele? Alt tarafı iki sokak ötedeki düğüne gideceğiz, kaçmıyor ya düğün.”
Mustafa merdivenlere doğru hızlı bir hamle yaparken, omzunun üzerinden bana döndü ve yüzünde o ele avuca sığmaz delikanlı gülüşüyle konuştu.
“Arkadaşlar bekliyor abla! Düğün yeri şimdi kalabalıklaşmıştır hatta oyun havaları bile başlamıştır. Geç kalmayalım da pasta dağıtımına yetişelim istiyorum.” dedi fakat durarak zaman kaybettiğini düşünmüş olacak ki, adımlamaya devam ederken getirdi konuşmasının devamını. “Neyse ben hemen üzerimi değiştirip geleyim de bir an önce çıkalım.”
Onun hızlı adımlarla, basamakları ikişer üçer çıkarak odasına gidişini izlerken arkasından gülmeden edemedim. Bu bitmek bilmeyen enerjisi bana kendi gençliğimi, bu sokaklarda başımda kavak yelleri eserken yürüdüğüm o eski günleri hatırlatıyordu. Ama şimdi adımlarım daha ağır, sırtımdaki yük daha fazla, kalbim ise çok daha yaralıydı.
Başımı iki yan sallayarak düşünceleri zihnimden uzaklaştırırken geri salona, Aybüke’nin yanına döndüm. O bizi umursamadan hâlâ büyük bir titizlikle evin pencerelerini boyamaya devam ediyordu. Birkaç adım daha atarak yanına diz çöktüm ve çenesinden hafifçe tutarak yüzünü kendime çevirdim.
“Anneciğim, ben yukarı çıkıp çantamı alayım. Sonra anneannenlerin yanına, düğüne gideceğiz.”
Aybüke’nin gözleri sözlerimle birlikte sevinçle parladı. Kalabalığı, müziği ve renkli ışıkları severdi ama böyle ortamlarda daha kontrollü olmamız gerektiğini ve çabucak yorulacağını ikimiz de biliyorduk.
“Sen de o sırada kalemlerini ve defterini topla, çantana yerleştir olur mu bir tanem?”
Aybüke “Tamam anne!” diyerek hemen boyalarını kutusuna, özenle yerleştirmeye başladı. Ben de tekrar ayağa kalkarak hızlı adımlarla merdivenden yukarı çıkmaya başladım. Fakat yukarı çıkarken içimi tuhaf, isimlendiremediğim ve de daha önce yaşamadığım bir sıkıntı kapladı. Elimi huzursuzlukla kalbime götürdüm ve birkaç defa derin derin nefes aldıktan sonra başımı iki yan sallayarak, önüne geldiğim odadan içeri girdim. Ardından boy aynasının karşısına geçip bir iki saniye kendime baktım. Yorgun ama dik durmaya çalışan, gözlerindeki hüznü makyajla bile kapatamayan bir kadındım. Fakat bunu pek umursadığım da söylenemezdi.
Bir süre daha aynadaki bu bitmiş hâlime baktıktan sonra aklımdaki düşünceleri bir kenara iterek yatağın üstüne hazırladığım çantamı aldım ve göğsümü sıkan o havayı boşaltmak ister gibi derin bir nefes daha aldım. Ardından hızlı adımlarla merdivenlere ilerledim ve inmeye başladım. Saniyeler sonra salona girdiğimde Mustafa çoktan en güzel kıyafetlerini giymiş, kapının eşiğinde sabırsızlıkla anahtarlarını parmağında sallıyordu.
“Hadi hanımlar, düğün bizi bekler!” dedi, beni gördükten sonra neşeyle.
Gülerek elimi koltukta oturan kızıma uzattım ve Mustafa önde, biz arkada olacak şekilde mahallenin loş ışıklarına doğru yürümeye başladık. Yol boyunca da yürürken mahallenin o tanıdık hanımeli ve hafif is kokusu genizlerimize doldu.
“Arda ile Salih neden seninle gelmedi?” diyerek, bir anda aklım gelen soruyu sordum Mustafa’ya.
“Yengem ‘Direkt benim yanıma getir onları.’ dedi abla. Ben de öyle yaptım sonra da kursum vardı oraya gittim. Bitince de sizi almaya geldim işte.” dedi Mustafa ve gülerek devam etti. “Yani sen merak etme onlar muhtemelen çoktan masalara kurulup pastalarının gelmesini beklemeye başlamışlardır.”
Bir süre sözlerine gülerek karşılık verdikten sonra aklıma takılan kısımla konuşmaya başladım:
“Kursa mı gidiyorsun, ne kursu?”
“Darta gidiyorum.” dedi Mustafa yüzündeki küçük tebessümle. “Üç yıl falan oldu galiba başlayalı.”
“Güzelmiş.”
Sözlerimle birlikte aramızda bir sessizlik oluşurken adımlarımız düğün salonuna, uzaktan gelen davul sesine yaklaşmaya başlamıştı. Tam düğün salonu bakış açımıza girdiğinde ise çantamdaki telefon keskin bir melodiyle titredi. Merakla çantamdan telefonu çıkarıp arayanın kim olduğuna baktığımda ekranda annemin ismi yazıyordu. Ekranı yana kaydırıp hâlâ çalmaya devam eden telefonu açtığımda, annemin sesindeki o kendine has telaşı anında fark etmiştim.
“Nazlı, kızım yolda mısınız?”
“Evet anne. Az önce çıktık, geliyoruz.” dedim kaşlarım merakla çatılırken. “Bir problem mi var?”
Annem, telefondan bile anlaşılacak kadar dertli bir nefes çekti içine. Ardından sıkıntılı ses tonuyla cevap verdi soruma:
“Ya kızım sabah o kadar telaş yaptık, her şeyi hazırladık ama altını almayı unutmuşuz. Çantama koydum sanıyordum ama evde kalmış meğerse. Sana al da gel diyecektim, onun için aramıştım.”
Olduğum yerde durunca Mustafa ve Aybüke de durup bana merakla baktı ve dışarı kadar ulaşan annemin sesini dinlemeye çalıştılar. Onlara kısa bir an baktıktan sonra telefonun ucundaki anneme güven vermek ister gibi konuştum:
“Tamam anne, hemen panik yapma. Sen yerini söyle, ben hemen bir koşu gidip alırım.”
“Ay çok iyi olur kızım ya!” dedi annem sevinçle. “Hani bizim odadaki oymalı büyük sandık var ya; ha işte onun en altında, kadife kutunun içinde olacak.”
“Tamam anne, hemen gidip alırım ben. Siz Mustafa ile Aybüke’yi karşılayın yeter.”
O kısa bir onaylamayla telefonu kapattıktan sonra Mustafa’ya doğru döndüm ve konuşmak için ağzımı araladım ama Mustafa benden önce davranarak konuşmaya başladı:
“Ben bir koşu gider alırım şimdi abla. Sen Aybüke ile devam et, boşuna git gel yapıp yorulma.”
“Yok canım, olmaz öyle. Sen şimdi arkadaşlarını bekletme, o kadar hazırlandın.” dedim ve elimi omzuna koyarak başımla düğün salonunu işaret ettim. “Siz gidin, ben arkanızdan yetişirim zaten ev hemen şurası.”
Mustafa biraz tereddüt etse de benim ısrarıma daha fazla dayanamadı ve kabullenmişlikle başını aşağı yukarı salladı.
“Tamam o zaman abla, dediğin gibi olsun. Aybüke bende sen merak etme.”
Onu başımı sallayarak onayladım ve Mustafa ile Aybüke düğün yerine doğru ilerlerken, ben de adımlarımı hızlandırıp eve doğru koşar adım gitmeye başladım. Mahalle oldukça ıssız ve sessizdi. Herkes çoktan düğün telaşına kapılmış, pencerelerin ışıkları sönmüştü.
Birkaç adımda nihayet eve ulaşıp içeri girdiğimde, annemin tarif ettiği sandığı bulmam çok da uzun sürmedi. Hızla tozlu kadife kutuyu açıp içindeki çeyrek altını avucuma sıkıştırdım ve eşyaları geri yerine koyduktan sonra geldiğim gibi yine hızlı adımlarla dışarı çıktım ve kapıyı kilitledikten sonra da bahçede ilerlemeye başladım.
Tam bahçe kapısından çıkmak üzereyken ise yan evin önünde, sokak lambasının zayıf ışığı altında bir karartı gördüm. Biraz daha ilerleyince ise karartının sahibini yani Gökhan’ı gördüm. Elleri cebinde, başı öne eğik sanki dünyayla tüm bağını koparmış gibi öylece duruyordu. Kendi kapısının önünde tıpkı bir yabancı gibiydi.
“Gökhan!” diyerek seslendim ona doğru.
Sesim mahallenin sessizliğinde yankılanırken, Gökhan irkilerek başını kaldırdı. Ve bana baktığı an gözlerindeki o derin, anlamlandırması zor dalgınlık bir anlığına dağıldı ve yerini hemen tanıdık bir mahcubiyete bıraktı.
“Nazlı.” dedi, sesi beklediğimden daha boğuk ve daha yorgun çıkmıştı. “Kusura bakma ya, dalmışım öyle. Fark edemedim seni de.”
Gülümseyerek ve yavaş adımlarla yanına yaklaştım.
“Yok, önemli değil de dalgın dalgın nereye böyle?” dedim ve onu şöyle bir süzdükten sonra devam ettim: “Sen de mi düğüne gidiyorsun yoksa?”
Bakışlarımın üzerinde gezindiğini fark edince, gömleğinin yakasını bir eliyle çekiştirdi.
“Evet. üzerimi değiştirmek için eve uğramıştım. Şimdi çıkıyordum ben de.”
“O hâlde beraber gidelim.” dedim fakat emrivaki yaptığımı hissedince, devamında ekledim: “Tabii eğer sen de istersen.”
Gökhan’ın yüzünde belli belirsiz bir aydınlanma, hafif bir gülümseme belirdi. Ardından da gözlerindeki o sönük fer bir anlığına parladı.
“Olur tabii, olur. Birlikte gidelim.”
Gülümseyerek hemen sağına geçtim ve birlikte yan yana ama aramıza görünmez bir mesafe koyarak yürümeye başladık. O an sokakta sadece bizim ayak seslerimiz duyuluyordu.
“Bu arada,” dedi bir süre sonra Gökhan etrafta bakışlarını gezdirerek. “Aybüke nerede? Seni onsuz görmeye pek alışamadım.”
Onun bu sorusuna karşılık hafifçe güldüm ve onun gibi, ben de ona bakarak konuşmaya başladım:
“Aslında beraber gidiyorduk ama annem altını evde unutunca ben geri dönmek zorunda kaldım. Onu da Mustafa ile önden gönderdim.”
Gökhan bir an duraksadı, ardından adımları yavaşladı. Sonra da fısıltı gibi, neredeyse zor duyacağım bir sesle konuştu:
“Sevindim.” dedi bakışları önündeyken.
“Sevindin mi?” dedim yanlış anladığımı düşünerek. “Altını unutmamıza mı sevindin?”
Sorumla birlikte Gökhan’ın yüzü boynuna kadar kızardı. Ardından yaptığı gafı yeni fark etmiş gibi elini kolunu nereye koyacağını şaşırdı, en sonda ise elini ensesine götürdü ve hafifçe kaşıdı.
“A şey... Yok yani, yanlış anladın. Yani böyle, böyle sohbet ederek gidiyoruz ya. O anlamda dedim.” dedi ve toparlamaya çalışarak. “Yani iyi oldu gibi.”
“Anladım.” dedim, bakışlarımı ondan çekip yola çevirerek.
Duyduklarımla birlikte kalbim garip bir şekilde hızlanmıştı. Sanırım uzun bir süre sonra ilk defa onunla doğru düzgün konuştuğum için heyecanlanmış olmalıydım.
Bir süre ikimiz de sadece asfaltın üzerindeki ayak seslerimizi dinlerken, Gökhan’ın zihninin içinde fırtınalar koptuğunu ve bir şeyler söylemek için kıvrandığını hissedebiliyordum. Saniyeler sonra da beni yanıltmadı ve sonunda, beklediğim o ağır ve kaçınılmaz soruyu sordu.
“Dün,” dedi yutkunarak ve sesi titreyerek. “Aybüke bize geldiğinde bir şey söyledi bana Nazlı.”
Sözleriyle ve ses tonuyla kısa bir an duraksadım. Ardından göğsüme bir ağırlık oturup, nefesim de daralırken konuşmaya başladım:
“Ne söyledi?”
Gökhan olduğu yerde durdu ve yürümeyi kestikten sonra doğrudan gözlerimin içine baktı. Bakışlarında büyük bir hüzün, derin bir merhamet ve korkunç bir merak vardı.
“‘Hastayım ben’ dedi. Doğru mu Nazlı?”
Dünya o saniyede başıma yıkıldı sanki. Yıllardır bu hastalıkla mücadele ediyorduk ama hâlâ birinin ağzından duyduğumda, kendime engel olamıyor ve kötü oluyordum. Gözlerimi ondan kaçırıp mahallenin karanlığına, o belirsizliğe doğru diktim.
“Maalesef ki doğru.”
O an, Gökhan’ın omuzları sanki görünmez bir yükün altında eziliyormuş gibi çöktü.
“Bak, yanlış anlamazsan eğer Aybüke’nin hastalığı tam olarak ne? Yani tedavisi için belki bir faydam dokunur.” dedi bir umutla konuşarak. “Tanıdığım iyi doktorlar, hastaneler var.”
“Teşekkür ederim Gökhan ama kimse yardımcı olamaz.” dedim; içimdeki o bitmek bilmeyen, geceleri uykumu bölen acıyla. “Hastalığı aort kapak yetmezliği olarak geçiyor. Doğuştan gelen bir şey ve nakil dışında kesin bir tedavisi de yok. Şu an sadece ilaçlarla kalbini daha fazla yormamaya, onu hayatta tutmaya çalışıyoruz.”
“Gerçekten mi?”
“Maalesfe öyle, anlayacağın her nefesi bir mucize bizim için.” diyerek acı bir gülümseme bıraktım sessizliğe.
Gökhan ise duydukları karşısında taş kesilmiş, sokak lambasının altında bile belli olacak kadar yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu.
“Peki nakil olmazsa-” diyecek oldu ama cümlesini tamamlamaya ne onun yüreği izin verdi ne de ben.
“Emin ol orasını düşünmek bile istemiyorum!” diyerek hızla sözünü kestim.
“Kusura bakma.” dedi Gökhan, sesi mahcubiyetten ve üzüntüden iyice kısılmıştı. “Ben de böyle dan diye sordum, yaranı deştim. Gerçekten çok özür dilerim Nazlı. Sadece, sadece bilmek ve yardımcı olabileceğim bir şey varsa yardımcı olmak istedim.”
“Önemli değil Gökhan. Emin ol alıştım artık bu sorulara.”
Ve konuşmamdan sonra yine o ağır, sancılı sessizlik girdi aramıza. Bu sefer konuyu ise bu karanlık kuyudan çıkmak için ben dağıtmak istedim.
“Biraz da senden bahsedelim, duyduğuma göre evleniyormuşsun. Tebrik eder-”
“Yok!” dedi Gökhan, sözümü sertçe ve neredeyse öfkeyle keserek. “Evlilik falan yok Nazlı. Olmayacak da.”
“Ama annemler konuşurken isteme olacağını duymuştum. Yanlış anlamışım demek ki.”
“Yok, sen doğru duymuşsun ama biz vazgeçtik. Yani ben vazgeçtim.” dedi Gökhan sesi git gide kısılırken.
“Anladım.” diyerek son kotayı koydum konuşmaya, sonuçta daha fazlasını sormaya haddim yoktu. “Ne diyelim, hakkında hayırlısı olsun.”
Cümlemle birlikte Gökhan doğrudan bana baktı ve gözlerinde dile gelmeyen binlerce kelimeyle iç çekti.
“Olsun bakalım Nazlı, olsun bakalım.”
Sessizlikle geçen dakikaların ardından nihayet düğün yerine vardığımızda ve içeri girdiğimizde herkesin bakışları üzerimize kitlenmişti. Yan yana gelmemiz, mahallenin bitmek bilmeyen fısıltılarını harlamıştı ama umursamadım bile bunu. Çünkü o an benim için önemli olan tek şey, Aybüke’nin bizi gördüğü gibi neredeyse uçarak yanımıza gelmesiydi.
“Anne! Gökhan ağabey!” diyerek, hızla ilk önce benim sonra da Gökhan’ın bacaklarına sarıldı.
Ben yanağına küçük bir öpücük kondururken Gökhan, eğilerek Aybüke’nin yanağından bir makas aldı. Ve onların bu samimiyeti oldukça tuhafıma gitti, sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış gibilerdi.
“Fıstık, nasılsın bakalım?” dedi gülümseyerek.
“İyiyim Gökhan ağabey, sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim canım. Ee söyle bakalım, neler yaptın biz gelene kadar?”
“Hiçbir şey sadece dedemlere oturdum.” dedi Aybüke hüzünle fakat ardından heyecanla tekrar konuşmaya başladı. “Gökhan ağabey biliyor musun biz annemle barıştık. Ona kocaman sarıldım, o da senin dediğin gibi hemen affetti beni.”
“Öyle mi? Sevindim senin adına. Ama ben söylemiştim değil mi? Seni hemen affeder demiştim.”
Aybüke mutlulukla başını aşağı yukarı salladı. Gökhan ise bu güzel manzara karşısında kızımın başını okşadı ve ardından bana döndü.
“Neyse ben artık bizimkilerin yanına gideyim. Sonra görüşürüz Nazlı.”
“Görüşürüz.”
Ben Aybüke’nin elini tutup kendi masamıza doğru ilerlediğimde, Gökhan da kendi ailesinin yanına geçmişti. O andan sonra da nedeni bilinmez bir şekilde, bakışlarımızın birbirine değmemesi için özel bir çaba sarf etmeye başladık ve bir an olsun göz göze gelmedik.
Aradan dakikalar geçip, oyun havası faslı yavaş yavaş biterken, ortamda garip bir hareketlilik başlamıştı. Gençlerin bazıları bir araya gelip fısıldaşıyor, bazıları ise hızlı adımlarla masaları dolaşıyordu. Tam o sırada yanıma, çocukluğumdan beri tanıdığım Bahar geldi, yüzünde hem bir telaş hem de garip tedirginlik vardı.
“Nazlı! Merhaba canım.” dedi, sesini müziğin arasından duyurmaya çalışarak.
“Merhaba?” dedim, ne olduğunu anlamaya çalışarak.
“Ben Bahar. Hatırlar mısın bilmem. Hani bakkal Rüstem vardı ya, onun kızıyım ben.”
“Ah, evet hatırlıyorum seni Bahar.”
Konuşmamla birlikte Bahar rahat bir nefes verdi ve vaktinin dar olduğunu belli edercesine konuşarak, direkt konuya girdi.
“İznin olursa direkt konuya gireceğim Nazlı.” dedi ve bana doğru biraz daha yaklaştı. “Zeybek oynamayı biliyor musun? Yanlış hatırlamıyorsam bir ara halk oyunları kursuna gitmiştin sen.”
Sorusu karşısında yüzüme şaşkın bir ifade yerleştirerek cevapladım sorusunu.
“Evet biliyorum ama, neden sorduğunu anlamadım?”
“Aslında düğün için profesyonel bir zeybek ekibi gelecekti ama yolda bir aksilik çıkmış o yüzden iptal olmuş. Biz de mahalledeki gençlerden bir ekip topluyoruz. Sen de bize katılır mısın?”
Sorusuyla birlikte kısa bir an duraksadım. Açıkçası herkesin gözü üzerimdeyken o meydana çıkmak gözümü biraz korkutmuştu.
“Yani, bilemedim açıkçası Bahar.” dedim, tam olarak ne diyeceğimi bilemeyerek. “Oynamayalı çok uzun zaman oldu.”
“Lütfen Nazlı!” dedi Bahar da yalvarırcasına. “Oldukça eksiğimiz var zaten. Lütfen kabul et.”
Tam onu reddetmek üzereyken, Aybüke’nin oturduğu yerden oldukça büyük bir istekle konuşmasıyla birlikte bakışlarımı ona doğru çevirdim.
“Hadi anne, kabul et!” diye fısıldadı, sadece benim duyabileceğim bir sesle. “Seni izlemek istiyorum.”
“Peki o hâlde.” dedim Bahar’a dönerek ve o an Bahar’ın yüzünde resmen güller açtı.
“Harikasın Nazlı, çok teşekkür ederim!” diyerek minnetle başını yana eğdi. “Birazdan müzik başlayacak ve şimdiden de söyleyeyim, hepimiz karışık bir şekilde partner olacağız.”
Ben başımı aşağı yukarı sallayıp onu onaylarken, Bahar da annemlere kısa bir baş selamı verdikten sonra hızla yanımızdan uzaklaştı. Fakat gözlerim istemsizce onu takip etmeye devam etti.
İlk önce birkaç masaya daha uğradı sonra da iki masa ötede, eskilerden tanıdığım Erdem’le konuşan Gökhan’ın yanına gitti. Bakışlarımı Bahar’dan çekerek onlara çevirdiğimde, uzaktan anladığım kadarıyla Erdem’in de Gökhan’ın koluna girerek onu ikna etmeye çalıştığını fark ettim.
Fakat Erdem konuşmaya ve çabalamaya devam ederken, Gökhan başını iki yana sallayıp onu sertçe reddediyordu. Belli ki o da benim gibi çekiniyordu. Ancak onların yanına ulaşan Bahar, parmağıyla beni işaret edip bir şeyler söylediğinde, Gökhan’ın duraksadığını gördüm.
Ardından bakışlarını ağır ağır kalabalığın içinden sıyırıp bana çevirdi ve bakışlarımız, sanki bin yıllık bir suskunluğun ardından ilk kez konuşuyormuş gibi birbirine kenetlendi. O hâlâ bana bakmaya devam ederken, cesaret vermek istercesine hafifçe gülümsedim. Ve sanırım bu küçücük tebessüm, Gökhan’ın tüm tereddüdünü bir anda silip süpürmeye yetti. Çünkü dudaklarından okuyabildiğim kadarıyla, Erdem’e dönüp tek bir kelime söyledi:
“Tamam.”
Ortam yavaş yavaş durulmaya başlarken bir kaç dakika sonra da nihayet müziğin ritmi değişti ve davulun o tok sesi, yerini zeybeğin ağır ve gururlu ezgisine bıraktı. Ardından meydan hızla boşaltıldı ve yerine az önce kurulan grup geldi.
Onlar ortaya çıkarken bende onlara uyarak yerimden kalktım. Ben kalktıktan sonra da Gökhan, karşı taraftan ağır adımlarla meydana girdi. Üzerindeki ceketini çıkarıp bir kenara bıraktı ve gömleğinin kollarını yavaşça katladı. Gözleri ise bir saniye bile üzerimden ayırmadı.
Ortada buluştuğumuzda, etraftaki fısıltılar bir bıçak gibi kesildi ve sadece davulun gümlemesiyle zurnanın o içli feryadı kaldı kulağımızda.
Ardından müzik hızlanıp o ilk vuruşu yaptığında, Gökhan’la birlikte aynı anda kollarımızı açtık. Ve o an sanki kanatlarımızı açmış iki yaralı kuş gibiydik. Aybüke’nin kenardan bizi hayranlıkla izleyişini, annemlerin şaşkınlığını, mahallelinin o donup kalmış ifadesini hissedebiliyordum ama görmüyordum. Sadece Gökhan vardı o an benim için. Onunla dönüyor, onunla eğiliyor ve onunla da kalkıyordum.
Dakikalar hızla geçip müziğin son notası da havada asılı kalırken, peşinden de alkış sesleri yükselmeye başlamıştı. Biraz utançla ve biraz da heyecanla nefes nefese yerime geçtim. O sırada Aybüke, ben yanına oturur oturmaz hayranlık dolu gözlerle boynuma atladı.
“Anne ne güzel oynadın öyle! Eve gidince bana da öğretir misin?” diye cıvıldadı. “Lütfen, lütfen.”
Sesi o kadar hayat doluyduki, o an dünyadaki tüm yorgunluğum ve utancım uçup gitti. Gülümseyerek başımı aşağı yukarı salladım, onu onayladım.
“Tabii ki bir tanem.” dedim Aybüke’yi göğsüme bastırarak. “Yeter ki sen iste.”
Ben kızımla sarılmaya devam ederken ağabeyim, geçmişin tozlu raflarına dalmış duygu dolu bir sesle araya girdi:
“Nazlı, hatırlıyor musun? Zamanında sen de annemi zeybek oynarken görünce, böyle eteklerine yapışıp öğretmesi için yalvarmıştın.” dedi ve yüzüne eğlenceli bir gülümseme yerleştirdikten sonra da devam etti: “Hatta bir hafta peşinden ayrılmamıştın.
Ağabeyimin sözleriyle birlikte masada sıcak bir gülüşme oldu. Ardından bakışlarımı çarprazımdaki sandalyeye çevirdiğimde, gözleri uzaklara dalmış ve yüzünde hüzünlü bir tebessüm olan annemle göz göze geldim.
“Öyle ya. Aybüke kadar ancaydın, belki de daha da küçüktün. Şimdi de koca kadın olmuş, zeybek oynuyorsun. Zaman ne kadar da çabuk geçiyor.”
Biz bu duygusal anın içinde kaybolmuşken yanımıza; kumral, dokuz-on yaşlarında bir çocuk geldi.
“Arda, Salih bizimkilerle oyun oynayacağız gelecek misiniz?” diye seslendi Arda ve Salih’e.
Onlar hemen başlarını sallayarak çocuğun gösterdiği yere giderken, çocuk hâlâ olduğu yerde duruyor ve beklentiyle Aybüke’ye bakmaya devam ediyordu.
“Sen,” dedi çekingen bir sesle. “Sen gelmeyecek misin bizimle?”
Aybüke, o an umutla dolu gözlerini bana çevirdi ve izin istercesine baktı. Kalbinin durumunu biliyordum ama onu bu neşeden mahrum bırakmaya da gönlüm el vermiyordu.
“Gidebilirsin ama çok koşmak yok, anlaşıldı mı?” diyerek parmağımı havada salladım. “Ayrıca kendini kötü hissedersen eğer direkt yanıma geliyorsun küçük hanım.”
Aybüke, sevinçle ve hızla başını aşağı yukarı salladı. Ardından az önce yanımıza gelen çocukla birlikte kuzenlerinin yanına gitti. Ben de, az ötede onların gülüşerek oynamasını izlerken içimi tarif edilemez bir korku kaplasa da yüzüme sakin bir maske taktım.
Ancak oldukça kısa bir süre sonra, Aybüke aniden olduğu yerde durdu. Ve diğer çocuklar etrafında koşturmaya devam ederken o, sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi olduğu yerde sendeledi. İşte o an, endişeyle ve korkuyla nefesim boğazımda düğümlendi.
“Aybüke?” diye fısıldadım oturduğum yerden. “Kızım?”
Aybüke ise sanki aramızdaki onca mesafeye rağmen beni duymuş gibi, başını yavaşça bana doğru çevirdi. Ardından dudakları kıpırdadı, duyamayacağım kadar kısık bir sesle bir şeyler mırıldandı ve bir yaprak gibi olduğu yere yığıldı kaldı.
“Aybüke!” diyerek haykırdım ve hızla yanına koştum.
