14 BAHAR kitap kapağı

46. bölüm / 48

14 BAHAR

FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime · Okuduğun bölüm
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

Nazlı'dan...

Heyecanla yerimizden kalktığımızda Gökhan, ömrümün sonuna kadar bir muska gibi kalbimde saklamak isteyeceğim o eşsiz şefkatle alnımdan öptü ve teninin sıcaklığı ruhuma işlemeye devam ederken kulağıma doğru eğildi:

"Hoş geldin yuvana, hoş geldin kalbime Nazlı'm." diye fısıldadı.

Bir süre daha birbirimize sarılı hâlde kaldıktan sonra nihayet ayrıldığımızda, yüzümüzde engelleyemediğimiz bir gülümsemeyle ailelerimizin yanına tebrikleri kabul etmeye yöneldik.

Babamın her zamanki sert duruşu, yerini gözlerinin içine kadar sızan gerçek bir gülümsemeye bırakmıştı. Onun bu mutluluğundan aldığım huzurla bir adım yana kaydığımda Nergis anne, hiç beklemediğim bir sıcaklıkla kollarını bana açmış ve "Kızım." diyerek beni sımsıkı sarıp sarmalamıştı. Bakışlarım hemen yanımızda kıpır kıpır dönen küçük kızıma kaydığında Aybüke; o anın heyecanıyla elimi bırakmış, kabarık beyaz tülleri rüzgarda uçuşurken hemen yanımızda neşeyle zıplıyordu. Ve onun bu çocuksu coşkusu, onca acıdan sonra nihayet her şeyin yoluna girdiğinin en güzel kanıtıydı.

"Biz evlendik! Biz evlendik!" diye bağırıyordu, tüllerini savurarak zıplarken.

Fakat tam o sırada, o cıvıl cıvıl sesi sanki görünmez bir el tarafından boğazlanmışçasına bıçak gibi kesildi ve zamanın dişlileri gıcırdayarak durdu.

"Baba..."

Gökhan ilk defa duyduğu bu kelimeyle sarsılıp ona doğru dönerken; Aybüke’nin yüzündeki o korkunç, kireç gibi solgunluğu gördüm. Bir süre sonra gözleri boşluğa baktı ve sanki havada tutunacak görünmez bir dalı yakalamaya çalışır gibi titreyen elini kaldırdı ama parmakları sadece boşluğu kavrayabildi. Ardından elbisesinin tülleri yere serilirken, minicik bedeni de bir yaprak gibi olduğu yere yığılıverdi ve o an bahçedeki tüm sesler yerini ölümcül bir sessizliğe bıraktı.

"Aybüke!" diye bir çığlık koptu ciğerimden.

Ardından annemin feryadı, babamın "Torunum!" diyen o titrek sesi birbirine karıştı ve herkes başımıza toplanmaya başladı. Ama ben kaskatı kesilmiş bir şekilde kalakaldım. Dakikalar önce mutluluktan göğe yükselen kalbim, şimdi göğsümün içinde devasa bir taş gibi ağırlaşmıştı. Gökhan, bir fırtına gibi araya girdi ve nazikçe ama hızla Aybüke'yi kucağına aldı.

"Yol açın! Açılın!" diye bağırırken sesi, nikah salonunun duvarlarını titretmiş ve o neşeli kalabalığı bir bıçak gibi yarmıştı.

Hızla kendime gelerek, gelinliğimin yerlere sürünen tüllerini bir çırpıda avucumda topladım ve ben de Gökhan’ın peşinden koşmaya başladım. Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacak gibi çarpmaya devam ederken Erdem, saniyelerle yarışırcasına gelin arabasının kapısını hızla sonuna kadar açtı.

Ardından açılan kapıdan hızla arka koltuğa geçtiğimde Gökhan, Aybüke’yi kucağıma yerleştirdi. Fakat titreyen elleri ellerimden çekildiği an, kucağımdaki o ani ağırlıkla bir an ne yapacağımı bilemedim. Ve arabanın içine çöken o ağır sessizlikle birlikte bakışlarımı aşağıya, dizlerimin üzerine çevirdim. Ve Aybüke’nin kireç gibi solgun yüzünü ve kapalı gözlerini gördüğüm an nefesim kursağımda asılı kaldı. Az önce "Biz evlendik!" diye çınlayan o neşeli sesinin yerini, şimdi sadece dışarıdan gelen motor sesi almıştı.

"Korkma Nazlı, kızımıza hiçbir şey olmayacak! Korkma!" dedi Gökhan, bakışlarımı fark ederken.

Fakat direksiyonu kavrayan parmaklarının nasıl bembeyaz kesildiğini, nasıl zapt edilemez bir korkuyla titrediğini dikiz aynasından görebiliyordum. Ve onun bu sessiz savaşını görmek, arabanın içindeki o ağır havayı daha da çekilmez kılıyordu.

Gözlerim bir anlığına camın dışına kaydığında; araba hızını arttırdıkça, etrafındaki taze çiçeklerin, renkli tüllerin rüzgarda birer birer savrulup gittiğini gördüm. Ve onların birer birer elimizden kayıp gidişini izlemek son direncimi de yerle bir etti, en sonunda kendimi daha fazla tutamayarak hıçkırıklara boğuldum.

"Aç gözlerini anneciğim. Bak her şey bitti, her şey güzel olacak demiştik. Bak baban yanımızda. Ne olur aç gözlerini ve bizi böyle yarım bırakma."

Aradan geçen dakikaların ardından nihayet hastanenin acil kapısından içeri girdiğimizde, her şey bir uğultu seline dönüşmüştü. Aybüke’yi kucağımdan çekip alan sedyenin gıcırtısıyla, beyaz önlüklü insanların o telâşlı koşturmacası arasında nefesim kesilivermiş ve onu o soğuk, metalik kapıların ardındaki yoğun bakıma aldıklarında sanki ruhumun bir parçası da o kapıların arkasında kalmıştı.

O andan sonra da zaman, hastane koridorunun ilaç kokulu havasında asılı kalmıştı. Koridorun bir köşesinde, üzerimdeki artık anlamsızlaşan bembeyaz gelinlikle öylece çökmüş sadece kapıya kilitlenmiştim. Yanımda oturan Aytaç ise güç vermek istercesine, küçücük elleriyle buz kesmiş parmaklarımı sımsıkı kavramıştı. Ve onun bu sessiz desteği olmasaydı, göğüs kafesimi zorlayan bu hıçkırıkları zapt etmem imkânsızdı. Fakat o bekleyiş öyle bir yüktü ki; saniyeler sanki ömürden ömür götürerek uzayıp gidiyordu.

Zamanın bu ağır, aksak ilerleyişinin sonunda nihayet doktorun kapıda belirmesiyle koridordaki o ağır sessizlik bir anda yırtıldı ve hepimiz tek bir komut verilmiş gibi yerimizden fırladık.

"Kızım nasıl? İyi mi?" diye sordum fısıltıdan farksız bir sesle.

Doktor, bakışlarını bir suçlu gibi yere indirdiğinde anlamıştım. Umut, o kapının ardında can çekişiyordu.

"İyi demeyi çok isterdim Nazlı Hanım ama maalesef durumu oldukça kritik. Aybüke'nin bedeni artık daha fazla direnemiyor, vücudu iflasın eşiğinde. Eğer bir mucize olmazsa, yani birkaç saat içinde uygun bir donör bulunmazsa elimizden hiçbir şey gelmez. Aybüke'yi kaybederiz."

Doktorun dudaklarından dökülen her kelime sanki bir kurşun gibi göğsüme saplanırken, dizlerimin bağı çözüldü ve birden kendimi hastane zemininde buldum. Fakat bu ağır darbeyle sarsılan sadece ben değildim, babam da aynı acının rüzgarıyla yanıma çömelmiş ve titreyen elleriyle yüzümü avuçlamıştı. Gözlerinde, yıllar önce Defne'nin ölümünde gördüğüm çaresizliğin aynısı vardı.

"Nazlı'm, Allah’tan ümit kesilmez kızım. Benim torunum güçlüdür, öyle kolay kolay bizi bırakıp gitmez. Sen hiç merak etme, Aybüke iyi olacak." dedi ama sesi, kendisinin bile söylediği yalana inanmadığını ele veriyordu.

"Nakilden başka çaresi yok ki baba!" diye bağırdım ve gözyaşlarım gelinliğimin göğüs kısmındaki işlemeleri sırılsıklam ederken.

"Yıllarca bulunamadı, şimdi bir anda nereden bulunacak bu kalp baba?
Üstelik bugün onların doğum günü. Aybüke ve Aytaç tam dokuz yıl önce bugün kucağıma verilmişti. Ben onlara neşeli bir kutlama, mumlarla süslü bir pasta borçluyken; şimdi hastane koridorunda ölümün nefesini mi hediye edeceğim onlara? Kader, evladıma yeni bir yaş değil de son bir veda mı hazırladı yani? Söyle baba, mucizeler doğum günlerinde uğramaz mı insana? İnsanlar en çok doğum günlerinde mutlu olmaz mı, neden benim kızım şu an canıyla cebelleşiyor?"

Babam cevap veremedi ve yavaşça ayağa kalktı. Ardından etrafındaki darmadağın olmuş ailesine baktı, bakışlarını usulca üzerlerinde gezdirdi. Ağlayan anneme, başını beton duvara vurmamak için zor tutan abime ve perişan halde, çökmüş duran Gökhan'a... Herkeste kısa bir an bakışlarını gezdirdikten sonra, ağır ağır koridorda ilerledi ve bir süre sonra gözden kayboldu.

İlahi bakış açısıyla...

Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, Muhittin Bey’in yüzündeki yaşlara karışırken; gökyüzü de yeryüzünü bu ağır günahtan arındırmak istercesine her damlada daha da hırçınlaşıyordu.

Etrafa boş bakışlar atarak ilerleyen Muhittin Bey, birkaç adım sonra hastane bahçesinin tam ortasında öylece durdu ve başını usulca zifiri karanlık göğe kaldırdı. Ardından, yağmur damlaları yüzünü acımasız bir kırbaç gibi dövmeye devam ederken ellerini semaya açtı. Ve o an, dudaklarından dökülmeyen dilsiz feryat, gök gürültülerinin arasında kaybolup gitti. Sanki affedilmek için değil de, çektiği bu azabın bir son bulması için sessiz ve kanlı bir pazarlığa tutuşmuş gibiydi.

"Allah’ım." dedi, göğsünden kopup gelen bir yakarışla.

"Sen torunuma yardım et. Onu bu dertten, bu amansız hastalıktan halas et Ya Rabbim. Sen ki en merhametli olansın, ne olur ondan merhametini esirgeme ve şafi isminle şifa ver. Çünkü bizim senden başka kapımız, senden başka medet umacağımız kimsemiz yok Allah'ım."

Muhittin Bey'in bu teslimiyeti, aslında sessiz ve kutsal bir pazarlıktı. Kendi çürümüş köklerini feda edip körpe bir fidanı yaşatma, canını bir cana siper etme kararlılığıydı. Bu kesin kabullenişle birlikte ruhundaki fırtına dindi, gözlerini usulca kapattı. Ardından dudakları titreyerek son sözlerini göğe fısıldadı ve sanki o an, yağmur bile bu sessiz yemine hürmet ederek yavaşladı.

Ancak kader, Muhittin Bey’in sunduğu o kanlı pazarlığı beklemediği bir hızla kabul etti. Ve kaygan zeminde acı bir feryatla kontrolünü kaybeden araç, saniyeler içinde karanlığı yırtarak hızla yaşlı adama çarptı. Çarpmanın etkisiyle birlikte Muhittin Bey'in bedeni havaya savruldu ardından sert, ıslak zeminin üzerine büyük bir gürültüyle geri düştü. Fakat Muhittin Bey; buna rağmen acı içinde kıvranmak yerine yüzünde tuhaf, dünyevi olmayan huzurlu bir gülümsemeyle öylece kalakaldı.

"Sana şükürler olsun Allah’ım." diye mırıldandı kanlı dudakları arasından.

Duaları kabul olmuştu; o beklenen kalp, bu gece bu asfaltın üzerinde torununa sunulmuştu.

Muhittin Bey’in bu korkunç fedakârlığıyla kaderin yönü hızla değişirken, tam o sırada hastanenin kapısından dışarı çıkan Selim; yağmur perdesinin ardındaki o feci manzarayı gördüğü an donup kaldı. Ardından boğazında düğümlenen o dehşet, saniyeler sonra dünyayı yerinden oynatacak bir feryada dönüştü. Ve ayakları birbirine dolanarak, feryat figan bir şekilde babasına doğru koştu.

"Baba! Baba ne oldu sana böyle?"

Selim, usulca babasının kanlar içindeki başını titreyen dizlerine aldı. Ve avuçlarına bulaşan o sıcak kan, gökten boşalan soğuk yağmura karışırken hıçkırıkları boğazında düğümlendi. Ardından gökyüzüne yükselen feryadı, gecenin karanlığında kaybolup gitti. Ve Selim, kollarında can çekişen adamın yüzüne vuran her yağmur damlasında, kendinden bir parçanın daha eksildiğini hissetti.

"Yorma kendini baba. Bak hastanedeyiz, hemen kurtaracaklar seni. Doktorlar geliyor, dayan ne olur!"

Muhittin Bey, kanlar içindeki titrek eliyle Selim'in koluna tutundu ve zorlukla konuşmaya başladı:

"Hayır Selim... Kurtarmayacaklar. Bırakın beni... Kalbimi... Benim kalbimi torunuma... Defne'me verecekler. O yaşayacak... Benim kalbim onda atacak..."

Ardından Muhittin Bey’in gözleri, üzerine yüklenen o ağır görevi nihayet tamamlamış olmanın verdiği huzurla yavaşça kapandı ve parmak uçlarındaki o son yaşam gücü de yağan yağmurla birlikte toprağa sızıp gitti. Ancak bu an, saniyeler sonra Selim’in boğazından yükselerek yürek parçalayan feryatla paramparça oldu.

"Baba!" diye haykıran o ses, gecenin zifiri karanlığını delip geçti ve hastanenin en üst katındaki koridorlara kadar ulaşarak duvarları sarsan devasa bir acıya dönüştü.

Böylece bir mutluluk rüyasıyla telli duvaklı başlayan gün, bir babanın canını cana siper ettiği fedakârlıkla noktalanıyor ve koridorun bir ucunda hayatının baharında bir çiçek solarken; diğer ucunda ise Muhittin Bey, son yapraklarını bir hayat bağışı olarak döküyordu.

***

Nazlı; gelinliğinin etekleri hastanenin zemininde bir kefen gibi sürünürken, bir heykel gibi kaskatı kesilmişti. Az önce dışarıda kopan o feryadın yankısı henüz hastane duvarlarından silinmemişti ki; ameliyathaneden çıkan doktor, ağır ve bir o kadar da çaresiz bir ifadeyle aileye yaklaştı. Ardından dudaklarından dökülen kelimeler, koridorun soğuk havasında asılı kaldı.

"Muhittin Bey’in doktoruyla konuştum." dedi.

"Durumu oldukça kritik ve yaşama ihtimali maalesef tıbben geri dönülmez bir noktada. Beyin fonksiyonlarını tamamen yitirmiş durumda yani Muhittin Bey için artık yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Ama..."

Doktor bir an duraksadı ardından bakışlarını Nazlı’nın yaşlı ve umut dilenen gözlerine sabitledi.

"Eğer kalbini Aybüke için kullanabilirsek, Aybüke yaşayabilir. Ama oldukça riskli bir ameliyat ve bu kararı vermek sizin elinizde. Resmi olarak onayınız lazım."

Bir yanda bir evladın babasına duyduğu yas, diğer yanda da bir annenin yavrusunu hayata döndürme ihtimali vardı. Nazlı'nın boğazından bir hıçkırık dahi çıkamadı ve tuhu bu imtihanın ağırlığı altında ezilmişken sessizliği bozan, Selim oldu.

"Babam..." dedi Selim, sesi hıçkırıklarla boğulurken.

"Bilincini yitirmeden önce 'Kalbimi torunuma verin' dedi."

Zeliha Hanım, Selim'in konuşmasıyla birlikte neredeyse yarım asırlık hayat arkadaşını kaybetmenin o yakıcı acısını göğsüne bastırdı. Ardından metanetle başını kaldırdı ve gözyaşları yanaklarından sessizce süzülürken Nazlı'nın titreyen ellerini tuttu.

"Madem Muhittin böyle olmasını istedi. Madem torunu için kendini feda etmeyi seçti, o halde ben de izin veriyorum. Kalbi alabilirsiniz." dedi.

Doktor, aldığı onayla birlikte hızlı ve telaşlı adımlarla ameliyathaneye doğru uzaklaşırken Zeliha Hanım, artık dizlerinde derman kalmayan ve yere yığılmak üzere olan Nazlı'ya sımsıkı sarıldı. Böylece iki kadın; biri eşini, diğeri babasını ebediyete uğurlamaya hazırlanırken küçük bir çocuğun nefesi için birbirlerine tutundular.

"Aybüke yaşayacak Nazlı." diye fısıldadı Zeliha Hanım, sesi hem bir ağıt hem de bir müjde gibiydi.

"Baban ona kendi canını, kendi ömrünü verdi ama o yaşayacak."

Birkaç ay sonra...
Nazlı'dan...

Aradan geçen aylar, o dehşetli gecenin üzerine ince ve tozlu bir toprak tabakası sermişti. Ancak altındaki sızı hâlâ taze, hâlâ geniz yakan bir hüzünle doluydu. Sadece artık haykırışların yerini, insanın içine işleyen o dilsiz kabulleniş almıştı.

Mezarlıktaki o vakur ve ağır sessizlik; baharı müjdeleyen kuşların neşeli cıvıltılarına bile geçit vermiyor, her sesi bu derin kederin içinde eritip yok ediyordu. Bense bu aşılmaz sessizliğin tam ortasında, babamın üzerine çiçekler ekilmiş mezarı başında bir heykel gibi hareketsiz duruyordum. Ama bu sefer üzerimdeki o umut dolu beyaz gelinlik gitmiş, yerini kederin ve olgunluğun siyahına bırakmıştı.
Birkaç metre ötede de, hayatımın kutup yıldızları sessizce beni bekliyordu. Aytaç, her zamanki gibi yine Aybüke’nin hemen yanında duruyor, bir eliyle kardeşinin omzunu tutarken diğerini de korumacı bir tavırla cebinde tutuyordu. Bakışlarında, o fırtınalı geceden kalma bir olgunluk ve sanki bu aileyi ayakta tutma sözü vermiş gibi bir kararlılık vardı.

Onun hemen yanındaki Aybüke ise dedesinin kalbiyle yeniden hayata dönmüş, o solgun çehresi yerini pembe yanaklara bırakmıştı. Gökhan da sarsılmaz duruşuyla onların ardında bir dağ gibi yükseliyor ve bakışlarını bir an bile üzerimden ayırmıyordu. Gözlerinde hem babama olan o ödenemez borcun ağırlığı hem de bize olan sonsuz aşkı okunuyordu.

Onlardan bakışlarımı çektikten sonra yavaşça babamın mezarına doğru eğildim ve usulca parmaklarımı nemli toprağın üzerinde gezdirdim.

"Baba." dedim, sesim rüzgârda titreyerek.

"Sana belki hiçbir zaman istediğin o kusursuz evlat olamadım. Yeri geldi hatalar yaptım, yeri geldi seni hayal kırıklığına uğrattım. Belki de aramızdaki o aşılmaz mesafeleri hiçbir zaman tamir edemedik.

Gözlerimden süzülen yaşlar toprağa düşerken yutkundum.

"Ama sen; bu dünyadan giderken bile bana dünyanın en büyük, en unutulmaz babalık dersini verdin. Kendi nefesinden vazgeçip, torununa koca bir ömür bağışladın."

Sözlerim boğazımda düğümlenirken, ıslak toprağın üzerine titreyen avucumu yavaşça bastırdım. Sanki o soğuk toprağın altında hala babamın sıcaklığını ve yerinde olmayan kalbinin son çırpınışlarını arıyor gibiydim. Gözyaşlarım parmak boğumlarıma süzülürken derin bir nefes aldım ve başımı hafifçe kaldırıp mezar taşına, sanki gözlerinin içine bakıyormuşum gibi fısıldamaya devam ettim.

"İnan senin hakkını nasıl ödeyeceğimi, bu borcun altından nasıl kalkacağımı bilmiyorum. Ama sana çok teşekkür ederim baba. Artık kızımın her nefesinde, her kahkahasında sen varsın. Sayende o şimdi istediği gibi koşabiliyor, yorulmadan oyunlar oynayabiliyor. Umarım sen de gittiğin yerde mutlusundur. Biz iyiyiz ve senin sayende hayattayız. Şimdilik hoşçakal baba, seni her kalp atışımızda özleyeceğiz."

Ardından dizlerimin üzerinde biraz yana kaydım. Hemen yan tarafta, yıllar önce kaybettiğimiz ve acısı hâlâ içimizde taze bir sızı olan ikizim Defne’nin küçük mezarına yöneldim. Ve Aybüke’nin ikinci adına can veren, babamdan bana kalan o yarım kalmış hatıranın soğuk mezar taşına usulca dokundum.

"Uzun zaman sonra senin yanına böyle gelmek istemezdim. Özür dilerim Defne, özür dilerim ikizim." dedim fısıltıyla.

"Ama bir süre daha buraya gelmeyeceğim. Bunu sana olan bir tavır olarak düşünme. Ben sadece, kızını ölümden ve ölümü hatırlatan her şeyden uzak tutmaya çalışan çaresiz bir anneyim. Kızım zaten senin isminle, yarım kalan kaderinle ve dedesinin kalbiyle yaşıyor. Yani onun yaşamı senin ve babamın mirasıyla örülü olduğu için, onu hayata daha da sıkı bağlamalıyım. Bu yüzden yeğeninle bir süre daha tanışamayacaksın. Ama aramızdaki bu fiziksel mesafeler, senin varlığını hissetmemize engel değil. Biliyorum ki sen, bizi olduğun yerden izliyorsun. Sen de her an bizimlesin; adınla, hatıranla ve sönmeyen sevginle her an kalbimizdesin. Seni çok seviyoruz."

Yavaşça olduğum yerden doğrulup üzerimdeki tozu silkerken, içimdeki o koca boşluğun biraz da olsa dolduğunu hissettim. Ve arkamı dönüp bana hayatını, emeğini, sadakatini veren Gökhan ile her şeyim olan çocuklarıma doğru yürümeye başladım. Gökhan, yüzümdeki o yorgun ama nihayet durulmuş ifadeyi gördüğünde usulca elini uzattı. Ben de hiç tereddüt etmeden, hızla ruhumun limanı olan o avucun sıcaklığına sığındım.

Ardından artık eksik parçalarını sevgiyle tamamlamış bir aile olarak yan yana; arkamızda koca bir hayatın asil fedakârlığını, önümüzde ise o fedakârlığın küllerinden doğan yepyeni bir ömrü taşıyarak mezarlığın kapısına yöneldik.

Yazardan...

Nazlı, bir eliyle Gökhan'ın güven veren avucunu, diğeriyle de Aytaç'ın minik elini tutarken ilk kez kendini gerçekten "evinde" hissediyordu. Çünkü hayat ona en ağır bedelleri ödetmiş olsa da, en mucizevi dersini de yine o acının içinden süzüp vermişti.

İnsan; kaçtığı her mesafeyi aslında kalbinde bir yük olarak taşırdı ve Nazlı da yıllarca kendi gerçeğinden kaçarken bu yükü omuzlarında taşımıştı. Ancak sonunda babasının son nefesiyle gösterdiği fedakarlığa, Gökhan’ın sarsılmaz sadakatine, kaderin o kaçınılmaz düğümüne geri dönmüştü. Ve şimdi bu düğüm, onu geçmişin prangalarından kurtarıp sevdiklerinin kalbine sonsuza dek mühürleyerek, evine kavuşmasını sağlamıştı.

Fakat bu huzurlu limana ulaşmak için, fırtınanın bir başka hayatı kıyıya vurması gerekmişti. Çünkü bazen birinin sonu, bir diğerinin başlangıcı olurdu. Muhittin Bey de bu dünyadan çekilirken kızına sadece bir af değil, torununa da her atışında minnetle anacağı bir kalp bırakmıştı. Ve artık onları tanıyan herkes acı bir tecrübeyle öğrenmişti ki; sevmek bazen sadece el ele tutuşup yan yana durmak değil, gerektiğinde sevdikleri yaşasın diye kendi varlığından da sessizce feragat edebilmekti.

İşte bu sessiz ve asil veda sayesinde Aybüke ve Aytaç’ın neşeli adımları sokağın yankısına karışırken, Nazlı içinden babasına bir kez daha teşekkür etti. Çünkü Muhittin Bey'in kalbi sayesinde Aybüke, her kahkahasında ve attığı her adımda dünyayı selamlamaya; bu yarım kalan masalı en güzel yerinden tamamlamaya devam edecekti.