14 BAHAR kitap kapağı

24. bölüm / 48

14 BAHAR

BÖLÜM 24: Söz

Vaveyla Yazarı: Loki'nin Tesseractı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: BÖLÜM 24: Söz
  1. 1 BÖLÜM 1: Yeniden...3.852 kelime
  2. 2 BÖLÜM 2: Aybüke3.211 kelime
  3. 3 BÖLÜM 3: Sır2.943 kelime
  4. 4 BÖLÜM 4: Bir Karnıyarık Meselesi5.315 kelime
  5. 5 BÖLÜM 5: İsteme3.158 kelime
  6. 6 BÖLÜM 6: Yüzleşme3.068 kelime
  7. 7 BÖLÜM 7: İlk An, İlk İşaret2.913 kelime
  8. 8 BÖLÜM 8: Keşke3.517 kelime
  9. 9 BÖLÜM 9: Karar Anı4.106 kelime
  10. 10 BÖLÜM 10: Kaçış4.155 kelime
  11. 11 BÖLÜM 11: Defne3.639 kelime
  12. 12 BÖLÜM 12: Tutulmayan Sözler4.789 kelime
  13. 13 BÖLÜM 13: Mektup4.725 kelime
  14. 14 BÖLÜM 14: Zeybek3.981 kelime
  15. 15 BÖLÜM 15: Hastane6.135 kelime
  16. 16 BÖLÜM 16: Çarşamba'yı Sel Aldı2.732 kelime
  17. 17 BÖLÜM 17: Beyaz Kuş2.841 kelime
  18. 18 BÖLÜM 18: Akşam Yemeği3.179 kelime
  19. 19 BÖLÜM 19: Piknik2.509 kelime
  20. 20 BÖLÜM 20: Gizlenen Duygular2.079 kelime
  21. 21 BÖLÜM 21: Nazlı Sevda2.207 kelime
  22. 22 BÖLÜM 22: Haykırış ve Yıkılış2.318 kelime
  23. 23 BÖLÜM 23: Evlen Benimle2.568 kelime
  24. 24 BÖLÜM 24: Söz2.760 kelime · Okuduğun bölüm
  25. 25 BÖLÜM 25: Serdar2.187 kelime
  26. 26 BÖLÜM 26: Oğlum2.236 kelime
  27. 27 BÖLÜM 27: Doğum ve Ölüm2.814 kelime
  28. 28 BÖLÜM 28: Miras2.343 kelime
  29. 29 BÖLÜM 29: Aytaç2.474 kelime
  30. 30 BÖLÜM 30: Düğün2.200 kelime
  31. 31 BÖLÜM 31: Hayal ve Gerçek2.325 kelime
  32. 32 BÖLÜM 32: Nikâh Günü2.814 kelime
  33. 33 BÖLÜM 33: Ailenin Yeni Üyesi2.916 kelime
  34. 34 BÖLÜM 34: Sürpriz2.746 kelime
  35. 35 BÖLÜM 35: Baba3.479 kelime
  36. 36 BÖLÜM 36: Son Koz2.801 kelime
  37. 37 BÖLÜM 37: Tehdit ve Plan2.693 kelime
  38. 38 BÖLÜM 38: Sahte Ayrılık3.465 kelime
  39. 39 BÖLÜM 39: Fotoğraftaki İpucu4.118 kelime
  40. 40 BÖLÜM 40: Işık Koleji3.712 kelime
  41. 41 BÖLÜM 41: Son Kaçış3.563 kelime
  42. 42 BÖLÜM 42: İlk Tanışma3.725 kelime
  43. 43 BÖLÜM 43: Maaile4.010 kelime
  44. 44 FİNAL (PART I): Evleniyoruz2.739 kelime
  45. 45 FİNAL (PART II): Ölüm ve Yaşam2.602 kelime
  46. 46 ÖZEL BÖLÜM 12.895 kelime
  47. 47 ÖZEL BÖLÜM 23.283 kelime
  48. 48 ÖZEL BÖLÜM 35.126 kelime

İlahi bakış açısıyla...

Nazlı'nın mutfak tezgahının üzerindeki; elleri buz kesmiş, parmak uçlarındaki o ince sızı, kalbindeki o devasa ağırlıkla yarışacak haldeydi. Zeliha Hanım kızının bu halini görünce yanına giderek ona destek olmak istedi ve elini yavaşça omzuna koydu. Annesinin bu yumuşak dokunuşuyla irkilen Nazlı, elindeki porselen şekerliğin avucunu ne kadar acıttığını daha yeni yeni fark ediyordu.

"Nazlı, kızım. Şekerlik elinde kaldı, koysana fincanların yanına." dedi Zeliha Hanım yumuşak bir sesle.

"Dalmışım anne kusura bakma." diyerek mahcup bir gülümseme gönderdi annesine.

"Ne kusuru güzel kızım. Kusurluk bir şey yok ama senin bir derdin, sıkıntın mı var? Çok durgunsun."

"Sıkıntı değil de, her şey o kadar güzel ve o kadar hayalmiş gibi geliyor ki, sanki bir rüyadayım da birisi seslense uyanacakmışım gibi geliyor." dedi Nazlı.

Sesi, cam bir vazonun çatlama sesi gibi titrek ve kırılgandı. Zeliha Hanım Nazlı'nın yüzünü kendine çevirerek yüzünü avuçları arasına aldığında, parmakları Nazlı'nın buz kesmiş yanaklarında sıcak bir iz bırakmıştı.

"Hiçbir şey rüya değil benim güzel kızım. Bu senin hakkın. Onca fırtınadan sonra sığındığın o liman, senin helalindir artık. Hem Gökhan gibi bir adamı Allah her kula nasip etmez."

Nazlı yutkundu. Boğazındaki o demir yumru, nefes almasını zorlaştırıyordu. Gözlerini annesinin şefkat dolu bakışlarından kaçırıp, tezgahtaki gümüş tepsiye dikti.

"Şimdi Gökhan gelip beni isteyecek ama benden bir eş çıkar mı ki anne? Ya ona layık değilsem? Ben o tertemiz adamın hayatında bir kara leke olmaz mıyım? Hem babamın gözlerine her baktığımda o geceki kaçışımı görüyorum ben. Ya o da bana baktığında o günü görürse."

Zeliha Hanım, kızının titreyen omuzlarını tuttu ve onu kendine doğru hafifçe sarstı.

"Geçmişi Gökhan kendi elleriyle gömdü Nazlı. Sen de artık o mezarın başında beklemeyi bırak! Bak bana. O senin gidişini değil, dönüşünü bekledi yıllarca. Eğer o seni kendine layık görüyorsa, eğer o seni onca yarana rağmen sarmak istiyorsa, sen kimsin ki kendine 'layık değilim' diyorsun Nazlı? Kendine bu eziyeti yapma yavrum."

Nazlı, annesinin göğsüne yaslanıp derin bir nefes aldı. On dört yıl boyunca bir kafesin içinde yaşamıştı Nazlı, şimdi kapısı açılmıştı ama o hala kanatlarının kırık olduğuna inanıyordu. Kızının hala düşünceli olduğunu gören Zeliha Hanım devam etti konuşmasına, sesi bu kez daha kısık ama daha derindi:

"Baban dün gece seccadenin başında ne kadar ağladı biliyor musun Nazlı? 'Rabbim' dedi, 'kızımı bana geri verdin, şimdi onu kıymetini bilecek olana emanet etmeme izin ver.' diye. Baban bile seni affetti Nazlı. Sen de artık kendini affet ve geçmişi unut olur mu?"

Nazlı başını sallayarak annesini onayladı ve bakışlarını tezgahtaki kahve fincanlarına çevirdi. En uçtaki, kenarı altın yaldızlı olan Gökhan içindi.

"Tuz koyacak mıyım gerçekten?" diye sordu Nazlı, hüzünlü bir gülümsemeyle.

"Onca acıdan sonra kahvesini acılaştırmaya elim varır mı bilmiyorum."

Zeliha Hanım kızının bu masum sorusuna gülümsedi, yanağına küçük bir öpücük kondurdu.

"Koy kızım, koy. O tuz, 'hayatın acısına da tatlısına da varım' demek. Ben eminim ki Gökhan o kahveyi dünyanın en tatlı şerbetiymiş gibi içecek."

Nazlı annesinin yüreğine su serpen konuşmasıyla, rahatlamış bir şekilde mutfak penceresinden dışarıya baktığı o an; sanki zamanın hızı yavaşladı. Ne kadar konuşulursa konuşulsun Nazlı için; geçmişin gri hayaletleriyle, bugünün titrek umutları hala çarpışıyordu. Tüm bu düşüncelerin arasında mutfağın kapısı gürültüyle açıldı ve içeriye nefes nefese bir şekilde Mustafa daldı.

"Abla! Geç kalmadım değil mi?"

Mustafa'nın o çocuksu heyecanı, mutfaktaki ağır havayı bir nebze olsun dağıtmıştı. Nazlı, gözlerindeki nemi gizlemek için arkasını döndü ama Mustafa çoktan ablasının yanına gelmiş, elindeki ekmeği tezgaha bırakmıştı.

"Yok canım geç kalmadın, birazdan burada olurlar." dedi Nazlı, kardeşinin saçlarını karıştırarak.

Mustafa, tezgahtaki dizili kahve fincanlarına merakla baktı.

"Abla, duydum ki Gökhan abiye tuzlu kahve yapacakmışsın. Doğru mu?"

Nazlı hafifçe gülümsedi.

"Evet, adettendir Mustafa, içmesi lazım."

Mustafa yüzünü ekşitti.

"Ben olsam içmem. Ama Gökhan abi seni o kadar çok seviyor ki, içine zehir koysan 'zemzem' diye içer vallahi. Hem adam o kadar yıl seni bekledi, bir fincan tuzlu su mu onu durduracak?"

Mustafa'nın bu patavatsız ama samimi yorumu üzerine Nazlı ve Zeliha Hanım birbirlerine bakıp kahkaha atmaya başladılar. Tam o sırada mutfağa Sevda girdi. Üzerindeki şık elbiseyi düzelterek Nazlı'nın yanına geldi ve omuzlarından tuttu.

"Nazlı, yengem sen daha hazırlanmaya gitmedin mi? Kız bugün gelin sensin ama bir sen hazır değilsin ya." dedi telaşla.

"Ay yenge ben onu hep unuttum ya. Telaştan ne yapacağımı şaşırdım."

"Merak etme Nazlı'm her şey çok güzel olacak."

Nazlı, Sevda'ya sıkıca sarıldı.

"Biliyorum yenge ama yine de çok korkuyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi sanki. Ya bir aksilik çıkarsa, o zaman ne yapacağız?"

Sevda, Nazlı'dan geri çekilip gözlerinin içine baktı. Sesi bu kez ciddi ve güven verir bir tondaydı.

"Kimse hiçbir şeyi mahvedemez Nazlı. Bugün Gökhan'ın seni babandan isteyeceği gün. Hem ne olursa olsun senin arkanda dağ gibi Gökhan var, baban var, biz varız."

Sevda, Mustafa'yı mutfaktan dışarı doğru hafifçe ittirdi.

"Neyse yeter bu kadar duygusallık. Hadi bakalım küçük bey, sen salona git de babanlara eşlik et. Misafirler gelmek üzeredir."

Mustafa mutfaktan çıkmadan önce, kapıda durarak Nazlı'ya göz kırptı.

"Abla, kahveye tuzu bol koy da Gökhan abinin aşkını bir test edelim, bakalım ne kadar aşıkmış sana!"

Tuzlu kahveyi duyan Arda'nın gözleri kocaman açıldı ve heyecanla atıldı.

"Babaanne halam neden Gökhan abinin kahvesine tuz koyacak?" diye merakla sordu.

"Adettendir oğlum, gelin istemede damadın kahvesine tuz koyar." diyerek cevapladı onu Zeliha Hanım.

Arda, babaannesinin konuşması biter bitmez çapkın bir gülümseme bıraktı mutfağa.

"Yani büyüyünce Sude de benim kahveme mi tuz koyacak." diye mırıldandı kendi kendine.

Sevda, oğlunun ağzından çıkan Sude ismini duyar duymaz Nazlılara dönerek şaşkınlığını belli eden bir yüz ifadesi takındı. Ardından merakla geri oğluna döndü.

"Arda, Sude kim oğlum?" dedi tehlikeli bir gülümsemeyle, fakat Arda bu gülümseyi anlamadı.

"Sevgilim." diyerek, uzatarak cevap verdi.

"Sevgilin?" dedi, Sevda inanamazcasına ve emin olmak istercesine.

"Evet sevgilim anne."

"Yoksa bu Sude bana bahsettiğin kız mı?" diye sordu, henüz içeri gitmemiş olan Mustafa.

"Evet o."

"Oo maşallah paşam, bayağı hızlıyız bakıyorum da. Dediğim taktikleri uyguladın mı ya peki, işe yaradı mı?"

"Dediğin gibi saçını çektim, silgi de fırlattım ama o kızdı bana."

"Kızdı mı? Allah Allah bizim zamanımızda işi yarıyordu bu taktikler. Niye böyle oldu acaba? E sen ne yaptın ya."

"Beslenmemi paylaştım onunla." diyerek yine o çapkın bakışından gönderdi Arda.

Mustafa aldığı cevapla gülerek bakışlarını kaldırdı. Fakat onları, tek kaşları havada bir şekilde izleyen kadınları gördüğü an gülümsemesi yarıda kesildi.

"Şu taktiklerinden bana da bahsetsen keşke biraz Mustafa. Ben de abine uygulayayım diyorum." dedi Sevda tehlikeli bir gülümsemeyle.

"Hangi taktikler yenge. Aklında spesifik bir şeyler var mı?" diyerek cevapladı titrek bir sesle Mustafa.

"Mustafa, ablacığım merak ediyorum da sen en son ne zaman anne terliği yedin?"

"Hatırlamıyorum yenge, o kadar uzun zaman oldu." dedi, korkuyla yutkunarak.

"Peki hatırlamak ister misin?" diyerek ayağındaki terliği çıkardı ve eline aldı Sevda.

"Yok yenge sağ ol ama ben almayayım."

"Güzel, o halde artık ne yapmıyorsun?"

"Ne yapmıyorum yenge?" dedi Mustafa korkuyla.

"Çocuklarıma bir daha böyle şeyler öğretmiyorsun."

"Evet öğretmiyorum."

"Eğer ben bir daha böyle bir şey duyarsam abinde duyar ona göre. Anlaştık mı?"

"Anlaştık yenge. Neyse benim ocakta yemeğim vardı, bana müsade." dedi ve arkasını bile dönmeden mutfaktan ayrıldı.

Sevda bu sefer onları gülerek izleyen Arda'ya döndü.

"Sen de en kısa sürede o kızdan ayrılıyorsun küçük bey."

"Anne ya. Banane, banane seviyorum ben Sude'yi hem evleneceğiz biz."

"Oğlum sizin daha yaşınız kaç, başınız kaç? Ne sevmesinden, ne evlenmesinden bahsediyorsun sen? Siz daha çok küçüksünüz, olmaz öyle şey." dedi Sevda çıldırmışçasına.

"Hayır ayıramaycaksınız beni Sude'den. Duydunuz mu, ayıramaycaksınız. Biz birbirimizi çok seviyoruz, evleneceğiz." diyerek bağırdı ve arkasını dönerek tripli bir şekilde mutfaktan çıktı.

Arkasından ise şoka uğramış bir Sevda ve gülmemek için kendilerini zor tutan bir Zeliha Hanım ve Nazlı bıraktı.

***

Gökhan, aynadaki yüzüne bakarken sanki göğüs kafesi daralıyordu. Takım elbisenin kumaşı tenini yakıyor, boğazındaki o düğüm her saniye biraz daha sıkılaşıyor gibiydi. Erdem, bardağındaki çaydan derin bir yudum alıp sırıttı. Gökhan'ın o heybetli, ağırbaşlı hali gitmiş; yerine eli ayağına dolanan, titreyen bir genç gelmişti.

"Oğlum, kravatla kavga etmeyi bırak da ver şunu bana." dedi Erdem, çay bardağını komodinin üzerine bırakırken.

"Sen bu gidişle kendi boğazını sıkıp, öldüreceksin. Hayır yani öldüğün bir şey değil, istemeye de gidemeyeceğiz."

Gökhan ellerini iki yanına sarkıtıp derin bir iç çekti.

"Erdem şu an hiç şaka kaldıracak halde değilim, ellerimi bile hissetmiyorum oğlum. Sanki vücudum benim değilmiş gibi. Bak şu parmaklara, nasıl zangır zangır titriyorlar."

Erdem yanına gidip kravatı Gökhan'ın elinden aldı ve tam karşısına dikilerek, usta hareketlerle düğümü atmaya başladı.

"Titrer tabii. Kolay mı lan? On dört yıl dile kolay. Nazlı'nın penceresinin altında kaç geceyi sabah ettik beraber? Bugün o bekleyişin mükâfatını alacaksın oğlum. Titremeyip de ne yapacaksın?"

Gökhan aynadaki haline bakmaya devam ediyordu.

"Ya Nazlı vazgeçerse? Ya 'yapamıyorum' derse? Onu zorluyormuşum gibi hissediyorum bazen Erdem. Sanki minnet borcu yüzünden bana 'evet' demiş gibi bir korku var içimde."

Erdem, kravat düğümünü yukarı doğru kaydırırken Gökhan'ın gözlerinin içine sertçe baktı.

"Bana bak Gökhan. Nazlı'yı en iyi sen tanıyorsun. O kız, istemediği bir şeyi minnet için yapacak kadar zayıf biri değil. Eğer bugün o kahveleri yapıyorsa seni bekliyorsa, o da senin kadar istiyordur evlenmeyi."

Gökhan başını öne eğdi.

"Hala o geceyi düşünüyor Erdem. Gözlerinde görüyorum bunu, ama onu o karanlıktan çıkarabilecek miyim inan hiç bilmiyorum."

"Çıkaracaksın." dedi Erdem, sesi bu kez her zamankinden daha emindi.

Kravatı son bir kez düzeltti ve Gökhan'ın omuzlarını sertçe sıktı.

"Sen onu o gece karanlığın ortasında bırakmadın, o adama kendi ellerinle götürürken bile onun iyiliğini istiyordun. Şimdi o karanlığı dağıtma vakti sende. Aynaya bir daha bak. Karşındaki adam, sevdiği kadın için on dört yıl sabretmiş biri."

Gökhan hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme hemen yerini bir endişeye bıraktı.

"Çiçek? Çiçekler nerede Erdem?"

Erdem kahkaha attı.

"Oğlum çiçekler salonda duruyor, çikolatalar da hazır. Her şeyi kontrol ettim ben sen merak etme. Ama bak, uyarayım; Muhittin Amca'nın karşısında da böyle titrersen adam geri gönderir bizi! Ona göre!"

Gökhan ceketinin önünü iliklemeye çalışırken bir düğmeyi yanlış delikten geçirdi. Erdem, Gökhan'ın yanlış iliklediği düğmeyi çözüp doğrusunu taktı.

"Hadi bakalım, derin bir nefes al."

Gökhan, Erdem'in dediği gibi derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava bu kez o kadar da daraltmadı göğsünü. Aynada kendine son kez baktı, yakasını düzeltti.

"Hazır mıyım?" diye sordu sesi hala biraz titreyerek.

Erdem kapıya yöneldi, Gökhan'ın ceketinin tozunu eliyle çırptı.

"Hazırsın, hazırsın. Hadi bir an önce gidelim de isteyelim yengemizi."

Gökhan, Erdem'in bu neşeli desteğiyle odadan çıkarken; cebindeki o eski, yamulmuş gümüş bilekliği parmak uçlarıyla hissetti. O bileklik yıllar sonra bugün sahibine kavuşacaktı.

***

Nazlı odasında, aynanın karşısına geçmiş ellerini kalbine bastırarak beklerken kapı usulca aralandı. İçeriye önce Sevda girdi. Hemen arkasından ise küçük Aybüke süzüldü ve koşarak annesinin bacaklarına sarıldı. Üzerindeki pembe elbisesiyle tıpkı bir masal perisini andırıyordu.

"Anne! Gökhan abiler sokağın başındalar, geliyorlar! Biliyor musun, çiçekleri de kocaman."

Nazlı gözleri dolu bir şekilde, eğilip kızının minik yüzünü avuçladı. Aybüke, Nazlı'nın Serdar'dan kalan en büyük imtihanı ama aynı zamanda en büyük hediyesiydi.

Beraber pencereden baktıklarında eve gelmekte olan Gökhan'ı gördüler. Gökhan da tam pencerenin altına geldiğinde onlar gibi durdu, elindeki çiçeklerle başını yukarı kaldırdı. Gözleri önce Nazlı'yı, sonra hemen yanındaki Aybüke'yi buldu ve dudakları titreyerek kıpırdadı:

"Çok güzelsiniz."

Aybüke camdan el sallarken Gökhan'ın yüzüne yayılan o şefkat, onu izleyen ailesini bile titretmişti.
Nazlı ise Gökhan'ın kurduğu cümleyle beraber, büyük bir heyecanla kapıyı açmak için odasından çıkmış ve hızlıca salona inmişti. Onun bu heyecanlı halini gören ailesi de Nazlı'nın yanına geçerek onunla beraber zilin çalmasını beklemeye başladı ve tam herkes hazır bir şekilde beklediği an zil çaldı. Nazlı, yengesinin direktifiyle bir kaç saniye olduğu yerde bekledikten sonra içinde patlamak üzere olan heyecanla birlikte kapıyı açtı.

Açılan kapıyla birlikte içeriye giren Gökhan ise ilk önce Aybüke'nin dediği gibi kocaman olan çiçeği ve çikolatayı Nazlı'ya uzattı ardından ona oldukça hayranlık doldu bir bakış attı. Bakışları sanki "Çok güzelsin" dercesine parlıyordu. Fakat bu anı daha fazla uzatmamak ve Nazlı'yı utandırmamak adına hızla aile büyüklerinin elini öptü, diğeraile üyeleriyle tokalaştı, ardından eğilip Aybüke'yi kucağına aldı ve alnına kocaman bir öpücük kondurdu.

***

Gecenin sonunda sohbetler edilmiş, geçmiş yad edilmiş ve en sonunda kahveler hazırlanıp dağıtılmaya başlanmıştı. Sıra Gökhan'ın kahvesini vermeye geldiğinde, Nazlı ile Gökhan göz göze geldiler. Ardından Gökhan içinde tuz olduğunu bildiği fincanı aldığı gibi kafasına dikti ve tek yudumda hepsini bitirdi. Gözleri hafifçe yaşarsa da gülümsemesi eksilmemişti. Herkes bir taraftan onun bu haline gülerken bir taraftan da keyifle kahvelerini içiyordu.

Nihayet ortamda kısa bir sessizlik oluştuktan sonra Ertan Bey; oturduğu koltukta dikleşti, boğazını temizledi ve ceketinin önünü bir kez daha kontrol etti. Ardından Muhittin Bey'in gözlerinin içine doğrudan, samimi ve hürmet dolu bir ifadeyle baktı:

"Muhittin, eski dostum, kardeşim." diyerek söze başladı Ertan Bey.

Sesi salonda yankılanırken herkes nefesini tutmuş heyecanla olacakları bekliyordu.

"Biz seninle bu mahallede, yan yana yaşlandık. Çocuklarımızın büyümesini, koşmasını, hatta tökezlemesini de beraber izledik. Hayat bu; bazen fırtına kopar, bazen güneş açar. Biz o fırtınalarda da komşuyduk, o güneşli günlerde de. Bugün buraya sadece bir adet yerini bulsun diye gelmedik. Bugün buraya, oğlum Gökhan'ın yıllardır kalbinde besleyip büyüttüğü, her gece duasında adını andığı o temiz niyetini sana getirdik."

Ertan Bey bir an durup Gökhan'a, sonra Nazlı'nın yanındaki küçük Aybüke'ye baktı. Bakışları hızla yumuşadı.

"Oğlum Gökhan, Nazlı kızımızı sadece bir eş olarak değil; bir hayat arkadaşı, bir yoldaş olarak görüyor. Aybüke evladımızı da kendi canından, kanından bir parça biliyor. Biz ailece Nazlı'yı kızımız, Aybüke'yi torunumuz bildik. Sözün özü Muhittin kardeşim; senin rızan bizim için baş tacıdır. Eğer sen de uygun görürsen,"

Ertan Bey, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve o klasik cümleyi kurdu:

"Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle; kızınız Nazlı'yı, oğlumuz Gökhan'a istiyoruz."

Oda bir anda derin, neredeyse elle tutulur bir sessizliğe büründü. Muhittin Bey, başını öne eğdi. Elindeki tespihin taneleri arasında parmaklarını gezdirdi. Nazlı, annesi Zeliha Hanım'ın elini sabırsızlıkla sıktı; Aybüke ise hiçbir şeyden habersiz, Gökhan'ın kendisine göz kırpışını izliyordu.

Muhittin Bey ağır bir nefes alarak söze girdi.

"Gökhan, evladım. Ben bilirim ki sen sadece kızıma değil, bu küçük yavruya da kol kanat gerdin. O yüzden benim senden yana gönlüm rahattır. Hayırlısıyla verdim gitti."

Muhittin Bey durdu, Aybüke'yi yanına çağırdı. Küçük kız dedesinin dizinin dibine çöktü.

"Bu çocuk artık sana emanet Gökhan. Onu benden bile çok koruyacağına inanıyorum."

Gökhan dikleşti.

"Muhittin Amca, bu saatten sonra Nazlı benim eşimse, Aybüke benim canımdır. Onların kılına zarar gelirse önce benim canım yansın. Söz veriyorum; Aybüke'nin gözünde tek bir damla yaş, Nazlı'nın kalbinde tek bir sızı olmasına izin vermeyeceğim."

"Biliyorum oğlum, biliyorum." dedi Muhittin Bey.

Ardından Ertan Bey cebinden kadife kaplı, lacivert bir kutu çıkardı. İki sade yüzük vardı içinde. Muhittin Bey ayağa kalktı. Ağır adımlarla gençlerin yanına geldi ve kutudaki yüzükleri onların parmağına taktı. Gökhan'ın parmağına yüzüğü takarken, elinin titrediğini sadece Gökhan fark etti. Ardından Nazlı'nın elini tuttu ve kurdelenin diğer ucundaki yüzüğü de onun parmağına taktı.

Kırmızı kurdele Nazlı ve Gökhan'ın parmakları arasındayken, Aybüke kurdelenin ortasından tutmuş, neşeyle etrafta gülücükler saçıyordu. Zeliha ve Nergis Hanım ise sessizce kenara çekilmiş, elindeki mendilin ucuyla gözlerini siliyordu. Sevda Selim'in koluna girmiş, sanki kendi nişanıymışçasına heyecanla Nazlı'ya gülümsüyordu. Mustafa ise kapı eşiğinde, ilk defa bu kadar ciddi ve duygulu bir ifadeyle ablasını izliyordu.

"Hayırlı, uğurlu, mübarek olsun." dedi Muhittin Bey.

Ardından kurdele kesildi. Nazlı ve Gökhan ailedeki büyüklerin elini öpmeye, tebrikleri kabul etmeye başladı. Ortam sakinleştiğinde Aybüke sevinçle zıplamaya başladı.

"Şimdi biz aile mi olduk?" diye sordu.

Gökhan onu kucağına alıp havaya kaldırdı.

"Hem de dünyanın en güzel ailesi olduk fıstığım."

Aileler kendi arasında sohbete dalmışken Gökhan ve Nazlı salonun biraz daha sessiz kalan köşesine çekildiler. Ardından Gökhan, elini usulca ceketinin iç cebine attı. Parmakları, on dört yıldır her gece avucunda ezdiği o metale çarptı. Nazlı'ya yaklaştı, sesi sadece onun duyabileceği bir tınıdaydı.

"Nazlı. Bu akşam her şey tamamlandı gibi geliyor ama hala bir eksik var." dedi.

Nazlı merakla ona baktı. Gökhan, avucunu açtı. Orada, gümüşü kararmış, yer yer yamulmuş ama hala o eski parıltısını saklayan ince bir bileklik duruyordu.

"Bu, o gün yani senin buradan gittiğin gün sana aşkımı itiraf etmek için aldığım bileklik. Bunu sana hiç bir zaman veremedim." dedi Gökhan, bilekliği Nazlı'nın titreyen bileğine usulca takarken.

"Gümüşü biraz eğildi, tıpkı bizim hayatımız gibi. Ama kopmadı. Karardı belki ama hala burada. On dört yıl boyunca bu bileklik benim avucumda eridi. Ama artık ait olduğu yere, sana dönmesi gerek."

Nazlı'nın gözünden süzülen bir damla yaş, kararmış gümüşün üzerine düştü.

"Seni hak etmek için ne yaptım ben?" diye fısıldadı.

Gökhan, Nazlı'nın gözlerine umutla baktı.

"Sadece geri döndün Nazlı. Sadece bana geri döndün bana bir şans verdin ya, o bile bana yetti."

Gökhan; Nazlı'nın titreyen bileğine emanetini takmış, gözlerinin içine o hiç bitmeyen sadakatle bakıyordu. Salonun içindeki o buğulu ve huzurlu hava, her şeyin nihayet yoluna girdiğinin kanıtı gibiydi. Tam o sırada dış kapının zili çaldı. Evin içindeki neşeli uğultu bir anlığına bıçak gibi kesildi. Selim, "Ben bakarım." diyerek oturduğu yerden kalktı.

Kapının kulpunu kavrayıp hızla açtı. Ancak karşısında gördüğü yüz, zihnindeki binlerce ihtimalin içinden en karanlık olanıydı. Gelen kişi hiç acele etmeden, sanki çok olağan bir yere gelmiş gibi Selim'in gözlerinin içine baktı. O an Selim'in yüzündeki kan çekildi, yumrukları istemsizce sıkıldı. Boğazından çıkan ses, tüm evi titretecek kadar sert ve öfkeliydi:

"Senin burada ne işin var lan! Hangi yüzle geliyorsun buraya!"